ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ
BİTİRME PROJELERİ ÖZETLERİ
1. “MEMBRAN PROSESLER”
Ahmet Kavakçıoğlu
Danışman: Prof. Dr. M. Necdet Alpaslan
Bu araştırmada Çevre Mühendisliği uygulamalarında kullanılan membran prosesler
incelenmiştir. Meembranlar özellikle son yıllarda arıtma sistemlerinde yaygın ve etkin
olarak kullanılmaya başlandığından ötürü, bunların kullanım yerleri, özellikleri ve
teknolojik yapısı incelenmiştir. Araştırma sonucunda membranların yakın gelecekte, gerek
su gerekse atıksu arıtımıyla ilgili çevre mühendisliği uygulamalarında geniş yer tutacağı
kanaatine varıldığı araştırmada vurgulanmıştır.
2. “ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİNDE RİSK KAVRAMI”
Burcu Çivicioğlu
Danışman: Prof. Dr. M. Necdet Alpaslan
Risk tanım itibariyle "başarısızlığın olasılığı" şeklinde ortaya konmaktadır. Çevre
Mühendisliğinde "risk" dendiği zaman bu çevre mühendisliğinin çeşitli konularındaki
(hava, su, toprak kirliliği ve kontrolü) yatırım ve işletme aşamalarında, ayrıca genel çevre
yönetiminde çeşitli şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Yapılan araştırmada bu hususlar
incelenmiş, çevre mühendisliğinde rik in ne olduğu ve bunun bileşenleri ortaya konmuştur.
3. “EGE BÖLGESİNDE TARIMSAL ARTIKLARIN BİYOKÜTLE
ENERJİ KAYNAĞI OLARAK KULLANIM POTANSİYELİNİN
İNCELENMESİ”
Fatih Kemal Dinçer
Danışman: Prof. Dr. Abdurrahman Bayram
4. “OTOTERMAL TERMOFİLİK AEROBİK ÇÜRÜME (ATAD)
PROSESİ İLE TERMOFİLİK ANAEROBİK ÇÜRÜME PROSESİNİN
KARŞILAŞTIRILMASI”
Bilen Mutlu
Danışman: Prof. Dr. Ayşe Filibeli
Artan çevresel kirliliğe bağlı yasal kısıtlamalar, çamur çürütme yöntemleri için daha
sürdürülebilir ve ekonomik yöntem arayışına gidilmesine sebep olmuştur. Ototermal
termofilik aerobik çürüme (ATAD) teknolojisi çok geniş aralıkta değişebilen organik
atıklarla (hayvansal atıklar, arıtma çamuru, gıda endüstrisi atıkları vs.) çalışabilen, tekrar
kullanıma uygun ve çevreye zararsız bertaraf edilebilen, son ürün olarak 1. Sınıf biyokatı
oluşturan bir teknolojidir. Bu teknolojinin avantajları iyi bir biyokütle indirgenmesi
yaratabilmesi, pastörizasyon yeteneği ve stabil sistem olmasıdır. Çürüme sırasında gerekli
ısı enerjisi mikroorganizmaların organikleri biyolojik indirgemesi sırasında ortaya çıkan
enerjiyle sağlanır. Termofilik sıcaklık seviyelerini yakalayabilmek için yeterli
havalandırma yapılmalıdır. ATAD teknolojisiyle ilgili ilk çalışmalar 1970’lerde
başlamıştır.
Anaerobik çürütme yüksek organik madde içeriğine sahip atıkların artılmasına alternatif
olarak ortaya çıkmıştır. Farklı organik atıkların arıtılması amacıyla çeşitli anaerobik
teknikler kullanılmıştır. Bu tip klasik anaerobik proseslerin en büyük avantajı; işletim için
düşük enerji gereksinimi, düşük yatırım maliyeti ve az miktarda çamur oluşumudur. Buna
ek olarak anaerobik çürütmeden çıkan biyogaz temiz ve yenilenebilir bir enerji kaynağıdır.
Avrupa’daki biyogaz tesislerinin birçoğu enerji kaynağı olarak yiyecek ve hayvan
dışkılarını kullanmaktadır.
Anaerobik çürütücüler, mezofilik (35–37°C) ve termofilik ( 55–60°C) olarak farklı sıcaklık
aralıklarında tasarlanabilir. Klasik anaerobik çürüme 35–37 °C sıcaklıkta (mezofilik)
işletilir. Mezofilik anaerobik çürütücülere alternatif olarak termofilik aralıkta geliştirilen
birçok anaerobik çürütücü (TAD) mevcuttur. Termofilik sıcaklık aralığı; yüksek reaksiyon
hızları, yüksek miktarda gaz oluşumu, patojen giderimi ve düşük miktarda kurt yumurtası
oluşumu sebebiyle önemlidir.
Bu tez, çamur çürütme ve çevreye zararsız ve yararlı son ürün oluşturan bu iki çürütme
teknolojisinin (ATAD ve TAD) tanıtımı, kullanım alanları, tasarım parametrelerini ve
sonuç olarak ikisinin karşılaştırılması amacıyla hazırlanmıştır.
5. “KÖYLERDE İÇME SUYU VE TASARIMI”
Hansa Ayvaz
Danışman: Prof. Dr. Ayşegül Pala
Bu proje; İçme suyu Şebekesi Tasarımı hakkında bilgiler verip, İzmir’in Bergama ilçesine
bağlı Seklik Köyü için içme suyu projesi tasarımını içermektedir
Seklik Köyü hali hazırda içme suyu ihtiyacını 1980’li yıllarda yapılan, İsmailli köyü ile
grup halinde çift kademeli olarak terfisi sağlanan kaynak suyundan karşılamaktadır. Suyun
yetersiz kalması ve çift terfili olup ekonomik olmamasından, geçmiş yıllarda köye sondaj
kuyuları açılmış ancak sonuç alınamamıştır. 2008 yılında açılan sondaj ile Q=4,5 L/sn
verimli içilebilir ve yeterli su bulunmuştur. Projede daha önce yapılan arazi çalışma
sonuçlarından yararlanılarak yeni bir terfi ile suyun depoya iletilmesinde kullanılacak boru
ve motopomp hesabı, su deposu hesabı ve köy için 30 yıllık nüfus projeksiyonuna göre
içme suyu şebekesinin tasarımı Netcad programı kullanılarak tasarlanmıştır.
Köyün hali hazırdaki nüfusu 370 kişi olup, nüfus projeksiyonu yapılarak 925 kişinin su
ihtiyacını karşılayacak şekilde, kişi başı su ihtiyacı 150 L/gün ve köy halkının geçimini
hayvancılıkla sağlaması sebebiyle hayvan ihtiyaç debileri de göz önüne alınarak toplam
ihtiyaç debisi 2,42 L/sn hesaplanmış ve içme suyu şebekesinin tasarımı bu debiye göre
yapılmıştır. Tasarlanan şebeke ve iletim sistemine ait çizimler Netcad programı çıktısı
olarak alınmıştır.
6. “20000 KİŞİLİK BİR YERLEŞİMİN ATIKSU ARITMA TESİSİ
PROJESİ TASARIMI”
Mehmet Türkoğlu
Danışman: Prof. Dr. Ayşegül Pala
Bitirme Projesi kapsamında 20.000 nüfusa sahip olan Ankara'nın Kalecik ilçesi Atıksu
Arıtma Tesisi Tasarımı yapılmıştır. İlçenin fizibilite durumu ve atıksu deşarj yeri ve
özellikleri belirlenmiştir. Arıtma tesisinin tasarımı Kentsel Atıksu Arıtımı Yönetmeliği ve
Toprak Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği değerleri esas alınarak yapılmıştır.
Arıtma tesisinde yer alan üniteler şunlardır :
• Kaba Izgara
• Ana Terfi Merkezi
• İnce Izgara
• Havalandırmalı Kum Tutucular
• Anaerobik Havuzlar
• Havalandırma Havuzları (Oksidasyon Havuzları) • Çökeltme Havuzları
• Çamur Susuzlaştırma Üniteleri
• Geri Devir Terfi Merkezi
• Debi Dağıtma ve Toplama Yapıları
• Dezenfeksiyon Ünitesi (UV)
• Trafo – Jeneratör Binası İdare Binası
• Tesis Giriş Binası
Atıksu arıtma tesisi prosesi olarak biyolojik arıtma seçilmiştir. Biyolojik arıtma tesisinde
biyolojik fosfor, azot ve karbon giderimi gerçekleştirilecektir. Sistemden atılan arıtma
çamuru için aerobik stabilizasyon ünitesi projelendirilmiştir.
Havuz geometrisi olarak Oksidasyon hendeği seçilmiştir. Bu geometri sayesinde havuz
içerisinde oluşturulacak oksik ve anoksik bölgelerde Nitrifikasyon ve denitrifikasyon
prosesleri gerçekleştirilerek azot giderimi de sağlanacaktır.
Tesis tasarımında, tesisten bertaraf edilecek çamurun stabilizasyonu için aerobik çamur
stabilizasyonu hedeflenmiştir. Aerobik çamur stabilizasyonu, nitrifikasyon ve
denitrifikasyonun bir arada gerçekleşmesi için tesisin çamur yaşı t>20 gün alınmıştır.
Gerekli reaktör hacmi hesaplanmıştır.
Havalandırma Havuzu Oksijen ihtiyacı bulunarak gerekli Blower gücü ve difüzör uzunluğu
hesaplanmıştır. Son Çökeltim havuzu tasarımı yapılırken, son çökeltme tankındaki
istenmeyen denitrifikasyondan doğacak çamur yüzme problemini engellemek için
çökeltme zamanı ve çamur çekim alanı mümkün olduğunca kısa tutulmuştur..
Geri devir çamur debisi hesaplanıp, Geri Devir Terfi Merkezi tasarımı yapılmıştır.Çamur
susuzlaştırma ünitesi yapılarak, aerobik çamur stabilizasyonu boyutlandırılmıştır. Ayrıca
hidrolik hesaplar yapılarak, üniteler arası yük kaybı hesaplanmıştır. Arıtma tesisinin
çizimi AutoCAD 2009 programı kullanılarak hazırlanmıştır.
7. “YÜZME HAVUZU TASARIMI VE BAKIMI UYGULAMALARI”
Arda Bicil
Danışman: Prof. Dr. Ayşegül Pala
Günümüzde insanlar, yüzme havuzlarına giderek artan bir ilgi göstermektedirler.
Denizlerin kirlenmesi sonucu, temiz denizlerden oldukça az sayıda kişinin faydalanabilme
imkanı bulması ve yüzme sporu alışkınlığının hızla artması sonucu insanlar yüzme
havuzlarında yüzmeye yönelmektedir. Dünyada ve yurdumuzda havuz yapımı hızla artmaktadır. Mimari görünümüyle bulunduğu
yapıya ve çevresine güzellik katan havuzlar, asıl değerlerini “ mekanik ve dezenfeksiyon
tesisatı ” nın mükemmelliği ve kaliteli işletimi ile yükseltirler. Mevcut yasa ve
yönetmelikler ile tüm yüzme havuzlarında bu imkanların olması kesinlikle istenir.
Bitirme Projesi kapsamında üç tip yüzme havuzu tasarlanmıştır. Bunlar; villa tipi, yarı
olimpik, tam olimpik havuzlardır. Tasarlanan yüzme havuzları için önce sistem seçimi
yapılmış, gereken havuz hesapları ve yüzme havuzlarının mekanik tesisat projesi
hazırlanmıştır. Yüzme havuzları ile ilgili dezenfeksiyon standartları ilgili mevzuat
gereğince sağlanmıştır.
8. “ALTIN LİÇİ SONRASI KATI ATIĞIN CAM VE TUĞLA
SANAYİNDE DEĞERLENDİRİLEBİLİRLİĞİNİN BELİRLENMESİ”
Canan Erkan & Salih Demirege
Danışman: Prof. Dr. Ayşegül Pala
Altın üretiminde siyanür ekonomik ve verimli olması nedeniyle kullanılmaktadır. Çevresel
sorunları beraberinde getiren siyanür; depolanması ve taşınması büyük dikkat isteyen
kimyasal malzemelerden biridir. Bu çalışmada, altın liçi sonrası kalan siyanürlü katı
atıkların cam ve tuğla üretiminde kullanım olanakları araştırılmış, pozitif ve negatif etkileri
incelenmiştir. Bu amaçla atıklar; cam ve tuğla sektöründe değerlendirilmiştir. Cam ve tuğla
üretim reçetesine belirli oranlarda siyanürlü katı atık ilave edilmiştir. Atıkların ilavesiyle
elde edilen ürünlerin fiziksel, kimyasal özellikleri, standart reçeteden elde edilenlerle
karşılaştırılmıştır. Elde edilen standartlara uygun ürünler XRD ve elektron mikroskopta
incelenmiş ve yapılardaki değişiklikler yorumlanmıştır.
Teknolojik testlerin sonucunda, atıkların cam ve tuğla sektörlerinde hammadde olarak
kullanabileceği tespit edilmiştir. Bu bildirinin, altın liçi sonrası kalan atıkların değişik
sektörlerde değerlendirilmesi ve ekonomiye kazandırılmasına yönelik bundan sonra
yapılacak çalışmalara ışık tutması ümit edilmektedir.
9. “ANAEROBİK ÇÜRÜTME TESİSİ VE KOJENERASYON
TASARIMI UYGULAMASI”
Ruti Politi
Danışman: Prof. Dr. Ayşegül Pala
Arıtma çamurları ve çöplerin bertarafı ve uzaklaştırılması günümüzün önemli çevre
sorunlarındandır. Çöplerin düzensiz depolanması ile oluşan metan (CH4) ve H2S gibi
gazlar tehlike oluşturur. Ayrıca düzensiz bir deponi görüntü ve koku kirliliği meydana
getirir. Çöplerin ve katı atıkların gelişi güzel atılması ve dökülmesi toprak, su ve hava ortamları için büyük bir tehlike potansiyeli yaratmaktadır. Atıktaki enerjinin geri
kazanımına olan ilginin artması ve aerobik arıtma sırasında ortaya çıkan çamurun fazla
olması ve bunun yarattığı çevre sorunları anaerobik çürümeye olan ilgi artmıştır.
Anaerobik arıtma, kısaca, organik ve inorganik maddelerin, oksijenin yokluğunda
mikroorganizmaların yardımıyla parçalanarak CO2, CH4, H2S ve NH3 gibi nihai ürünlere
dönüşmesi olarak açıklanabilir. Çürüme işlemi hava girişinin önlendiği kapalı bir reaktörde
gerçekleştirilir.
Projenin amacı, çamur ve çöp hacminin artması ile birlikte ortaya çıkan arıtma
çamurlarının anaerobik çürütülmesi ve kojenerasyon tesisi ile elektrik enerjisinin elde
edilmesidir. Arıtma çamurunun stabilizasyonu, patojen mikroorganizma miktarı azaltılması
ve uçucu organik maddelerin miktarının azaltılması ve yan ürün olarak biyogaz elde
edilmesi amacıyla Anaerobik Çamur Çürütme Tankı dizayn edilmiştir.
Kojenerasyon kelime olarak “Combined Generation” terimlerinin kısaltılmasından
oluşmuştur. Isı ve elektriğin birlikte üretildiği “birleşik üretim” anlamına gelmektedir.
Basit olarak elektrik ve ısı enerjisinin birlikte üretilmesi olarak tanımlanabilir. Aynı yakıt
kaynağından daha fazla kullanılabilir enerji açığa çıkarttığı için tek amaçlı üretim
sistemlerinden daha verimlidir.
Isı ve elektrik enerjisinin beraber üretilmesiyle hem ekonomik hem de çevresel faydaları
olan bir sistemdir. Bu sayede hem iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarının
azaltılmasına katkı sağlanarak çevrenin korunmasına yardımcı olunacak hem enerjinin
etkin kullanımı ile doğal kaynaklarımızın etkin kullanımı sağlanmış olacak hem de tüm
bunlar ile sürdürülebilir bir kalkınma gerçekleştirilmiş olacaktır.
10. “ISO 14001:2004 ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİMİN İZKALIP
MAKİNE VE SAN. A.Ş. İÇİN OLUŞTURULMASI”
Ayşegül Aydın
Danışman: Prof. Dr. Ayşegül Pala
Yönetim sistemleri; kuruluşların ilkelerini, prosedürlerini ve faaliyetlerini yönetmeye ve
sürekli olarak geliştirmeye yönelik kanıtlanmış bir çerçevedir. Bu doğrultuda yönetim
sistemleri ve uluslar arası standartlar aralarında TSE (Türk Standartlar Enstitüsü) ‘ nin de
bulunduğu ISO (International Organization for Standardization) tarafından hazırlanmıştır.
Son zamanlarda firmalar çevreye ve çalışanlarına olan duyarlılıklarını göstermek için ISO
14001 Çevre Yönetim Sistemini uygulamaktadırlar. Kendini kanıtlamış bir yönetim
sisteminin kullanılması misyonun, stratejilerin, işlemlerin ve hizmet düzeylerinin sürekli
olarak yenilenebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bitirme projesinin ilk bölümünde; bahsedilen standart için gerekli olan tanım ve kavramlar
açıklanmıştır. ISO 14001 standardını hazırlayan Uluslar arası Standardisazyon Kurulu ISO
(International Organization for Standardization) ve bu kuruluşun görevini Türkiye ‘de
üstlenen TSE (Türk Standartları Enstitüsü) tanıtılmıştır. Ayrıca şirket hakkında kısa bilgi
verilmiştir.
Bitirme projesinin ikinci bölümünde; ISO 14001:2004 Çevre Yönetim Sistemi, İZKALIP
Makine Ve San. A.Ş. üzerinde uygulanmıştır. Bu kapsamda; Çevre Yönetim Sistemi için
gerekli olan form, liste ve tablolar; şirkette tutulması gereken kayıtlar ve oluşturulması
gereken prosedürler hazırlanmıştır. Ayrıca şirkette çalışanların görev tanımları yapılmıştır.
Şirkette yapılan işlerin nasıl ve ne şekilde yapılması gerektiğini gösteren talimatlar
oluşturulmuş ve herhangi bir acil durumla karşı karşıya kalındığında nasıl bir yol izlenmesi
gerektiğini gösteren acil durum eylem planları hazırlanmıştır.
Bitirme projesinin üçüncü bölümünde; İZKALIP Makine Ve San. A.Ş. için Çevre
Yönetim Sisteminin Şirkete ne şekilde uygulandığını belirten Çevre El Kitabı
oluşturulmuştur.
11. “MONİTOR PRO5 ÇEVRE İZLEME PROGRAMININ
MADENCİLİKTE UYGULANMASI”
Emre Nalbant
Danışman: Prof. Dr. Ayşegül Pala
Bu çalışmada, özellikle maden endüstrisinde kullanılan Monitor Pro 5 programının, çevre
analizleri sonuçlarının izlenmesi, çevresel verilerin programa aktarılması, hesaplanması ve
grafiklerinin elde edilmesi anlatılmıştır. Programın çevresel veriler üzerinde nasıl çalıştığı
ve çevresel bir veritabanının oluşturulması ele alınmıştır.
Çalışmanın ilk bölümünde amaç, kapsam, yöntemler anlatılmıştır. Madencilik
faaliyetlerinin çevresel etkileri ve madenlerin çevre konularındaki yükümlülüklerinden
bahsedilmiştir. İkinci bölümde, programın tanıtımı, uygulamaları ve kullanım esasları
belirtilmiştir. Monitor Pro 5 programını kullanan endüstriler, hangi çevresel verilerin
bulunduğu, diğer programlarla olan uyumluluğu anlatılmıştır. Üçüncü bölümde ise,
programın özellikleri, kullanıcıya çevre izleme konularında verdiği kolaylıklar
belirtilmiştir. Programın içindeki ara birimler açıklanmış, bu ara birimlerin nerelerde,
hangi amaçla kullanıldıkları ve veritabanındaki nesnelerin gösterimi yapılmıştır.
Bu çalışmanın dördüncü bölümünde, program üzerinde daha çok odaklandığımız konular
ele alınmıştır. Programa veri girişleri tanıtılmış, hangi veri girişinin daha uygun olduğu,
veri girişlerinde izlenen adımlar gösterilmiştir. Veri girişinden sonra, bu verilerin
hesaplanması, hangi metotların tercih edildiği, programdaki verilerin ya da hesapların, grafiklerinin elde edilmesi ve daha anlaşılır olması için örnekler verilmiştir. Bunlara ek
olarak programın coğrafi bilgi sistemleri ile uyumlu biçimde nasıl çalıştığı hakkında
bilgiler verilmiştir.
Çalışmamızın son bölümünde karşılaşılan zorluklar, sorunlar anlatılmış ve Monitor Pro 5
programı üzerindeki çalışmalarımızın hem bizler hem de maden endüstrileri üzerindeki
sonuçları ele alınmıştır.
12. “ARITMA CAMURLARINDAN ELEKTROHİDROLİZLE
HİDROJEN GAZI ÜRETİMİ”
Sinan Uzunçar
Danışman: Prof. Dr. Fikret Kargı
Bu proje kapsamında PAK MAYA anaerobik arıtma tesisinden alınan iki farklı çamur örneğine iki
ayrı deney setinde düşük voltajlarda doğru akım verilerek hidrojen gazı üretimi ve çamurdan KOİ
giderimi amaçlanmıştır.
Elektrod olarak alüminyum çubukların kullanıldığı ve uygulanan DC voltajın değişken olarak ele
alındığı kesikli işletilen deneylerde en yüksek hidrojen gazı üretimi ilk alınan çamur örneğinde 4V
DC voltajında elde edilmişdir. Bu deneylerde hidrojen gazı üretim verimi 483.7 mL H2/ g KOİ;
kümülatif hidrojen gazı 2358.53 ml H2, hidrojen gazı üretim hızı 351.94 ml/ gün ve elektrik
enerjisinin hidrojen gazı enerjisine dönüşüm verimi %96 olarak bulunmuştur
İkinci çamur örneğinde ise en uygun DC voltajı 2V olarak bulunmuştur. Bu deneylerde hidrojen
gazı üretim verimi 103,26 H2/ g KOİ; kümülatif hidrojen gazı 2983,3 ml H2, hidrojen gazı üretim
hızı 738,13 ml/ gün ve elektrik enerjisinin hidrojen gazı enerjisine dönüşüm verimi %76 olarak
bulunmuştur. Bazı koşullarda gaz fazında saf hidrojen gazı elde edilmiştir.
13. “ATIK BUĞDAY NİŞASTASINDAN MEZOFİLİK VE
TERMOFİLİK ŞARTLARDA HİDROJEN GAZI ÜRETİMİ”
Ayşe Çakır
Danışman: Prof. Dr. Fikret Kargı
Bu çalışmada öğütülmüş atık buğdaydan kesikli ışıksız (karanlık) anaerobik
fermentasyonla hidrojen gazı üretimi incelenmiştir. Aşı kültürü olarak ısıl ön işleme tabi
tutulmuş anaerobik arıtma çamuru kullanılmıştır. Mezofilik ve termofilik koşullar altında
dört seri deney yapılmıştır. Mezofilik koşullarda kaynatılarak kısmen hidrolizlenen atık
buğdaydan hidrojen gazı üretimi farklı substrat derişimlerinde incelenmiştir. Sonra
mezofilik ve termofilik koşullarda anaerobik çamur ile kısmi ve tam hidrolizlenmiş atık
buğdaydan hidrojen gazı üretimleri karşılaştırılmıştır. Termofilik koşullarda hidrojen gazı
üretimi daha etkin bulunduğundan bu koşullarda biyokütle ve substrat derişimlerinin hidrojen gazı üretimine etkileri incelenmiştir. Kümülatif hidrojen gazı verilerine Gompertz
eşitliği uygulanarak sabitler hesaplanmıştır.
Mezofilik koşullarda kaynatılarak kısmen hidrolizlenen öğütülmüş buğdaydan hidrojen
gazı üretiminde farklı substrat derişimlerinin oluşan hidrojen hacmi ve verimi üzerine
etkileri incelenmiş ve 22.2 g L-1 substrat derişiminde en yüksek kümülatif hidrojen gazı
hacmi (143 mL, 30 o
C, 1 atm) ve verimi elde edilmiştir. Gompertz sabitlerine göre yine
aynı derişimde (5 g L-1) en yüksek hidrojen oluşum hızına ulaşılmıştır.
Mezofilik ve termofilik koşullarda anaerobik çamur ile kısmi ve tam hidrolizlenmiş
buğday atığının hidrojen gazı miktarı ve verimliliği üzerine etkisine bakılan deneylerde
maksimum kümülatif hidrojen gazı miktarı 787 mL (30 o
C, 1 atm) ile termofilik
organizma ve asit ile hidrolizlenmiş buğday tozu ile elde edilmiş ve hesaplanan Gomperzt
sabitlerine göre yine aynı deneyde en yüksek hidrojen gazı oluşum hızına (7.42 mL saat-1)
ulaşılmıştır. En yüksek verimlilik (333 mL H2 g
-1 nişasta (2.65 mmol H2 mmol-1 glukoz ))
ve TVFA konsantrasyonu (10000 mg L-1) asitle hidrolizlenmiş nişastanın kullanıldığı
termofilik koşullarda elde edilmiştir.
Termofilik koşularda biyokütle derişiminin hidrojen gazı üretim miktarı ve verimi üzerine
olan etkilerinin incelendiği deneylerde, en yüksek kümülatif hidrojen gazı hacmi (590 mL,
30 o
C, 1 atm), 1.32 g L-1 biyokütle derişiminde gözlenmiştir. Hesaplanan Gompertz
sabitlerinden en yüksek hidrojen gazı oluşum hızı (5.43 mL saat-1) da aynı biyokütle
derişiminde (1.32 g L-1) ortaya çıkmıştır. En düşük lag fazı ise en düşük biyokütle derişimi
olan 0.52 g L-1 de (22.55 saat) gerçekleşmiştir. En yüksek TVFA konsantrasyonu da (6520
mg L-1), 1.32 g L-1 biyokütle derişimi ile elde edilmiştir. Biyokütle derişimi arttıkça
hidrojen üretim veriminde düşüş gözlenmiştir. En yüksek verim en düşük biyokütle
derişiminde gözlenmiş olup 2.8 mmol H2 mmol-1 glukozdur. 1.32 ve 1.78 g L-1 biyokütle
derişimlerinde hidrojen gazı verimleri yaklaşık aynıdır (2.37 mmol H2 mmol-1 glukoz).
Termofilik koşullarda asitle otoklavda hidrolizlenmiş buğday nişastasından hidrojen gazı
üretiminde en yüksek kümülatif hidrojen gazı hacmi (381 mL, 30 o
C, 1 atm), 25 g L-1
substrat derişiminde elde edilmiştir. Gompertz sabitleri hesaplandığında en yüksek oluşum
hızı (12.95 mL saat-1) substrat derişimi 5 g L-1’de elde edilmiştir. Artan substrat
derişimlerinde hidrojen gazı üretim hız ve verimi düşmektedir. En yüksek hidrojen gazı
üretim verimi (228 mL H2 g
-1 nişastadır, 1.81 mmol H2 mmol-1 glukoz) 5 g L-1 substrat
derişiminde elde edilmiştir. En yüksek son TVFA derişimi 25 g L-1 buğday tozu
derişiminde 4800 mg L-1’ olarak bulunmuştur.
14. “SÜREKLİ İŞLETİLEN GERİ DÖNGÜLÜ KOLON
MİKROBİYAL YAKIT HÜCRELERİNDE ELEKTRİK ÜRETİMİ”
Funda Akyazı
Danışman: Prof. Dr. Fikret Kargı
Arıtma giderlerini düşürmek ve elektrik üretmek için mikrobiyal yakıt hücreleri atık su
arıtımında çekici bir alternatif olmaya başlamıştır. Son yirmi yılda anaerobik prosesler
evsel atık su arıtımında da endüstriyel atık su arıtımı kadar yüksek oranda verim sağlayıp
artan uygulama alanlarına sahip olmuştur.
Mikrobiyal yakıt hücreleri atık suların anaerobik arıtımında kullanıldığında atık su
arıtımının yanı sıra elektrik enerjisi de üretilmektedir. Anaerobik şartlarda atıksuda
bulunan organik bileşikleri parçalayan bakteriler proton ve elektron üretirler. Elektronlar
bir iletken tel ile anottan hava ile temas halinde olan katoda iletilir ve son elektron alıcısı
oksijen gazına ulaşırlar. Katodda protonlarla iyonize oksijen birleşerek su oluştururlar.
Bu çalışmada bakır anot ve altın kaplı bakır katod kullanılarak kolon tipli ve su döngülü bir
mikrobiyal yakıt hücresinde (MFC) atıksudan hem KOI giderimi saglanmış hem de eleltrik
akımı üretilmişdir. Kolon sürekli olarak işletilmiş ve giriş suyu KOI derişimi dolayısıyla
KOI yükleme hızı degiştirilerek oluşan elektrik gücü ve KOI giderimi incelenmişdir..
15. “ARITMA ÇAMURLARININ TERMAL ŞARTLANDIRILMASI
VE ÇAMUR SU VERME ÖZELLİKLERİ ÜZERİNE ETKİSİ”
Reyhan Tuğba Baysal & Tuba Çakmak
Danışman: Doç. Dr. Azize Ayol
Arıtma çamurlarının nihai olarak bertaraf edilmesi öncesinde çamura uygulanan su alma
işlemi, çamurun nihai bertaraf sahasına taşınma maliyetinin azaltılması, çamurun yararlı
kullanım alternatifleri göz önünde bulundurularak, çamurun işlenebilirliğinin
kolaylaştırılması, sızıntı suyu oluşumun azaltılması gibi pek çok amaca hizmet eden çok
önemli bir çamur işleme yönetimidir.Çamur şartlandırma işlemi ise; susuzlaştırma işlemi
öncesinde çamurun su verme özelliklerini geliştirmek ve flokların sıvı fazdan ayrılması ile
mekanik su alma işlemlerinde yüksek katı madde içeriğine sahip çamur elde etmek
amacıyla uygulanan oldukça önemli bir prosestir.
Bu çalışmanın başlıca amacı; çamur şartlandırma yöntemlerinden biri olan termal
şartlandırma işleminin arıtma çamurlarının su verme kapasitesi üzerindeki etkisinin
incelenmesidir. Çalışma kapsamında yapılan deneysel çalışmalarda İzmir Çiğli Kentsel
Atıksu Arıtma Tesisi’nden alınan biyolojik çamurlar ile çalışılmıştır. Deneysel çalışmalarda, alınan aktif çamur örneklerinin karakterizasyonu (Toplam Katı
Madde, Organik Madde, pH, Kapiler Emme Süresi, Partikül Boyut Dağılımı vb.)
yapılarak; çamurlara farklı sıcaklıklarda ve farklı sürelerde termal şartlandırma
uygulanmıştır. Termal olarak şartlandırılan çamur örneklerinin su verme özelliklerinin
değerlendirilmesine yönelik olarak, Kapiler Emme Süresi testi, Zeta Potansiyeli, Santrifüj
Çökebilen Madde analizi gibi analizler yapılmıştır. Ayrıca, çamur örneklerine termal
gravimetrik analiz uygulanarak, termal şartlandırmanın örneklerin susuzlaştırılması üzerine
olan etkileri araştırılmıştır.
Deneysel çalışmaların sonuçları, çamurların termal olarak şartlandırılmasında çamurun su
verme özelliğinin gelişmesinde etkin olduğunu göstermiştir. Tez kapsamında bu çalışmalar
detaylı olarak verilmektedir.
16. “ARITMA TESİSLERİNDE KULLANILAN EKİPMANLAR”
Gülçin Türker
Danışman: Doç. Dr. Nurdan Büyükkamacı
Türkiye’deki şehirleşme sürecinin yanında, içinde bulunulan ekonomik koşullar, kentleşmenin
zorunlu kıldığı birçok yatırımın yapılmasına olanak tanımamaktadır. Bunun en başta gelen
örneklerinden biri, kentlerimizdeki atıksu toplama ve arıtma sistemleridir. Şehirde yaşamının
gereklerinden biri de kullanılmış suların toplanması ve alıcı ortama zarar vermeyecek şekilde
arıtıldıktan sonra deşarj edilmesidir. Özellikle faydalı kullanım imkanları kaybolmamış alıcı
ortamların mutlaka korunması gereklidir. Bu sebeple Türkiye’de yürürlükteki mevzuata uygun
olarak, tüm endüstriyel işletmelerimizin ve yerleşim yerlerinin atıksu arıtma sorunları günümüz
teknolojisine uygun çözümlerle giderilmelidir.
Ancak Türkiye’de, tüm yerleşim yerlerinde ve tüm endüstriyel kuruluşlarda atıksu arıtma tesisi
mevcut değildir, yapılmış olan atıksu arıtma tesislerinin bir bölümü çalışmamaktadır ya da yapılmış
olan yatırımlar atıl kalmaktadır. Ülke genelinde atıksu arıtma tesislerindeki durum incelediğinde,
tasarıma esas atıksu karakterizasyonunun doğru olarak veya hiç yapılmaması, tesislerdeki işletme
giderlerinin çok fazla olması veya tesisin proses ve/veya ekipman tasarımının uygun olarak
yapılmaması gibi sorunlarla karşılaşılmaktadır.
Arıtma tesislerinde tasarım, inşaat ve işletme aşamalarında verimi yükseltmek, maliyetleri
düşürmek üzere dikkat edilmesi gereken önemli hususlar vardır ve bu hususların başında doğru
ekipman seçimi gelmektedir. Bu proje kapsamında, arıtma sistemine yer seçilmesinden başlayarak,
bir arıtma tesisinin başlıca ana ve yardımcı birimlerinden, yeni bir arıtma tesisinin işletmeye
alınmasından, arıtma tesislerinin rutin işletme esasları için dikkat edilmesi gereken hususlar ortaya
konmuş, özellikle yeni mezun çevre mühendislerine kaynak oluşturması amacıyla arıtma tesisleri
genelinde kullanılan arıtma ekipmanları tanıtılmıştır. 17. “ATIKSULARDA RENK PROBLEMİ VE MAYA ENDÜSTRİSİ
ATIKSULARINDA RENK GİDERİMİ İÇİN BİR TİCARİ ÜRÜNÜN
UYGULAMASI”
Merve Görün
Danışman: Doç. Dr. Nurdan Büyükkamacı
Endüstri atıksularının özellikleri endüstriden endüstriye oldukça farklılıklar göstermektedir. Aynı
sektörlerde bile, kullanılan hammaddeler, uygulanan proseslerin farklılığı vb. pekçok faktörler
oluşan atık suyun niteliğini ve niceliğini değiştirmektedir.
Endüstriyel atıksularda problem olarak karşımıza çıkan parametrelerden birisi renktir. Renkli
atıksular tekstil, boya ve vernik, mürekkep, plastikler, kağıt hamuru ve kağıt, kozmetikler,
tabakhaneler, deri ve gıda endüstrilerinden kaynaklanmaktadır. Boyaların bir bölümü inert yapıda
oldukları için toksik değildirler, sadece alıcı ortamda istenmeyen renk oluşumuna neden olurlar.
Ancak bazı boya maddeleri yüksek miktarda toksik metal kompleksleri içerdiklerinden ve kolay
parçalanamaz yapıda olduklarından alıcı ortamdaki sucul yaşam için tehlike oluştururlar.
Renk, yasal açıdan çoğu zaman bir problem teşkil etmemekle birlikte estetik açıdan sorun
oluşturduğu için arıtma tesisi çıkışı deşarj sularının renkli olması istenmeyen bir durumdur. Bu tez
çalışması kapsamında renk içeren endüstriyel atıksuların fiziksel, kimyasal ve biyolojik arıtım
alternatifleri özetlenmiş ve ticari bir ürün olan ULK – DEC – 0001 kimyasal maddesi ile maya
endüstrisi atıksuyundan renk giderimi üzerine yapılan deneysel çalışılmaların sonuçları
tartışılmıştır.
Özellikle tekstil fabrikalarında renk gideriminde çok iyi sonuçlar verdiği belirtilen bu kimyasal
madde, deneysel çalışmalarda kullanılan maya endüstrisi atıksularından renk gideriminde etkili
olmamıştır. Deneysel çalışmalarda, uygulanan dozlarda maksimum %20 renk giderme verimi elde
edilmiştir. Renk gideriminde yeterli verim alınamamasının yanı sıra, kullanılan kimyasal madde
atıksuyun organik madde içeriğini de çok fazla arttırmıştır. Bu nedenle bu ticari ürünün maya
endüstrisi atıksularında kullanılmasının uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
18. “SEFERİHİSAR İLÇESİ İÇİN MBR SİSTEMİ TASARIMI”
Şenol Can
Danışman: Doç. Dr. Nurdan Büyükkamacı
Membran biyoreaktör; konvansiyonel sistemlerde son çökeltim havuzlarının gerçekleştirdiği
sıvı/katı ayrımının, membran filtrasyonu ile yapıldığı askıda büyümeli aktif çamur sistemi
kombinasyonudur. Membran biyoreaktörlerde mikrofiltrasyon veya ultrafiltrasyon membranları
kullanılmaktadır. Membranlar özellikleri gereği çok küçük porlara sahip olduklarından zamanla
porlarda tıkanma olmaması için, membranlara ince kabarcıklı hava verilmesi gerekir. Aynı
zamanda membranlarda akı azalması da engellenmiş olur. Bununla birlikte sistemde
mikroorganizmaların ihtiyacı olan havanın da sağlanması gerekir. Reaktör tabanına yerleştirilen
difüzör sistemi ile verilen kalın kabarcıklı hava, bu işlemin gerçekleştirilmesini sağlar. Bu tez kapsamında, geleceğin arıtma sistemleri olarak gösterilen membran biyoreaktör sisteminin
tasarımına örnek bir çalışma olarak, İzmir ili Seferihisar ilçesi merkezi için MBR tasarımı
yapılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde MBR sistemleri ile ilgili literatür kısmına yer verilmiştir.
İkinci bölümde, Seferihisar merkez ilçeye ait MBR tasarımı yapılmıştır. Ardından MBR sistemi ile
karşılaştırılması için klasik aktif çamur sistemine dayalı konvansiyonel bir arıtma sistemi
tasarlanmıştır. MBR sisteminin tasarımında KUBOTA firmasına ait EK-400 tipi membran kasetleri
kullanılmıştır. Gerekli hacim, alan ve hava gereksinimleri hesaplanmıştır. Aerobik reaktör
kısmında gerekli difüzör sayısı bulunmuş ve EDI FLEX AIR membran disk difüzörler
kullanılmıştır. Difüzörlere havayı temin eden blowerlar ise UKA LT-150 tipi olarak seçilmiştir.
Konvansiyonel sistemde de hacim, alan ve hava gereksinimleri hesaplanmış, aynı tipte farklı
kapasitede ki difüzör ve blowerlar seçilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise, tasarlanan arıtma
sistemlerinin bulunan sonuçlar doğrultusunda kıyaslaması yapılmıştır.
19. “MEMBRAN FİLTRASYON YÖNTEMLERİ VE ÇEVRE
MÜHENDİSLİĞİNDE UYGULAMALARI”
Deniz Memiş
Danışman: Doç. Dr. Deniz Dölgen
Endüstrileşmenin ve nüfus artışının büyük bir hız kazandığı dünyamızda, su kaynakları
giderek azalmakta ve kirlenmektedir. Su tüketiminin artması ve buna bağlı yeni su
kaynaklarının araştırılması, atıksuların geri kazanılması ve deniz suyundan içme suyu elde
etme gibi alternatiflerin gündeme gelmesi ile birlikte, membran teknolojilerinin
kullanımına yönelik uygulamalar dikkat çekmektedir. Türkiye genel olarak oldukça zengin
su kaynaklarına sahip gibi görülmektedir. Fakat son yıllarda, nüfusun artması, endüstriyel
faaliyetlerin hızlanması ve turizm aktivitelerinin çoğalması sebepleriyle bazı bölgelerde,
önemli bir su problemi vardır. Bu bölgelerde, alternatif su arıtma yöntemleri araştırılmaya
başlanmış ve Türkiye için yeni bir teknoloji olan membran sistemleri düşünülmeye
başlamıştır. Özellikle 1980’li yıllarda ülkemizde tanınmaya başlayan, 1990’lı yıllarda ise
hızlı bir ivme ile artış gösteren membranlar, içme suyu arıtımı başta olmak üzere birçok
alanda kullanım imkanı bulmuştur.
Bu çalışmada su ve atıksu arıtımında önemli bir yere sahip membran filtrasyon yöntemleri
tanıtılmış, bu kapsamda çevre mühendisliğinde uygulamalarına değinilmiştir. Su arıtımı
konusunda faaliyet gösteren işletmelere yönelik anket çalışması yürütülmüş, bu kapsamda
membranların özellikleri, uygulandıkları alan, maliyet gibi konularda bilgi edinilmesi
amaçlanmıştır. En çok kullanılan membran proseslerden biri olan Ters Ozmoz prosesi için
SWOT analizi yapılmış, ülkemiz koşullarını dikkate alarak yöntemin uygulamaya açık
alanlarına yönelik kestirim yapılmıştır.
20. “TEMİZ ÜRETİM YOLUYLA ATIK AZATLIMI”
Sedef Arıkan
Danışman: Doç. Dr. Deniz Dölgen
Son yıllarda artan çevre duyarlılığının somut etkilerinden birisi tüketicilerin üretim,
kullanım ve kullanım sonrası süreçlerde çevreye daha az zarar veren ürünleri tercih
etmeleridir. Atık azaltılması, geri dönüştürme, yeniden kullanım, vb. konular üzerinde
yapılan araştırmaların artmasıyla atık haline gelen hammaddelerin daha etkin kullanımının
olanaklı olduğu, bu yolla atık üretiminin de azalabileceği ortaya çıkmıştır. Atığın
oluşumunu önleyen ya da miktarını azaltan yöntemlerin daha öncelikli olmasıyla atık
yönetiminde – Kirlilik önleme – Geri dönüşüm – Arıtma – Bertaraf aşamalarından oluşan
bir hiyerarşi oluşmuştur. Bu çalışmada, temiz üretim kavramı üzerinde durulmuş, temiz
üretim araçları hakkında bilgi verilmiştir. Edinilen bilgiler otomotiv yan sanayiinde
faaliyet gösteren bir işletme özelinde uygulamış, incelenen tesise yönelik temiz üretim
önerileri sunulmuştur.
Uygulama çalışmasının ilk aşamasında işletmenin üretim prosesi incelenerek, üretim
sürecinde kullanılan hammaddeler ve üretim sonucunda ortaya çıkan atıklar tespit
edilmiştir. Üretim süreci dökümhaneye hammadde olarak giren alüminyum külçelerin
eritilip ürün şekli verilmesiyle başlamaktadır. Ardından talaşlı işleme prosesi ile
malzemeye pürüzsüzlük kazandırılmakta; boyama işleminden sonra ambalajlanmakta ve
ambarda depolanmaktadır. Üretim sonucunda sıvı atık olarak soğutma suyu, evsel atıksu,
proses suyu oluşmaktadır. Katı atık kapsamında ambalaj atıkları ve evsel nitelikli katı
atıklar açığa çıkmaktadır. Bunların dışında kesme sıvısı, cüruf, metal içerikli parçalar ve
kontamine olmuş tehlikeli atıklar meydana gelmektedir. Tesiste elektrik ve doğal gaz
kullanılarak üretim yapıldığı için emisyon oluşmamaktadır. Atıksular arıtma işlemlerini
takiben kanalizasyona deşarj edilmekte; evsel nitelikli katı atıklar belediye tarafından
toplanmakta, tehlikeli atıklar ise İZAYDAŞ’a gönderilerek bertaraf edilmektedir.
Sonuç olarak, temiz üretim uygulamasının tesise ekonomik fayda sağlamakla beraber,
tesisin daha iyi bir toplumsal imaj sağlayıp pazarını genişletebilecek, Avrupa Birliği uyum
sürecinde uluslararası rekabet gücünü artırabilecek ve yönetmeliklere uyum konusunda
önemli bir avantaj sağlayabilecektir. Üretim sürecinde oluşan atıkları azaltmak için yapılan
çalışmalar sonucunda kimyasal madde ikamesi, kullanılan yardımcı malzemelerin basit
işlemlerle ömrünün uzatılması, atık olarak nitelendirilen ürünlerin prosese tekrar dahil
edilmesi, proses ve soğutma sularının geri kazanımı, yenilenebilir enerjiden
faydalanılması, ayrıca yönetimin bu konuyu ciddiye alıp personelini bilinçlendirmesi,
çalışanlarını daha dikkatli davranmaya teşvik ettirmesi önerilmektedir. Bunun temiz üretim
hedeflerini sağlamak için atılabilecek önemli adımlar olduğu düşünülmektedir.
21. “TÜRKİYE’DEKİ ORMAN ALANLARINDAN KAYNAKLANAN
BİYOJENİK KÖKENLİ UÇUCU ORGANİK BİLEŞİK
EMİSYONLARININ ENVANTERLENMESİ”
Pınar Dikmelik & Cansu Ayşe Bekiroğlu
Danışman: Doç. Dr. Tolga Elbir
Günümüzde, önemli çevre sorunlarından birisi de hava kirliliğidir. Hava kirliliğinin başlıca
kaynakları sanayi tesisleri, konutlar ve motorlu taşıtlarda kullanılan fosil yakıtların
yakılmasıdır. Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar, bu temel kaynakların yanında orman
yangınları, bitkilerin biyolojik aktiviteleri, tarım faaliyetleri, vb. aktiviteler ile de atmosfere
önemli miktarlarda kirletici verildiğini ortaya koymaktadır.
Bugüne kadar ülkemizde sanayi, evsel ısınma ve trafik emisyonlarının belirlenmesine
yönelik çok sayıda çalışma yapılmış olmasına rağmen diğer aktivitelerden kaynaklanan
emisyonların belirlenmesine yönelik herhangi bir çalışma gerçekleştirilememiştir. Bu
çalışma, sözü edilen eksikliği gidermek amacıyla Türkiye’deki orman alanlarından
kaynaklanan biyojenik emisyonların miktarlarının belirlenmesini hedeflemektedir. Bu
amaçla, ülkemizdeki orman alanlarında yetişen farklı türlerdeki ağaçların iller bazında
kapladıkları alanlar T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan temin edilerek literatürdeki
emisyon faktörleri yardımıyla ulusal biyojenik emisyonlar hesaplanmıştır. Çalışma
kapsamında ağaç türlerine göre İsoprene, Monoterpene, O-VOC emisyon miktarları iller
bazında ayrı ayrı hesaplanmıştır. Çalışma boyunca elde edilen tüm sonuçlar bir Coğrafi
Bilgi Sistemi (ArcGIS) yardımıyla haritalar halinde sunulmuştur.
Çalışma sonuçlarına göre; Türkiye’de toplam isoprene emisyonları 438 kg/yıl,
monoterpene emisyonları 90,490 kg/yıl ve O–VOC emisyonları 25,135 kg/yıl olarak
hesaplanmıştır. Hesaplanan emisyonların bölgesel dağılımına bakıldığında; İsoprene
emisyonu açısından en çok katkıyı Erzurum ilinin koyduğu görülmekte, bunun nedeni en
fazla isopren yayan ağaçlardan birisi olan Kavak ağacının bu il sınırları içinde yaygın
bulunmasıdır. Monoterpene emisyonları incelendiğinde ise en çok Güneydoğu Anadolu
Bölgesinde ve özellikle Diyarbakır ilinde bulunsa da ülkenin hemen hemen her ilinde farklı
miktarlarda monoterpen emisyonunun oluştuğu görülmektedir. Akdeniz ve Ege
bölgelerinde yaygın olarak bulunan Kızılçam ve Karaçam ağaçlarının varlığından dolayı
O-VOC emisyonlarının bu bölgelerde daha fazla oluştuğu belirlenmiştir.
22. “İZMİR KÖRFEZİNDE YOLCU TAŞIYAN DENİZ
TAŞITLARINDAN KAYNAKLANAN HAVA KİRLETİCİLERİN
KENT ATMOSFERİNDEKİ DAĞILIMLARININ EPA-ISCST3
MODELİ İLE BELİRLENMESİ”
Fatih İlek
Danışman: Doç. Dr. Tolga Elbir
Kent merkezlerinde bugüne kadar yaşanmış pek çok hava kirliliği probleminin temel
kaynağının bölgedeki sanayi tesislerinde enerji eldesi ve konutlarda ısınma amacıyla
tüketilen fosil yakıtların yakılması sonucunda oluşan kirleticiler olduğu belirlenmiştir. Son
yıllarda bazı kirletici türleri için en az bu sektörler kadar ulaşım sektörünün de hava
kalitesine olumsuz etkisi olduğu belirlenmiştir. Özellikle karayollarında seyir halinde olan
motorlu taşıtların eksozlarından kent atmosferine verilen kirleticilerin bölgenin hakim
meteorolojik ve topoğrafik koşulları ile zaman zaman insan sağlığını tehdit edici boyutlara
ulaştığı bilinmektedir. Karayollarındaki ulaşımdan kaynaklanan hava kirliliği gibi deniz
kıyısında bulunan büyük kentlerdeki denizyolu ulaşımından kaynaklanan hava kirliliğinin
de önemli boyutlarda olabileceği son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar ile ortaya
konmuştur.
Etrafı denizlerle çevrili olan ülkemizde denize kıyısı olan önemli metropollerin (İstanbul,
İzmir, Antalya, vb.) bulunduğu göz önüne alınırsa denizyolu taşımacılığının ülkemiz için
ciddi bir kirletici kaynak grubu olduğu tahmin edilmektedir. Bu çalışmanın amacı,
ülkemizin batı kıyısında bulunan ve nüfus büyüklüğü olarak üçüncü büyük kenti olan
İzmir’de denizyolu taşımacılığının hava kalitesine olan katkısının bir hava kalitesi dağılım
modellemesi çalışması ile belirlenmesidir. Çalışma kapsamında İzmir körfezinde İzmir
Büyükşehir Belediyesine ait toplu taşım yapan vapur ve feribotlardan kaynaklanan beş
hava kirletici (SO2, NOX, PM10, CO ve NMVOC) için dağılım hesapları yapılmıştır.
Çalışmada körfez içinde değişik güzergahlarda çalışan deniz taşıtlarına ve bunların günlük
aktivitelerine ilişkin bazı bilgiler (taşıt türü, yakıt tüketim bilgisi, sefer sayısı, sefer süresi,
vb.) toplanıp literatürdeki emisyon faktörleri yardımıyla bu aktivitelerden kaynaklanan
hava kirletici emisyonlar hesaplanmıştır. Çalışma kapsamında hava dağılım modeli olarak
Amerikan Çevre Koruma Örgütü (EPA)’nün ISCST3 (Industrial Source Complex – Short
Term) kullanılmıştır. Tüm model sonuçları bir Coğrafi Bilgi Sistemi (ArcGIS) yardımıyla
haritalar şeklinde sunulmuştur.
Çalışmanın sonuçlarına göre; İzmir Körfezi’nde toplu taşım amacıyla yapılan denizyolu
taşımacılığından kaynaklanan günlük toplam emisyonlar PM10 için 0,06 ton/gün, SO2 için
0,14 ton/gün, NOX için 0,56 ton/gün, NMVOC için 0,06 ton/gün, CO için 0,14 ton/gün
olarak bulunmuştur. Yıl geneli için bakıldığında toplam emisyonların PM10 için 21,6
ton/yıl, SO2 için 50,1 ton/yıl, NOX için 204,6 ton/yıl, NMVOC için 22,7 ton/yıl, CO için
52,5 ton/yıl olduğu görülmektedir. Hesaplanan bu emisyonların kentin meteorolojik ve topoğrafik koşulları dikkate alınarak ISCST3 modeli ile yapılan atmosferik dağılım
hesaplarına göre en yüksek yıllık ortalama NOx konsantrasyonlarının 6.8 μg/m3
olduğu, benzer şekilde bu değerlerin PM10 için 0.7 μg/m3
, SO2 için 1.7 μg/m3
, NMVOC için 0.8
μg/m3
, CO için 1.7 μg/m3
olduğu görülmektedir. Dağılım haritaları incelendiğinde tüm kirleticiler için en büyük değerlerin gün içinde en yoğun trafiğin görüldüğü Karşıyaka-Konak güzergahı yakınlarında oluştuğu görülmektedir. Saatlik en büyük konsantrasyonlar incelendiğinde en kritik kirleticinin NOX olduğu ve en yüksek saatlik ortalama konsantrasyonun 166 μg/m3 olduğu tespit edilmiştir.
23. “TEMİZ ÜRETİM TEKNOLOJİLERİ”
Binnaz Şahintürk
Danışman: Prof. Dr. İlgi Kapdan
Temiz Üretim; (Kirlilik Önleme) kirliliği oluşmadan önlemeyi/azaltmayı hedefleyen bir yöntemdir.
Kirlilik Önleme hem ekonomik kazanç sağlayan, hem de çevreye daha az zarar vererek varlıklarını
ve hizmetlerini sürdürmelerini temin eden bir anlayış, bir görüş, bir stratejidir. Bu stratejinin
başarılı olması için pek çok araçtan yararlanmak mümkün ve gereklidir. Bu araçlardan bir kaç
tanesi çevre yönetim sistemleri, hayat boyu değerlendirme, çevresel muhasebe, çevre performans
göstergeleri, çevresel tasarım, çevresel iletişim ve raporlama, eko-verimlilik, çevresel vergiler,
çevresel etiketleme, ve çevresel denetleme olarak verilebilir.
“Temiz üretim” kavramı ilk olarak Birleşmiş Miletler Çevre Programı (UNEP) Endüstri ve Çevre
Bölümü tarafından 1989 yılında , “Eko –verimlilik “ kavramı ise Dünya Sürdürülebilir İş Konseyi
(WBCSD) tarafından 1992’de kullanılmaya başlamıştır. Temiz Üretim ile Eko-verimlilik
kavramları birbirini tamamlayan bir bütün olarak düşünülebilir. Eko –verimlilik kavramı ,daha az
enerji ve daha az doğal kaynakla daha fazla ürün ve hizmet eldesi anlamına gelmektedir.Temiz
Üretim ise atıkları kaynağında azaltmak için prosesleri, ürünleri ,kullanılan teknikleri ,vb. sürekli
geliştirmeyi amaçlayan, aynı zamanda verimliliği artıran bir stratejidir.Eko-verimlilik ,ekonomik
karlılığı ve verimliliği arttırırken diğer yandan da kaynakları daha verimli kullanmayı ve çevreye
verilen zararı en aza indirmeyi hedefler. Bir işletmenin eko –verimliliği sağlayabilmesi için birim
ürün başına kullanılan kaynak ve enerji miktarını azaltması, birim ürün başına atık miktarını
azaltması, geri dönüşüm ve yeniden kullanım oranını artırması, tehlikeli maddelerin yayılımını
azaltması vb. temiz üretim teknikleri gerekmektedir. Temiz Üretim, öncelikle atık oluşumunu
engelleyerek veya mümkün olan en aza indirerek ve kullanılan kaynak ve enerjinin en az
tüketilmesini sağlayarak çevreyi ve biyolojik çeşitliliği korumayı yani sürdürülebilir üretimi
amaçlar. Temiz üretim, eko-verimliliği arttırmak için, sürekli ileri, önleyici çevresel stratejilerin
proseslere, ürünlere ve servislere uygulanması ve insanlar ve çevre için risklerin azaltılmasıdır.
Bazı sanayi kuruluşunda uygulanan temiz üretim teknikleri, önemli ölçüde atık azaltımı
sağlamıştır. Bu uygulamaların yaygınlaştırılması ülke kaynaklarının ve çevrenin korunması
açısından önem teşkil etmektedir.
24. “ULTRASONİK ÖN İŞLEMLERİ KATI ATIK ÇÜRÜTÜCÜSÜ
BAŞLANGIÇ ORGANİK YÜKÜNE ETKİSİ”
Deniz Kut & Mahmut Fikirlier
Danışman: Yard. Doç. Dr. Görkem Akıncı
25. “AEROBİK VE ANAEROBİK ARITMA ÇAMURLARININ
KOMPOSTLANABİLİRLİĞİ”
Meliha Yeşilçay & Ergül Çakmak
Danışman: Yard. Doç. Dr. Görkem Akıncı
26. “BİR KATI ATIK DEPOLAMA LOTUNUN TASARIMI VE
BİLGİSAYARLI ÇİZİMİ”
Yılmaz Eray
Danışman: Yard. Doç. Dr. Görkem Akıncı
27. “FARKLI EĞİTİM, YAŞ VE CİNSİYET GRUPLARIN TEMEL
KATI ATIK EĞİTİMİNDEN ETKİLENME SEVİYELERİ”
Hasan Özerdem
Danışman: Prof. Dr. Davut Özdağlar
28. “KULLANILMIŞ BİTKİSEL YAĞLARDAN BİODİZEL ÜRETİMİ
VE ÜRÜN KALİTESİNİNİ BELİRLENMESİ”
Can Numan Varol
Danışman: Yard. Doç. Dr. Görkem Akıncı
29. “İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN SU KALİTESİNE ETKİLERİ”
Nehir Üçer
Danışman: Yard. Doç. Dr. Alper Elçi
Su, yaşamın vazgeçilmez unsurlarından biridir. Tüm canlılar yaşamlarını devam
ettirebilmek için suya ihtiyaç duyarlar. Ancak dünyanın varoluşundan bu yana belirli
sıklıkla yaşanan ve yaşanacak olan iklim değişikliğinin su üzerine dolayısıyla da sukalitesine etkileri olmaktadır. Suya olan ihtiyacın artması ile su kalitesinde yaşanan bu
olumsuz gelişmeler insan sağlığı için de ayrıca bir tehdittir. İklim değişikliği sadece su
üzerine olmaksızın yaşam üzerinde birçok etkiye sahiptir. Bunlar; insan sağlığı, tarımsal
uygulamalar, sosyo- ekonomik durum, toprak üzerine etkileri, sucul ve karasal
ekosistemler üzerine etkileri gibi başlıklar altında sıralanabilir.İklim değişikliği konulu bu çalışmada ağırlıklı olarak iklim değişikliğinin su kalitesine etkileri incelenmiştir. Ayrıca su arz-talep dengesi, insan sağlığı, tarım ve sosyo-ekonomi üzerine etkilerine de değinilmiştir. Çalışma kapsamında iklimdeğişikliğine ilişkin kitap, makale, tez ve dergi gibi çeşitli yayınlardan yararlanılarak konuyailişkin bilgiler toplanmış, özetlenerek tezde bir araya getirilmiştir. Son olarak edinilen bilgilere dayanılarak iklim değişikliğinin ne gibi etkilerinin olacağı tespit edilmiş ve buna karşın
neler yapılabilineceğine dair fikirler yürütülmüştür.
30. “YERALTI SULARINDA BOR SORUNU VE GİDERİM
ALTERNATİFLERİ”
Narin Kahraman
Danışman: Yard. Doç. Dr. Alper Elçi
Bu tez çalışmasının amacı, bor konsantrasyonu yüksek olan yeraltı sularının yarattığı
sorunları ve bu sulardaki borun giderilmesi için geliştirilmiş olan teknolojileri derleyip
özetlemektir. Yeraltı sularındaki bor sorunu ve çözümleri ile ilgili yapılmış çalışmaları
kapsayan ve hepsini bir arada sunan Türkçe yayınların az sayıda olması, bu çalışma için
vesile olmuştur. Bor doğal sularda ve deniz suyunda çeşitli formlarda bulunur. Yüzey ve
yeraltı sularında bor iyonlarının konsantrasyonu tipik olarak 1 mg/lt’nin altındadır ancak
bazı durumlarda konsantrasyon değeri daha yüksek olabilmektedir. Düşük
konsantrasyonlarda bor bitkiler için gerekli bir nutrient olmasına karşın, bor
konsantrasyonu 1 mg/lt’yi geçtiğinde toksik etki yarattığından sulama suyu olarak
kullanımı uygun olmamaktadır. Ayrıca yüksek bor içeren içme suları insanların merkezi
sinir sistemine etki ederek sorun oluşturabilmektedir.
Burada sunulan çalışmada öncelikle bor elementinin tarihçesi verilmiş ve borun çeşitli
faaliyetlerde kullanımı özetlenmiştir. Sonra borun doğal sularda bulunuş şekilleri verilmiş
ve borun neden bir sorun teşkil ettiği açıklanmıştır. Ülkemizde ve dünyada bor için geçerli
olan içme suyu standartları verildikten sonra borun doğal yaşama olan olumsuz etkileri ele
alınmıştır. Yüzeysel ve yeraltı sularda rastlanan borun doğal ve antropojenik kaynakları
özetlenmiş ve Türkiye’de bor sorununun tespitine yönelik yapılmış çalışmalara yer
verilmiştir. Son olarak borun günümüzde kabul görmüş ve araştırma-geliştirme aşamasında
olan giderim yöntemleri araştırılmış ve birbirileriyle kıyaslanarak tartışılmıştır. Çalışma
kapsamında çalışma konusuna ilişkin çeşitli türden yayınlar taranmış ve bu tezde öz olarak
sunulmuştur.
31. “BELEVİ GÖLÜ HİDROLOJİK ETÜDÜ VE SU KALİTESİ”
Gülgün Acar
Danışman: Yard. Doç. Dr. Orhan Gündüz
Bu çalışmada; İzmir İli, Selçuk İlçesi, Belevi Beldesi sınırları içerisinde bulunan mevsimsel olarak
kuruyan ve yüzeysel suya bağımlı olarak oluşan sığ bir sulak alan olan Belevi Gölü’nün hidrolojik
etüdü yapılmış ve su kalitesi incelenmiştir. Göçmen kuşların konakladığı hassas bir sulak alan olan
Belevi gölü mevsimsel olarak kurumasının yanı sıra, bölge çiftçilerinin göl arazisini tarım amaçlı
kullanma istekleri nedeniyle tehdit altındadır.Bu nedenle araştırmaya uygun bulunan Belevi
gölünün hidrolojik ve su kalitesi özellikleri üzerine yapılmış başka bir çalışma bulunmadığından bu
çalışmaya konu edilmiştir. Buna göre tez kapsamında literatür taramasını takiben çalışma alanı ile
ilgili bilgiler derlenmiş,göl alanının topografya ve batimetri haritaları çıkartılmış kot-alan-hacim grafiği çizilmiş, gölün hidrolojik ve hidrometeorolojik özellikleri incelenmiştir. Bunu
takiben gölün su kalitesini belirlemek amacıyla bir örnekleme yapılmış ve göl suyunun
fizikokimyasal özellikleri tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlar kullanılarak gölün Su Kirliliği
Kontrolü Yönetmeliği’ne göre sınıflandırılması yapılmıştır.
32. “DEMİR-ÇELİK SANAYİ VE SU İHTİYACI: ÖRNEK VAKA
ALİAĞA SANAYİ BÖLGESİ”
Melis Toprak
Danışman: Yard. Doç. Dr. Orhan Gündüz
Yüzeysel su kaynaklarının hızla tükenmesi ve yeraltı suyu seviyelerinde ciddi düşüşlerin
görülmesine bağlı olarak su kalitesi açısından ciddi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Gün
geçtikçe kötüleşen bu durumun önüne geçmek, suyun arz ve talep dengesini kurmak için
planlamalar yapmak şarttır. Özellikle endüstriyel amaçlı su kullanımında arz talep
dengesinde problemler yaşanmaktadır. Endüstriyel amaçlı kullanılan su miktarı
kullanıldığı endüstriye göre değişiklikler göstermektedir. Demir çelik sanayisi su
tüketiminin yüksek olduğu sanayi kollarından biridir.
Bu çalışma kapsamında, demir çelik sanayisi ve söz konusu sanayinin üretim prosesleri
baz alınarak su ihtiyaçları araştırılmış ve Türkiye’de Demir Çelik sanayisinin yoğun
olduğu bölgelerden biri olan İzmir ili, Aliağa ilçesi, Aliağa Sanayi Bölgesinde bulunan
demir çelik fabrikaları ve haddehanelerin su ihtiyacını tespit etmek amacıyla bu bölgedeki
demir çelik tesislerine ve haddehanelere bir anket çalışması yapılmıştır. Su ihtiyacını
büyük oranda yeraltı suyu kaynaklarından sağlayan bu tesislerden elde edilen sonuçlar
ışığında bu bölgede yeraltı suyuna olan talebin ne oranda karşılanabileceği ve alternatif su
kaynaklarının ve gerekli planlamaların neler olabileceği konusunda öneriler verilmiştir.
33. “ALİAĞA BÖLGESİNDEKİ YERALTI SUYU VE YÜZEYSEL
SULARIN KALİTESİNİN BELİRLENMESİ”
Gökçe Pehlivaner
Danışman: Yard. Doç. Dr. Orhan Gündüz
Bu projede, İzmir ili Aliağa bölgesindeki, yeraltı suyu ve yüzeysel suların kalitesinin
belirlenmesi konusunda çalışılmıştır. Bölgesel yeraltı suyu sisteminden aşırı çekim ve buna
bağlı olarak su seviyelerinin hızla eksilmesi, deniz suyu girişimi ile bölgesel akiferlerin
tuzlanması ve bölgedeki çeşitli endüstrilerden kaynaklanan kontrolsüz kirlilik yüzünden
Aliağa bölgesi çevresel açıdan olumsuz bir baskı altındadır. Bu sebepten ötürü, bölgenin
genel su kalitesi ile yüzeysel ve yeraltı su kaynaklarının kalite durumunu tespit etmek için
kapsamlı bir değerlendirme yapılmıştır. Ayrıca endüstriyel bölge içinde inşa edilmesi
planlanan yeni endüstriyel kuruluşlar; örneğin enerji santralleri, demir-çelik fabrikaları ve
rafinelerin ilave su ihtiyaçlarını karşılamak üzere mevcut su kalitesinin yeterli olup
olmadığı konusu araştırılmıştır.
Bu tez çalışmaları esnasında, çalışma sahasının içinde yer alan yüzeysel ve yeraltı su
kaynaklarından 57 noktada su örneği alınmış ve fizikokimyasal parametreler açısından
incelenmiştir. Çalışma kapsamında temel parametrelerin (debi, seviye, sıcaklık, pH,
oksijen indirgeme potansiyeli, elektriksel iletkenlik, toplam çözünmüş katılar, tuzluluk,
çözünmüş oksijen) arazi şartlarında ölçümü yapılmıştır. Temel anyon ve katyonların
laboratuar ortamında kromatografik ve titrimetrik yöntemler kullanılarak analizleri
gerçekleştirilmiştir. Ağır metal ve eser elementlerin endüktif eşlenik plazma yöntemi ile
ölçümü yapılmıştır. Elde edilen analiz sonuçları, Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği, İnsani
Tüketim Amaçlı Sular Hakkındaki Yönetmelik ve Dünya Sağlık Örgütü İçme Suyu Kalite
Standartları kullanılarak değerlendirilmiş ve Aliağa bölgesindeki suların kalite durumları
araştırılmıştır.
34. “DÖKÜM SANAYİNDE ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMLERİ”
Cemil Can Aytimur
Danışman: Yard. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül
35. “ÖZGÖRKEY GIDA FEAST ATIKSU ARITMA TESİSİNİN
İNCELENMESİ”
Şeyda Odabaş
Danışman: Öğr. Gör. Dr. Zihni Yılmaz
Dondurulmuş gıda sektörünün geçmişi ülkemiz açısından oldukça yenidir. Son yirmi yıldır
sektör ekonomide yer almış olmasına rağmen yurtiçi piyasaya girmesi ve iç tüketimin
artması özellikle son beş yılda gerçekleşmiştir. Dondurulmuş gıda sektörünün ülkemizde
gösterdiği gelişmeler sonucu, bu sektörde hizmet veren firma sayısı ve firmaların üretim
kapasiteleri gün geçtikçe artmaktadır.
Bu projede, Türkiye ‘nin dondurulmuş gıda sektöründe faaliyet gösteren başlıca
firmalarından biri olan Özgörkey Gıda Ürünleri San. ve Tic. A.Ş. ‘nin Feast markasıyla
tüketiciye sunduğu dondurulmuş sebze, meyve ve unlu mamüllerin işlendiği fabrikanın
üretim prosesi ve fabrika atık su arıtma tesisinde atıksuya uygulanan prosesler, mevsimsel
olarak değişim gösteren atık suya uygulanan farklı prosesler, atık su arıtma tesisinde
uygulanan prosesin kademeleri ve havuzların boyutları, tesiste kullanılan ekipmanlar ve
özellikleri, atık su arıtma tesisinin laboratuarında uygulanan kimyasal analizler ve tesisin
işleyişi hakkında bilgiler verilmiştir. Tesiste 2 kademeli biyolojik arıtma prosesi
uygulanmaktadır.50 + 50 m3
/h debi esas alınarak tesiste iki ana üretim prosesi mevcuttur.
Bunlardan biri patates, diğeri sebze/meyve hattıdır. Üretimin mevsimsel değişikliklerine
bağlı olarak, proseste kurulan üniteler şu şekildedir;
I- Fiziksel ön arıtma
II– 1. kademe biyolojik arıtma
III– 2. kademe biyolojik arıtma
IV- Çamur susuzlaştırma
36. “SÜRDÜRÜLEBİLİR KENTSEL SU YÖNETİMİ”
Çağlar Karluk & Çağlar Aydın
Danışman: Yard. Doç. Dr. Sevgi Tokgöz Güneş
Sürdürülebilir kalkınma için artan talebin kentin altyapı tasarımında önemli bir etkisi
olmaktadır. Ancak, sürdürülebilir kalkınmanın nasıl başarılacağı ve kalkınma sırasında
farklı teknik sistemlerin nasıl seçileceği konusunda bilgi eksikliği vardır. Bu çalışmada
sistem analiz projesi iskeletinin, kentsel su ve atık su sistemleri ile nasıl ilgilendiğini
göreceğiz. Bu çalışmanın ismi “sürdürülebilir kentsel su yönetimi” olarak belirlenmiştir.
Sürdürülebilirlik için birçok kriter –sağlık ve hijyeni sağlamak, sosyal ve kültürel açıdan
görünüm, çevresel görünüm, ekonomik ve teknik görünüm-tanımlanmıştır. Sürdürebilirlik
kriterlerini sağlamak ve pratik olarak kullanabilme olanağına kavuşmak için kısa zaman zarfında ve kolayca ölçülebilen göstergeler belirlenmelidir. Bu çalışmada hedeflenen amaç
için uygun göstergeler önerilmiştir. Ayrıca, bu çalışma değişik çevresel etkilerin ve kentsel
su sisteminin sahip olduğu kaynakların kullanımını belirlemekle ilgili kısa bir analiz de
içermektedir.
37. “ANAEROBİK ARITMADA METAN GAZI ÜRETİMİ”
Gülin Pehlivan
Danışman: Yard. Doç. Dr. Sevgi Tokgöz Güneş
Geleneksel enerji kaynaklarının tükenebilir nitelikte oluşu ve rezervlerin önümüzdeki
yıllarda tükenme boyutlarına ulaşması insanlığı yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarına
yöneltmiştir. Günümüzde yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları olarak güneş, rüzgar,
biyokütle vb. Enerji kaynakları kullanılmakta ve kullanımı artarak devam etmektedir.
Anaerobik ayrışma ile biyogaz üretimi önemli bir alternatif enerjikaynağıdır. Bu yolla ürün
kalıntıları temiz, kullanılabilen ve yüksek enerji içerikli biyogaza dönüştürülmektedir.
Anaerobik prosesin avantajları; yüksek derecede atık stabilizasyonu, patojen giderimi,
oksijen ihtiyacının olmaması, biyogaz üretimi olarak sayılabilir.
Bu çalışmada anaerobik çürüme ile oluşan metanın oluşumu aşamaları, günümüz de ve
gelecekteki metan gazının kullanımı, biyogazın enerji eşdeğeri, ve anaerobik arıtımla
metan oluşturabilecek endüstriyel ve evsel atıklar incelenmiştir . Hazıralanan sebze-meyve atıklarının %KM, %OM ve KOI sonuçlarından yola çıkılarak üretilecek metan gazımiktarı hesaplanmıştır.
38. “SÜREKLİ VE KESİKLİ SİSTEMLERİN EKONOMİK KIYASI”
Hülya Kibrit
Danışman: Prof. Dr. Adem Özer
39. “HAVALANDIRMA HAVUZLARINDAKİ EKİPMANLARIN
MALİYET ANALİZİ”
Merve Sarıbudak & Özge Bayrak
Danışman: Prof. Dr. Adem Özer
kaynak: www.eng.edu.tr
Showing posts with label ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ BİTİRME PROJELERİ ÖZETLERİ. Show all posts
Showing posts with label ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ BİTİRME PROJELERİ ÖZETLERİ. Show all posts
Subscribe to:
Comments (Atom)
Bir Makale
The International New Issues In SOcial Sciences
Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme
Remziye Gül Yurt
Sağlık Bakanlığı
rgulyurt@gmail.com
Orcid : 0000-0003-3076-3423
Year
: 2025
Number : 13
Volume : 2
pp
: 279-306
Makalenin Geliş Tarihi
Kabul Tarihi
Makalenin Türü
Doi
: 08/12/2025
: 24/12/2025
: Araştırma makalesi
: https://zenodo.org/records/18044127
İntihal/Plagiarism: Bu makale, en az iki hakem tarafından incelenmiş, telif devir
belgesi ve intihal içermediğine ilişkin rapor ve gerekliyse Etik Kurulu Raporu sisteme
yüklenmiştir. / This article was reviewed by at least two referees, a copyright transfer
document and a report indicating that it does not contain plagiarism and, if necessary,
the Ethics Committee Report were uploaded to the system.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri:
Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme
Remziye Gül YURT
Öz
Son yıllarda boşanma oranlarındaki artış, evlilik oranlarındaki belirgin düşüş aile
yapısına yönelik kaygıların oluşmasına yol açmaktadır. Bu kaygılar, özellikle aile içi
bağların çözülmesi, aile yapısının erozyona uğraması ekseninde yoğunlaşmaktadır.
Aile yapısındaki dönüşümlerin dijital çağın dinamikleriyle ilişkili olduğuna dair
yaklaşımlar yaygınlaşırken, dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz etme
hızı da dikkat çekici biçimde artmaktadır.
Bu makale, dijital çağın aile içi ilişkilere etkisini analiz etmek amacıyla kaleme
alınmıştır. Bu doğrultuda dijital çağda aile, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi
kavramlara ilişkin literatür nitel araştırma yöntemi kullanılarak incelenmiştir.
Literatürdeki bulgular, aile yapısındaki çözülmenin ve aile içi ilişkilerdeki
zayıflamanın tarihsel olarak sanayileşme süreciyle hız kazandığını; ancak dijital
çağda yaygınlaşan dijital iletişim araçlarıyla bu dönüşümün çok daha ivmeli bir hâl
aldığını göstermektedir.
Bu çerçevede çalışma, ailenin temel işlevlerini, aile içi ilişkilerin bütünlüğünü dijital
çağın baş döndürücü yenilikleri karşısında koruyabilmek için “dijital
muhafazakârlık” kavramını önererek bu kavramın aile kurumu açısından sunduğu
imkânları değerlendirmektedir.
Anahtar kelimeler: Dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital
muhafazakârlık, dijital çağda aile ilişkileri.
Risks of Family Relationship Disintegration and Preservation Strategies in the
Digital Age: An Assessment within the Context of Digital Conservatism
Abstract
The increase in divorce rates and the significant decrease in marriage rates in recent
years have led to concerns about the family structure. These concerns are particularly
focused on the disintegration of intra-family ties and the erosion of the family
structure. While approaches suggesting that transformations in the family structure
are related to the dynamics of the digital age are becoming widespread, the speed at
which digital technologies permeate all areas of life is also increasing remarkably.
This article was written to analyze the impact of the digital age on intra-family
relationships. In this context, the literature on concepts such as family in the digital
age, digital addiction, and digital loneliness has been examined using a qualitative
research method. The findings in the literature show that the disintegration of the
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
280
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
family structure and the weakening of intra-family relationships historically
accelerated with the industrialization process; however, this transformation has
become much more rapid with the widespread use of digital communication tools in
the digital age. In this framework, the study proposes the concept of "digital
conservatism" to protect the basic functions of the family and the integrity of intra
family relationships in the face of the dizzying innovations of the digital age, and
evaluates the opportunities that this concept offers for the family institution.
Keywords: Digital age, digital addiction, digital loneliness, digital conservatism,
family relationships in the digital age.
1. Giriş
Dijital çağ, insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı, sınırsız
ve görünmez bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. Bu dönüşüm yalnızca
kamusal alanların değil, toplumun en kadim ve mahrem kurumu olan
ailenin de doğrudan etkilendiği bir dönüşüm sürecini ifade etmektedir. Bu
çağda gerçekleşen iletişim yöntemi bireyler arasındaki etkileşim biçimlerini
yeniden şekillendirmektedir. Dijital araçlarla gerçekleşen iletişimde bir
yandan mekânsal sınırlar ortadan kalkarken, aynı zamanda bireyler
arasında yeni mesafeler ortaya çıkmaktadır. Yüz yüze ilişkilerin yerini ekran
aracılığıyla gerçekleşen yeni bir gündelik hayat ve yaşam şekli almaktadır.
Dijital araçlarla şekillenen yeni iletişim yöntemleri hiç kuşkusuz aile içi
bireylerin iletişimlerini derinden etkilemektedir. Aile, bir yandan dijital
imkânların sağladığı olanaklardan faydalanırken diğer yandan yalnızlık,
iletişimsizlik ve değer aşınması gibi risklerle karşı karşıya kalmaktadır.
Dolayısıyla 21. yüzyıl, dijitalleşmenin aile yapısı üzerindeki etkilerinin çok
boyutlu biçimde tartışılmasını zorunlu kılan kritik bir dönem olarak öne
çıkmaktadır.
İletişim biçimlerinden kamu hizmetlerine, kültürel aktarım pratiklerinden
siyasal söylemlere kadar geniş bir etki alanına sahip olan dijital teknolojiler,
yalnızca teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda değerler, normlar ve
toplumsal yapılar üzerinde derin dönüşümler yaratan sosyolojik bir olgu
olarak karşımıza çıkmaktadır. Dijital platformlar ideolojilerin, kimliklerin ve
değer sistemlerinin üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve yeniden müzakere
edildiği başlıca alanlardan biri hâline gelmiştir. Dijitalleşmenin liberal,
popülist veya küreselci söylemlerle ilişkisi yoğun biçimde tartışılırken,
muhafazakâr değerlerin dijital çağda nasıl konumlandığı meselesi görece
sınırlı bir alan olarak kalmıştır. Bu dönüşüm süreci, özellikle muhafazakâr
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
281
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
düşünce açısından dijital çağda değerlerin nasıl korunacağı, yeniden
üretileceği ve aktarılacağı sorularını gündeme getirmektedir.
Dijitalleşmenin hayatın her alanına hızla nüfuz etmesi bu teknolojilere
yönelik eleştirel yaklaşımların giderek artmasına yol açmaktadır.
Dijitalleşmeye yönelik eleştirilerin kümelendiği konular ahlaki aşınma,
kültürel çözülme ve toplumsal yabancılaşma ile ilişkilendirmektedir. Bu
teknolojilerden korunmanın çözümünü dijital alanın dışında kalmak olarak
kurgulamak ve dijital mecraların sunduğu imkânları göz ardı etmek faydalı
bir yaklaşım değildir. Her yenilik gibi dijital teknolojiler de hem fayda hem
de riskleri eş zamanlı olarak barındırmaktadır. Bu bağlamda, dijital
teknolojilerin olumsuz yönlerine odaklanmak, bu teknolojilerin sunduğu
çok yönlü imkânları göz ardı etmek anlamına gelecektir. Oysa dijital
platformlar, bilinçli ve stratejik biçimde kullanıldığında, kültürel ve ahlaki
değerlerin görünür kılınması, aktarılması ve sürekliliğinin sağlanması
açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu bakış açısından hareketle makale
“dijital muhafazakârlık” kavramını tartışmaya açarak bireylerin
dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı değer
temelli bir üretim ve mücadele sahası olarak ele alan bir yaklaşımın önemini
savunmaktadır.
Uluslararası literatürde dijital muhafazakârlık kavramının özellikle Rusya
bağlamında tartışmaya açıldığı görülmektedir. Eurasia 2.0: Russian
Geopolitics in the Age of New Media adlı çalışmada dijital muhafazakârlık
vatanseverlik, ulusal kimlik ve tarihsel hafızanın yeni medya aracılığıyla
yeniden çerçevelenmesi bağlamında ele alınmakta; dijital platformlar,
değerlerin aşındığı alanlar olmaktan ziyade ideolojik ve kültürel sürekliliğin
sağlandığı stratejik mecralar olarak değerlendirilmektedir. Bunun yanı sıra
Elena Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan
makale dijital dönüşüm çağında muhafazakâr hukuki düşüncenin, kamu
sistemlerinin dijitalleşme süreçlerini etik, ahlaki ve sosyo-normatif
düzenlemelerle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu
çalışmalar, dijital muhafazakârlığın dijital teknolojilere karşı bir mesafe
koyma tutumundan ziyade, dijital alanı değerlerin korunması ve yeniden
inşası için stratejik bir zemin olarak konumlandırdığını ortaya koymaktadır.
Türkiye bağlamında ise dijital muhafazakârlık kavramının henüz sistematik
bir çerçeveye oturtulmadığı görülmektedir. Türkiye’de yazın alanında
dijitalleşme ile ilgili ele alınan çalışmalar çoğu zaman kültürel yozlaşma,
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
282
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
ahlaki erozyon veya dijital bağımlılık ekseninde tartışılmakta; dijital alanın
değerleri koruyucu ve yeniden üretici bir potansiyel taşıyabileceği yeterince
ele alınmamaktadır. Dijital muhafazakârlık kavramının ulusal literatürde
yer almaması, bu alandaki tartışmaların dağınık ve kavramsal bütünlükten
yoksun kalmasına yol açmaktadır. Bu durum, dijital çağda muhafazakâr
değerlerin nasıl korunacağına ilişkin tartışmaların teorik derinlik
kazanmasını zorlaştırmaktadır. Oysa dijitalleşmenin geri döndürülemez bir
gerçeklik olduğu dikkate alındığında, değerleri korumanın yolu dijital
alanın dışında kalmak değil, bu alanı değer temelli ilkeler doğrultusunda
yeniden anlamlandırmaktan geçmektedir. Dolayısıyla kaleme alınan bu
makale, Rusya literatüründe geliştirilen dijital muhafazakârlık
tartışmalarından yola çıkarak, dijital çağda değerleri korumanın dijital
platformlardan uzak durmakla değil, bu platformları bilinçli, etik ve
normatif ilkeler çerçevesinde etkin biçimde kullanmakla mümkün
olabileceğini savunmaktadır. Bu doğrultuda makalenin amacı, dijital
muhafazakârlık kavramını kuramsal olarak tartışmak ve Türkiye
bağlamında dijitalleşme-değer ilişkisine yönelik kavramsal bir katkı
sunmaktır. Bu yönüyle makale, dijital çağda değerlerin korunmasına ilişkin
tartışmalara yeni bir perspektif kazandırmakta ve dijitalleşme karşısında
muhafazakâr düşüncenin değerlerin muhafazası ekseninde önemli bir rol
üstlenebileceğini savunmaktadır.
2. Çalışmanın Amacı ve Beklenen Yararlar
Bu çalışmanın temel amacı, dijitalleşmenin toplumsal ve kültürel yapılar
üzerindeki dönüştürücü etkilerini, muhafazakâr değerler ekseninde ele
alarak “dijital muhafazakârlık” kavramını kuramsal bir çerçeve içerisinde
tartışmaktır. Dijital teknolojilerin aile yapısı, değer aktarımı ve gündelik
yaşam pratikleri üzerindeki etkilerinden hareketle çalışma, dijital alanın
muhafazakâr düşünce açısından yalnızca bir tehdit ya da kaçınılması
gereken bir mecra olarak değil; değerlerin korunması, yeniden üretilmesi ve
görünür kılınması açısından stratejik bir alan olarak nasıl
konumlandırılabileceğini ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu bağlamda
makale, dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı
etik, normatif ve kültürel ilkeler doğrultusunda aktif biçimde kullanmayı
öneren bir yaklaşımı savunmaktadır.
Çalışmanın bir diğer amacı, uluslararası literatürde özellikle Rusya
bağlamında geliştirilen dijital muhafazakârlık tartışmalarını Türkiye
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
283
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
bağlamına taşıyarak, dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin kavramsal bir
boşluğu doldurmaktır. Türkiye’de dijitalleşmenin çoğunlukla kültürel
yozlaşma, ahlaki aşınma ve bağımlılık gibi sorunlar etrafında ele alındığı
dikkate alındığında, bu çalışma dijital alanın değer temelli bir üretim ve
mücadele sahası olarak ele alınabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Böylece muhafazakâr düşüncenin dijital çağda nasıl bir konum alabileceğine
dair teorik bir tartışma zemini oluşturulmaktadır.
Beklenen yararlar açısından değerlendirildiğinde bu çalışmanın, dijital
muhafazakârlık kavramını sistematik biçimde ele alarak ulusal literatüre
kavramsal ve teorik bir katkı sunması beklenmektedir. Ayrıca
dijitalleşmenin aile, değerler ve kültürel süreklilik üzerindeki etkilerine
ilişkin tartışmalara çok boyutlu bir bakış açısı kazandırarak, dijital
teknolojilerin bilinçli ve etik kullanımına yönelik farkındalık oluşturması
amaçlanmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr değerlerin
korunmasına ilişkin akademik tartışmalara yeni bir perspektif sunmakta;
politika yapıcılar, akademisyenler ve toplumsal aktörler için dijital alanın
değer temelli biçimde nasıl değerlendirilebileceğine dair düşünsel bir
çerçeve sağlamaktadır.
3. Araştırmanın Yöntemi ve Kapsamı
Modernleşme, kentleşme, sanayileşme ve medya teknolojilerinin aile
yapısında değişime-dönüşüme yol açtığı literatürde tartışılan konular
arasındadır. Ancak dijital çağın hız, erişilebilirlik, sınırların belirsizleşmesi
ve bireysel iletişim pratiklerini yeniden tanımlaması gibi özellikleriyle aile
yapısında ve aile içi ilişkilerde nasıl bir sürecin yaşanabileceğine dair
çalışmalar sınırlı sayıdadır. Makale literatürde yer alan bu sınırlı
çalışmalardan biri olmakla birlikte tartışmaya açtığı dijital muhafazakârlık
kavramıyla hem teknolojinin hızına uyum sağlamayı hem de aile kurumu
gibi kadim yapıları korumayı hedefleyen çift yönlü bir strateji sunmaktadır.
Bu çerçevede makale, dijital teknolojilerin yol açtığı risk ve tehditleri
asgariye indirmek amacıyla dijital muhafazakârlık kavramını teorik ve
pratik boyutlarıyla tartışmaya açan disiplinlerarası bir yaklaşımla literatüre
katkı sunmayı hedeflemektedir.
Bu çalışma, dijital çağın aile ilişkileri üzerindeki etkilerini bütüncül bir bakış
açısıyla değerlendirmek amacıyla nitel derleme yöntemi kullanılarak
hazırlanmıştır. Derleme yöntemi, belirli bir konuya ilişkin mevcut literatürü
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
284
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
sistematik bir çerçevede incelemeyi, bulguları karşılaştırmayı ve alandaki
eğilimleri ortaya koymayı mümkün kılmaktadır. Bu doğrultuda çalışma
kapsamında dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital ebeveynlik
ve dijital muhafazakârlık gibi kavramları ele alan ulusal ve uluslararası
akademik yayınlar incelenmiştir.
Araştırma sürecinde öncelikle konu ile ilgili temel kavramlar belirlenmiş;
ardından bu kavramlarla ilişkili çalışmalar, belirlenen temalar
doğrultusunda sınıflandırılmıştır. Çalışmaların seçiminde, konuyla
doğrudan ilişkili olması, alana katkı sunması ve güncel literatürü temsil
etmesi temel ölçütler olarak benimsenmiştir. Elde edilen bulgular, aile
yapısındaki dönüşümleri tarihsel, sosyolojik ve dijital bağlamlarda ele alan
teorik yaklaşımlar ışığında yorumlanmıştır. Bu yaklaşım sayesinde, dijital
çağın aile ilişkilerini nasıl dönüştürdüğüne dair çok boyutlu bir
değerlendirme yapılmış ve “dijital muhafazakârlık” kavramı bu dönüşümün
anlaşılmasında bir analitik çerçeve olarak tartışılmıştır.
Bu yöntem doğrultusunda çalışma, mevcut literatürü sentezleyerek alandaki
güncel eğilimleri görünür kılmayı, dijital çağda aile kurumuna yönelik risk
ve imkânları akademik bir zeminde ortaya koymayı amaçlamaktadır.
4. Dijital Çağda Bağımlılık ve Yalnızlık
Dijital çağ, dijital devrim ve dijitalleşme olarak adlandırılan 21. yüzyıl,
insanlık tarihindeki en önemli devrimlerden biri olarak kabul edilmektedir.
Bu devrimin fitilini ateşleyen ilk adım, Amerikalı bilim insanları tarafından
1947 yılında üretilen transistördür (Özdoğan, 2017:25). Transistörün
elektronik cihazların temel bileşeni hâline gelmesi, bilgisayar sistemlerinin
ortaya çıkmasını ve bilgilerin dijitalleşmesini sağlamıştır (Özdoğan, 2017:27).
Dijital iletişimin ana kaynağı olan internetin doğuşu ise 20. yüzyılın üçüncü
çeyreğine dayanmaktadır. Amerika Savunma Bakanlığına bağlı bir birim
olan Advanced Research Projects Agency (ARPA) tarafından 1957 yılında
kesintisiz bir iletişim ağı kurularak internetin ilk adımı atılmıştır. Bu
gelişmeyi takiben 1960 yılında ARPANET projesi kapsamında internetin
kullanım alanını yaygınlaştırılmıştır. Büyük bilgisayarlar arasında
bağlantılar kurularak paylaşım yapabilen ağlar oluşturulmuş ve zamanla
üniversiteler ile diğer kurumlar da bu ağa dahil edilmiştir. Farklı işletim
sistemine sahip bilgisayarların ağa bağlanmasıyla “İNTERNET” adı verilen
küresel bir network meydana gelmiştir (Yıldırım, 2021:3). Bu networkün
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
285
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
gelişim ivmesi ve kullanım alanı her geçen gün katlanarak artmıştır. Dijital
araçlarla iletişim kurulabilmesi, bilgiye kolay erişim sağlanması ve birçok
hizmetin kısa sürede mekândan bağımsız şekilde sunulabilmesi, dijital çağın
küresel zeminde hızla benimsenmesini sağlamıştır (Yetkin & Coşkun, 2021:2).
20.yüzyılda televizyon ve radyo gibi “geleneksel medya” araçları, bireylerin
yüzyıllardır sürdürdüğü iletişim pratiklerini köklü biçimde
dönüştürmüşken (Alkan, 2023: 15), 21. yüzyıl bu dönüşümün çok daha
kapsamlı bir versiyonuna tanıklık etmektedir. Günümüzde cep telefonları,
dijital kameralar, sosyal medya platformları ve çeşitli dijital iletişim
teknolojileri, gündelik yaşamın merkezine yerleşmiş ve bireylerin etkileşim
biçimlerinin başat belirleyicileri hâline gelmiştir (Akar, 2025:10). Devlet
yönetiminden bürokratik süreçlere, ticaretten alışveriş kültürüne; eğitim
politikalarından sağlık hizmetlerine kadar hemen her alanda dijital
dönüşüm belirgin bir etki oluşturmaktadır (Yurt, 2025:26). Dijital iletişimin
en belirgin avantajı, zaman ve mekân sınırlamasından bağımsız olarak,
anlık, dijital platformların mevcut olduğu sahalarda kullanılabilmesidir. Bu
sayede milyonlarca, hatta milyarlarca bireyin aynı anda iletişim kurması
mümkündür. Fiziki sınırlardan bağımsız olarak dijital uygulamalar
sayesinde kişilerarası iletişim tek bir tıklamayla kolaylaşmıştır. Mektup,
telefon ve telgraf gibi klasik iletişim araçlarıyla kıyaslandığında, dijital
dünyanın iletişim açısından sunduğu olanaklar insanlık için paha biçilemez
niteliktedir. Dijital iletişimin bu hızda yaygınlaşması bu araçlara yönelik
kaygıların zaman içinde artmasına yol açmaktadır. Bu araçlar yoluyla
kurulan dijital sosyalleşmelerin, aile üyeleri arasındaki iletişimi
zayıflattığına, aile içi bağlara zarar verdiğine yönelik endişeler medyada ve
akademik platformlarda geniş yer bulmaktadır (Duran, 2022: 13). Hayatın
tüm katmanlarına nüfuz eden bu dijitalleşme sürecinin aile içi ilişkileri
yönlendirme ve dönüştürme gücünün giderek artması, dijital teknolojilere
ve dijital iletişim biçimlerine yönelik eleştirel yaklaşımların doğmasına
zemin hazırlamıştır.
Bu çağın kavramları da kuşkusuz dijital ön ekiyle her geçen gün
genişlemekte ve kullanım alanları yaygınlaşmaktadır. Dijital sağlık, dijital
eğitim, dijital bankacılık, dijital kurumlar (e-devlet, e-vergi, e-imza), dijital
oyunlar ve dijital ticaret dijitalleşmenin somut örneklerinden yalnızca
birkaçıdır. Bununla birlikte dijital iletişim, dijital yalnızlık, dijital din ve
dijital toplum gibi soyut kavramlar da giderek yaygınlaşmaktadır.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
286
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Önümüzdeki yıllarda dijital ön ekiyle birçok yeni somut ve soyut kavramın
türeyeceği kaçınılmazdır. Çünkü her yeni gelişme, dijital hizmetler ve
araçların kullanım alanını genişletirken, aynı zamanda bu yenilikler
bireylerin günlük yaşamına da entegre olmaktadır.
Dijital çağda öne çıkan ve giderek yaygınlaşan bağımlılık türlerinden biri de
dijital bağımlılıktır (Yengin, 2019:2). Bu kavram, ilk kez 1995 yılında Ivan
Goldberg tarafından literatüre kazandırılmış ve ardından Amerika
medyasında “internet addiction” olarak yer bulmuştur (Ersoy & Ağlar,
2024:3; Yıldırım, 2021:7). Kimberly Young tarafından dijital bağımlılığı
araştırmak üzere kurulan araştırma merkezi ve geliştirilen bağımlılık testleri
dijital bağımlılık alanındaki bilimsel çalışmalara öncülük etmiştir (Havalı,
2024:20).
Bağımlılık bir nesneye, kişiye, objeye duyulan önlenemez istek, iradenin
yetersiz kalması veya başka bir iradenin etkisi altında olma durumu olarak
tanımlanabilir. Dijital bağımlılık ise, bireyin kendisini yeterli hissetmeme
dürtüsüyle tetiklenen, teknolojik ve davranışsal bir bağımlılık türüdür
(Özsarı & Deli, 2023:2). Bu bağımlılık türünde bireyin zihni sürekli dijital
öğelerle meşgul olmaktadır. Birey zamanla dijital araçlardan
kopamamaktadır. Birey, bu araçlara erişim sağlayamadığında huzursuz,
gergin, kaygılı, mutsuz bir durum sergilemektedir. Dijital bağımlılığın
şiddeti, haftalık 40-48 saate varan internet kullanımına kadar ulaşabilirken
birey dijitali kullanma isteğinin önüne geçmekte zorlanmaktadır. Bağımlılık
düzeyine ulaşan bireylerde, internete bağlı olunmayan zamanın önemi
kaybolmakta, saldırganlık gibi davranışsal değişiklikler ortaya çıkmaktadır.
Günlük yaşamda sorumlulukların yerine getirilmesinde aksaklıklar
meydana gelirken iş, okul ve aile hayatındaki görevler ihmal edilmektedir.
Zamanla bağımlı bireyler, evden dışarı çıkamama gibi ciddi sorunlarla
karşılaşabilmektedir (Alyanak, 2016: 1).
Literatürde dijital bağımlılık ile ilgili yapılan araştırmaların büyük bir
bölümünde olumsuz aile ilişkilerinin yaşandığı ortamlarda bağımlılığın
daha yaygın olduğu vurgulanmaktadır. Dijital bağımlılığa yol açan çalışma
sonuçları makalenin “literatürde dijital bağımlılık ve aile ilişkileri”
başlığında ele alınmıştır.
Dijital Yalnızlık
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
287
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Yalnızlık kavramı, Türkçe sözlükte “yalnız olma, kimsenin bulunmaması
durumu” olarak tanımlanmaktadır. Ancak Türk Dil Kurumu (TDK), 2024
yılında “kalabalık yalnızlık” kavramını yılın kelimesi olarak açıklayarak, bu
kavrama olan ilgiyi önemli ölçüde artırmıştır (Karayaman, Boz, Şener, &
Güler, 2025:1). TDK’nın internet sitesinde halk oylamasına sunulan
“merhamet”, “yabancılaşma”, “algoritma”, “yozlaşma”, “yapay zekâ” ve
“dijital yorgunluk” kelimeleri arasından seçilen “kalabalık yalnızlık”, birey
toplum ilişkisi hakkında birçok mesaj barındırmaktadır (tdk.gov.tr, 30
Temmuz 2025). Yaklaşık bir milyon kişinin katılımıyla yapılan oylamada bu
kavramın seçilmesi, birey-toplum, sosyoloji ve psikoloji zemininde kapsamlı
araştırmaların önemini göstermektedir. Aynı zamanda kavram, toplumsal
ve sosyolojik dönüşümün hangi yönlere evrilebileceği konusunda uyarıcı bir
niteliğe sahiptir.
Birbirine zıt anlamlar taşıyan “kalabalık” ve “yalnızlık” kelimelerinin bir
arada kullanılması ilk bakışta tezat gibi görünse de kavramın derinlemesine
incelenmesi bireylerin içinde bulunduğu durumun ne denli travmatik
olabileceğini ortaya koymaktadır. Carl Gustaw Jung’un yalnızlık ile ilgili
tanımı, bu kavramın bireylerin yaşadığı durumu özetler niteliktedir. Jung’a
göre yalnızlık, bireyin yanında kimsenin olmaması değil; bireye ait duygu,
düşünce ve fikirlerin karşı tarafa iletilememesi veya kabul görmemesidir
(Deveoğlu, 2024:2).
Literatürde dijitalleşme ve yalnızlık arasındaki ilişki üzerine birçok
araştırma bulunmaktadır. Alkan, Alyanak, Deveoğlu, Göldağ, Kavlak,
Yıldırım, Şen & Erol, bu ilişkinin farklı boyutlarını inceleyen çalışmalara
örnek olarak gösterilebilir. Araştırmalar, yalnızlığa yol açan çeşitli etmenleri
ortaya koymaktadır. Aile içi olumsuz ilişkiler, dijital araçlar, dijital oyunlar,
dijital hedonizm, anlaşılmama hissi, mobbing ve boşluk hissi bunlardan
sadece birkaçıdır. Ancak ortak olarak vurgulanan ve dikkat çeken unsur, aile
içi olumsuz ilişkilerden kaynaklanan yalnızlıktır.
İnsan doğası, temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarından sonra ait olma,
sevilme, sayılma ve anlaşılmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç, Abraham
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin üçüncü basamağında, sosyal aidiyet
basamağı olarak yer almaktadır. Birey, bu ihtiyacını sevgi, sosyal yakınlık ve
dostluk ilişkileriyle karşılamaktadır (Şengöz, 2022:4). Ancak aile içinde ait
olma, anlaşılma, sevgi ve değer görme ihtiyacı karşılanamadığında birey, bu
boşluğu farklı kanallarla doldurmaya çalışabilmektedir. Bireyin iş, okul ve
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
288
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
sosyal hayatındaki ilişkiler zaman zaman sekteye uğrayabilmektedir. Bu
durumlara aile içi iletişimsizlik, anlaşılmama ve değersizlik hissi eşlik
ettiğinde bireysel izolasyonla başlayan yalnızlık zamanla bireyi dijital
dünyanın zeminine sürükleyebilmektedir.
Hayatın neredeyse her alanına entegre olmuş ve mekândan bağımsız sayısız
seçenek sunan dijital dünya, bireyleri sanal bir çevreyle kuşatırken bireylerin
yalnızlıklarını derinleştirmektedir. Bu yalnızlaşmanın sonucunda, aile ve
toplum içindeki iş birliği, dayanışma ve yardımlaşma gibi değerlerin önemi
zamanla azalmaktadır. Bireylerde yabancılaşma ve aidiyet duygularının
kaybolması kaçınılmaz hâle gelmektedir. Oysa insan, yaratılış itibarıyla
toplumsal bir varlıktır ve tarih boyunca milletlerin, devletlerin oluşumunda
toplumsal bağlar belirleyici bir rol oynamıştır. Gerçek anlamda tarihin
öznesi olabilmek, güçlü toplumsal bağlarla bir arada yaşamakla
mümkündür. Toplumlar, rastlantısal olarak bir araya gelmiş yığınlar
değildir. Toplumları bir arada tutan, birlikte yaşamalarını sağlayan ortak
tarih, sosyal ve kültürel bağlardır. Bu bağlar zamanla güçlenebileceği gibi
gevşeyip çözülme tehlikesi de taşımaktadır. Toplumun hangi yöne
evrileceği ortak irade ve birlikte yaşama kararlılığıyla doğrudan
bağlantılıdır (Çapcıoğlu, 2024: 17-18). Ancak “kalabalık yalnızlık” içinde
yaşayan bireylerin artışı, bireylerde birlikte yaşama arzusunun azalmasına
yol açacaktır. Bu durumda nihai olarak toplumsal bağların çöküşüne zemin
hazırlayacaktır.
Dijitalleşme ve Muhafazakârlık
Muhafazakârlık Latince’de korumak, saklamak, muhafaza etmek, tutmak
gibi anlamlara gelen conservare sözcüğüne dayanmaktadır (Güngörmez,
2004:2). Kavram Ortaçağ’da yasaları, düzeni, belli grupları koruyan,
kollayan anlamında “Conservator” terimiyle kullanılmıştır (Akkaş, 2003:2).
Arapça sözlükte koruma, himaye etme, gözetme anlamlarına gelen hafaza
kökünden türemiştir. Türkçe sözlükte de muhafaza etme, koruma anlamına
gelmektedir. Muhafazakârlık kavramının Türkçe’de conservatismin karşılığı
olarak ne zamandan itibaren kullanıldığı net olarak bilinmemekle birlikte
geleneği koruma sürekliliği ifade etme anlamı uzun bir geçmişe
dayanmaktadır (Çamurdaş, 2023:2).
Muhafazakârlık modern siyasi bir ideoloji olarak Fransız Devrimi’ne karşı
bir tepki hareketi olarak Edmund Burke’ün (1729-1797) fikirleriyle şekillense
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
289
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
de bir yaşam formu, bir düşünce şekli olarak kökeni 4. yüzyılın Kilise
babalarından Saint Augustin’e, hatta Antik Yunan’a Aristo’ya kadar
uzanmaktadır (Yurt, 2025:16). Edmund Burke tarafından kaleme alınan
“Reflections on the Revolution in France 1790 (Fransız İhtilali Üzerine
Düşünceler 1790)” muhafazakâr geleneğin en üst referans metni olarak
kabul edilmektedir (Beneton, 2016: 15).
Muhafazakârlıkla ilgili yaygın kabul, bu düşünce geleneğinin değişime
bütünüyle karşı olduğu yönündedir. Ancak bu yaklaşım, muhafazakârlığın
gerçek doğasını tam olarak yansıtmamaktadır. Muhafazakârlığın değişime
bakışı, kökten ve ani dönüşümlere direnmekle birlikte, değişimin tedrici,
kontrollü ve toplumsal istikrarı gözeten bir biçimde gerçekleşmesi gerektiği
yönündedir. Nitekim literatür incelendiğinde muhafazakârlığın zaman
içerisinde “neo-muhafazakârlık” ve “Yeni Sağ” gibi farklı biçimlere evrilerek
dönemin toplumsal ve siyasal koşullarına uyum sağladığı görülmektedir
(Yurt, 2025:27). Aile kurumu, insanlık tarihi boyunca toplumsal düzenin
köklü yapılarından biri olarak varlığını muhafaza etmiştir. Bu kurum,
“bireylerin sosyal bir varlık olmayı öğrendikleri ilk etkileşim ağı olması
nedeniyle bireysel hayatlar ve toplum hayatı için en temel kurumdur”
(Dikeçligil, 2012:24). Biyolojik, psikolojik, ekonomik, sosyolojik ve hukukî
boyutlarıyla aile; üyeler arasındaki ilişkileri belirli normlara bağlayan,
toplumun kültürel ve karakteristik özelliklerini kuşaktan kuşağa aktaran ve
en yoğun birincil ilişkilerin yaşandığı temel sosyalleşme ortamını oluşturan
bir kurumdur (Zorlu, 2025:2).
Muhafazakâr düşünce geleneğinde aile, toplumsal yapının inşasında ve
sürekliliğinde merkezi bir konuma sahiptir. Toplumsal hayatın en eski
kurumu olan aile, yalnızca biyolojik bir birliktelik değil; aynı zamanda
değerlerin aktarımını, otoritenin meşruiyetini ve toplumsal düzenin
devamlılığını sağlayan temel bir yapı olarak görülmektedir. Muhafazakâr
ideolojinin erken dönem teorisyenlerinden Louis de Bonald’a göre aile
toplumsal ve siyasal düzenin küçük bir yansıması niteliğindedir (Güler,
2016:127).
Muhafazakâr düşüncede aile, bireyin kimlik kazanma sürecinde belirleyici
bir kurumsal yapı olarak konumlandırılmaktadır. Aile, bireylerine yalnızca
aidiyet duygusu kazandırmakla kalmaz; aynı zamanda onları toplumsal
hayata hazırlayarak belirli roller ve konumlar üzerinden toplumsal yapı
içine dâhil eder. Bu yönüyle aile, birey ile toplum arasındaki temel aracı
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
290
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
kurumlardan biri olarak işlev görmektedir. Thomas Fleming de benzer
biçimde, bireyin esas kimliğini oluşturan tarihsel süreklilik ve gelecek
tasavvurunun aile aracılığıyla şekillendiğini ileri sürmektedir. Fleming’e
göre insan doğası gereği unutkandır; buna karşılık aile, kuşaklar arası
aktarımı mümkün kılan kolektif bir hafıza işlevi üstlenmektedir. Talcott
Parsons, aile kurumunun toplumsal düzen içindeki rolünü; neslin
devamlılığının sağlanması, bireylerin sosyal ve psikolojik rehabilitasyonu ile
toplumsal norm ve değerlerin aktarımını sağlamak şeklinde üç temel işlev
üzerinden tanımlamaktadır (Çaha, 2004: 8).
Aile, bireylerde topluma ve devlete yönelik sevgi, aidiyet ve bağlılık
duygularının gelişmesinde merkezi bir işleve sahiptir. Toplumsal
bütünlüğün ve siyasal istikrarın sürdürülebilirliği, bireyler arasındaki bu
duygusal ve normatif bağların gücüne doğrudan bağlıdır. Sevgi ve bağlılık
temelinde inşa edilmemiş toplumların ve devlet yapıların çözülmeye daha
açık olduğu görülmektedir. Bu bağlamda aile değerlerine yönelen herhangi
bir tehdidin zamanında engellenememesi, söz konusu tehdidin giderek
derinleşmesine ve yalnızca aile kurumunu değil, toplumsal düzeni ve nihai
aşamada devletin bütünlüğünü hedef alan yapısal bir soruna dönüşmesine
zemin hazırlamaktadır (Gilbert, 2016:74).
Durkheim, toplumsal yapıda ortaya çıkan anomi ve yabancılaşma olgusunu,
toplumun ortak değer dünyasında meydana gelen çözülmeyle
ilişkilendirmektedir. Ona göre toplumsal düzenin zayıflaması ani bir
kırılmanın sonucu değil, daha derin ve kademeli bir sürecin ürünüdür. Bu
çözülme sürecinin ilk aşaması ise aile kurumunda başlamaktadır. Aile
bağlarının zayıfladığı ve aileye atfedilen değerlerin aşındığı toplumlarda,
kolektif bilinç giderek güç kaybetmekte; buna bağlı olarak toplumsal
bağların ve ortak değerlerin çözülmesi kaçınılmaz hâle gelmektedir (Çaha,
2004:8).
Türk sosyoloji geleneğinde Ziya Gökalp, aileyi yalnızca bireylerin bir araya
geldiği özel bir alan olarak değil, ulusun varlığını sürdüren ve kültürel
sürekliliği sağlayan merkezi bir yapı olarak ele alır. Ona göre aile, toplumsal
dirliği teminat altına alan, millî değerleri nesilden nesile aktaran ve ulusal
bütünlüğü güçlendiren bir çekirdek kurumdur. Bu yaklaşım, aileyi hem
ahlaki hem de ulusal sorumluluk alanı olarak konumlandırmaktadır. Benzer
şekilde İhsan Sezal da aileyi toplumsal düzenin inşasında ve
kurumsallaşmasında başlangıç noktası olarak değerlendirir. Sezal’in
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
291
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
perspektifinde aile, birey ile toplum arasındaki bağın kurulduğu; toplumsal
yapının canlılığını, dayanıklılığını ve sürekliliğini güvence altına alan temel
örgütlenme biçimidir (Kır, 2011:2).
Bu makalenin odağı gereği, aile kurumunun önemine ilişkin tanımlar sınırlı
tutulmuş; esas amaç olarak dijital çağın aile yapısı üzerindeki etkilerini
irdelemek ve bu yeni çağda aileyi korumaya yönelik stratejiler geliştirmek
benimsenmiştir.
Literatürdeki çalışmalar, geleneksel aile modelinin tarihsel süreç içerisinde
çekirdek aile formuna evrildiğini; dijital çağla birlikte çekirdek yapısının da
farklılaşarak çoklu aile tipolojilerine dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Araştırmalar, aile yapısındaki çözülme eğiliminin Sanayi Devrimi
sonrasında hız kazanan kentleşme ve göç süreçleri, kadın hakları
mücadelesi, eğitimde fırsat eşitliğinin genişlemesi, kadınların iş gücüne aktif
katılımı gibi çeşitli toplumsal dinamiklerle bağlantılı olduğunu
vurgulamaktadır (Turgut, 2017:18). Bunun yanı sıra aile içi ilişkilerin
belirgin biçimde zayıfladığı; tek ebeveynli aileler, dijital aileler, arkadaş
temelli aile yapıları ve çocuksuz aile modelleri gibi yeni aile formlarının
dijital çağın ilk çeyreğinde dikkat çeken bir seviyede artış gösterdiği literatür
bulgularındandır (Bayer, 2013:12). Dolayısıyla aile yapısındaki dönüşüm çok
boyutlu nedenlerle şekillenmekte olup bu nedenlerin etkisi, dijitalleşmenin
hızlandırıcı niteliğiyle günümüzde daha görünür ve daha belirgin hale
gelmiştir.
Dijital Muhafazakârlık
2016 yılında yayımlanan Russian Geopolitics in the Age of New Media (Yeni
Medya Çağında Rus Jeopolitiği) adlı eserde, dijitalleşmenin jeopolitik
yapılar üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Anılan eserde Rusya’daki
bölgelerin yerel ve jeopolitik mekânsal kimliklerine ilişkin anlatıların dijital
platformlar aracılığıyla inşa edilmesi, bölgesel öz belirlemeye yönelik politik
bir yönelimin oluşturulmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bu anlatıların, “dijital
jeopolitik” kavramını görünür ve analiz edilebilir bir olgu hâline getirdiği;
dolayısıyla Rusya’daki sosyologlar tarafından incelenmesi gerektiği eserde
vurgulanan temel hususlar arasındadır. Eserde özellikle dikkat çeken
bölümlerden biri, “Digital Conservatism: Framing Patriotism in the Era of
Global Journalism” (Küresel Gazetecilik Çağında Vatanseverliğin
Çerçevelenmesi) başlığıdır (Bassin ve diğerleri, 2016:185). Bu başlıkta yazar,
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
292
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Rusya’nın yeni medya ortamı içerisinde gelenekselci ve muhafazakâr
anlatıların nasıl yeniden üretildiğini incelemektedir. Dijital platformların
yalnızca teknik araçlar olmadığı, aksine tarihsel hafıza, ulusal kimlik ve
muhafazakâr değerlerin dolaşıma sokulduğu ideolojik mekânlar hâline
geldiği vurgulanmaktadır. Eserde dijital gazetecilik, devletle uyumlu
aktörler ile taban hareketlerinin çevrimiçi katılım pratiklerini bir araya
getirerek muhafazakâr bir jeopolitik dünya görüşünü pekiştiren stratejik bir
mecra işlevi görmektedir. Böylece dijital muhafazakârlık; medya biçimi,
siyasal ideoloji ve ulusal kimliğin, Rusya’nın Sovyet sonrası coğrafyadaki
jeopolitik hedefleri çerçevesinde karşılıklı olarak birbirini ürettiği bir olgu
olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle dijital muhafazakârlık, geleneksel
değerlerin dijital formlar içinde yeniden üretilmesini ifade eden bir kavram
olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu eserde “dijital muhafazakârlık”
kavramının kullanılması uluslararası literatür açısından bir ilki
barındırmakla birlikte muhafazakârlığın dijital çağda kendini yenilemesi ve
dijital bir forma evrilmesinin kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu
göstermektedir.
Dijital muhafazakârlığın konu edindiği başka bir çalışma Elena
Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan makalede
yer almaktadır. Anılan yazarlar “Conservatism and Conservative Legal
Thinking: The Era of Public Systems’ Digital Transformation
(Muhafazakârlık ve Muhafazakâr Hukuk Düşüncesi: Kamu Sistemlerinin
Dijital Dönüşümü Çağı) başlıklı makalede muhafazakârlığın genel
kavramsal yapısını tartıştıktan sonra, dijital dönüşümün hukuki ve sosyal
etkileri bağlamında muhafazakâr düşüncenin nasıl konumlanması
gerektiğini belirtirler. Kazachanskaya ve Mamychev dijital teknolojilerin
hızla kamu sistemlerine entegre olduğu bir dönemde, muhafazakâr hukuki
düşüncenin salt geleneksel değerleri korumaya dönük değil, aynı zamanda
dijitalleşme süreçlerini bu değerlerle uyumlu bir şekilde düzenlemeye
odaklanan bir çerçeve geliştirmesi gerektiğini savunurlar. Söz konusu
çalışmada toplumsal yaşamda dijital teknolojilerin geliştirilmesi ve etkin
biçimde kullanılabilmesi için doktrinel nitelikte hukuki ve düzenleyici
politikaların yanı sıra etik standartlar ve ahlaki ilkelerin oluşturulmasının
gerekliliğine vurgu yapılmaktadır. Kazachanskaya ve Mamychev’e göre, 21.
yüzyılda güçlü bir devlet yapısının inşası açısından dijital ortamda sunulan
hizmetlerin; deontolojik kodlar, biyolojik tehditler ve çevresel riskler dikkate
alınarak tasarlanması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, dijital çağın
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
293
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
gereklerine uyum sağlayabilmek için kamu yönetiminde ve kamu
hizmetlerinde gerçekleştirilen dijital dönüşümlere ek olarak, sosyo-normatif
düzenlemelerin de hayata geçirilmesi gerektiği ifade edilmektedir
(Kazachanskaya ve Mamychev, 2021:447-455).
Bu çerçevede dijital muhafazakârlık, dijitalleşmenin değerler üzerinde
yarattığı dönüştürücü etkilere karşı geliştirilen savunmacı bir refleks
olmanın ötesinde, dijital çağın imkânlarını dikkate alan kurucu bir yaklaşım
olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası literatürde özellikle Rusya
örneğinde görüldüğü üzere, dijital platformlar muhafazakâr değerlerin
aşındığı değil, aksine yeniden üretildiği ve dolaşıma sokulduğu stratejik
alanlar hâline gelebilmektedir. Kazachanskaya ve Mamychev’in dijital
dönüşüm bağlamında muhafazakâr hukuki düşünceye ilişkin ortaya
koyduğu normatif çerçeve, dijitalleşmenin etik, ahlaki ve toplumsal
sorumluluk ilkeleriyle birlikte ele alınması gerektiğini açık biçimde
göstermektedir. Türkiye bağlamında ise dijitalleşme sürecinin hızına karşın,
değerlerle dijital platformlar arasındaki ilişkinin henüz kavramsal ve
kuramsal bir bütünlük içinde ele alınmadığı görülmektedir. Bu durum,
dijital çağda değerleri koruma ve aktarma çabalarının dağınık ve tepkisel bir
düzeyde kalmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla dijital muhafazakârlığın
kuramsal bir çerçeve olarak tartışmaya açılması, dijitalleşmenin
kaçınılmazlığı karşısında değerlerin korunmasına yönelik yeni ve sistematik
bir düşünme biçimi sunmaktadır.
Bu çerçevede sınırların görünmez hâle geldiği, küresel kültür ve değer
aktarımının hızlandığı ve dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz
ettiği bu dönemde Türkiye açısından da aileyi, bireyi, kimliği, inancı,
değerleri koruyan, kamusal alanlardaki gerçekleşecek olan dijital
dönüşümlerin her kademesinde koruyucu çerçeveye duyulan ihtiyaç
giderek artmaktadır. Bu ihtiyacı en kapsamlı biçimde karşılayan ve söz
konusu dönüşümü teorik olarak açıklayan yaklaşım dijital muhafazakârlık
perspektifidir.
Dijital muhafazakârlık perspektifi, insanı merkeze alan tüm değerleri
ailenin, kimliğin, inancın, tarihin, kadim kültürel mirasın ve hatta insan
psikolojisinin- dijital çağın dönüştürücü ve çoğu zaman aşındırıcı
etkilerinden korumayı amaçlayan kapsamlı bir stratejik çerçeve
sunmaktadır. Bu bağlamda dijital sınırların belirlenmesi, ekran sürelerinin
denetimi, sosyal medya kullanımının kontrollü biçimde düzenlenmesi ve
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
294
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
bireyin özel alanının korunması temel stratejik başlıklar olarak öne
çıkmaktadır. Bu makalenin odağında ise aile kurumunun korunmasına
yönelik dijital muhafazakârlık stratejiler yer almaktadır.
5. Dijital Muhafazakârlık Stratejileri
Dijital Sınırların Belirlenmesi
Dijital çağın diğer tarihsel dönemlerden ayırt edici özelliği, fiziksel sınırların
anlamını yitirmesidir. Artık kıta, ülke veya sınır kavramları dijital
mecralarda büyük ölçüde erimektedir. Bireylerin paylaşımları, saniyeler
içinde uçsuz bucaksız mesafeleri aşarak dünyanın herhangi bir noktasındaki
bireylerin erişimine açılmaktadır. Sosyal medya platformları üzerinden
bireyler, toplumsal, kültürel ve sosyal içeriklere sürekli maruz kalmaktadır.
Bu bağlamda, bireylerin sahip oldukları kültürel değerleri ve kadim mirası
koruyabilmeleri, dijital araçları ve sosyal medyayı bilinçli, kontrollü ve
iradeli bir şekilde kullanmalarını zorunlu kılmaktadır. Dijital mecraların
bilinçli kullanımı, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda aile içi ilişkilerin
sağlıklı biçimde sürdürülmesi açısından da hayati öneme sahiptir. Ekran
süresinin sınırlandırılması, özellikle çocuklar için güvenli içerik filtrelerinin
uygulanması, özel alan ve mahremiyetin korunması, bu alanların dijital
mecralarda paylaşılmaması temel dijital muhafazakârlık stratejilerini
oluşturmaktadır.
Aile Değerlerinin Dijital Ortama Taşınması
Dijital ortamda aile değerlerinin -yardımlaşma, koruma, işbirliği, merhamet,
sevgi, saygı vb.- paylaşılması ve ailenin toplumsal önemi üzerine üretilen
içerikler, söz konusu mecralarda ailenin işlevinin ve öneminin sürekli
hatırlanmasına önemli katkılar sağlamaktadır. Bu tür paylaşımlar, aile
bireyleri arasında etkili iletişimi teşvik ederek, karşılıklı anlayış ve işbirliği
ortamını güçlendirmektedir. Özellikle rehber niteliğindeki içerikler, aile içi
karar alma süreçlerinde farkındalık yaratmakta, çatışma yönetimi ve
duygusal destek mekanizmalarının geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır.
Ayrıca, bu paylaşımlar, bireylerin aile değerlerini içselleştirmesini
destekleyerek, toplum genelinde kültürel ve ahlaki normların korunmasına
dolaylı yoldan hizmet etmektedir. Sonuç olarak, aile değerlerinin dijital
zeminde görünür kılınması ve bu değerlerin sürdürülebilir biçimde
paylaşılması, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından hem bireysel hem
de toplumsal açıdan kritik bir rol oynamaktadır.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
295
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Eğitim ve Farkındalık Stratejileri
Dijital ortamda paylaşılan içeriklerin bireyler üzerindeki olumsuz etkilerine
yönelik eğitim ve farkındalık çalışmaları, dijital muhafazakârlık
stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu çalışmaların
özellikle aile yapısı, aile içi ilişkiler ve aile üyeleri bağlamında yürütülmesi
ayrı bir önem taşımaktadır; çünkü aile, toplumu bir arada tutan temel
işlevlerden birine sahiptir. Aile yapısının zayıfladığı toplumların uzun
vadede sürdürülebilir olması mümkün değildir. Bireyler toplumsal
değerleri, kültürel mirası ve insana, ahlaka ilişkin normları ilk olarak aile
içinde öğrenmektedir. Bu yönüyle aile, toplumun adeta bir sigortası işlevi
görmektedir. Bu nedenle, ilgili kurumların1 öncülüğünde aile üyelerine
dijital dünyadaki riskler ve fırsatlar hakkında eğitim verilmesi dijital
muhafazakârlık stratejilerinin merkezi bir unsuru olarak
değerlendirilmektedir. Ayrıca, çocuklar ve gençlere dijital sorumluluk bilinci
kazandırmaya yönelik yürütülecek eğitim ve farkındalık faaliyetleri de
dijital muhafazakârlığın stratejik hedefleri arasında yer almaktadır.
Toplumsal ve Kültürel Bağların Güçlendirilmesi
Dijital çağın hızla ilerleyen dinamikleri ve kıtalararası kültürel etkileşimler
karşısında, ulusal değerlere yönelik toplumsal ve kültürel bağların
güçlendirilmesi kritik bir strateji olarak öne çıkmaktadır. Dijital mecralarda
üretilen içeriklerin, toplumsal bağları pekiştirecek ve kültürel mirasın
yaygınlaşmasına katkı sağlayacak nitelikte olması, ulusal kültürün yabancı
kültürler karşısında erimesini önleyecektir. Ayrıca, dijital araçlar aracılığıyla
ulusal ve kültürel değerlerin paylaşımı bu paylaşımların sürdürülebilirliği,
ulusal değerlerin korunmasına önemli katkılar sunmaktadır. Bu bağlamda,
aile yapısının güçlendirilmesi, aile değerlerinin yaşatılması ve ailenin
toplum içindeki rolünün vurgulanması yönündeki dijital içerikler de
toplumsal bütünlüğün korunması açısından büyük önem taşımaktadır.
Dijitalin Bilinçli Kullanımı
Dijital dünyanın sunduğu sayısız hizmet arasında kaybolmak ve bireysel
özden uzaklaşmak yerine, dijitali bilinçli ve ölçülü bir şekilde tüketme
iradesi, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından son derece kritik bir
1Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm
Bakanlığı, Üniversiteler, Sivil Toplum Kuruluşlar vb.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
296
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
tutum olarak değerlendirilmektedir. Bireye herhangi bir fayda sağlamayan,
zaman kaybına yol açan ve psikolojik sıkıntılara neden olabilecek sınırsız
dijital kullanım, ciddi bir risk ve tehlike unsuru taşımaktadır. Her bireyin öz
disiplin bilinciyle güçlü bir irade göstermesi, dijital bağımlılık tuzağından
korunmasına önemli katkılar sunacaktır. Bu öz disiplin ve dijital mecraların
iradeli kullanımı, aile üyeleri arasında da sağlanmalıdır. Aile fertlerinin
işbirliği ve dayanışmasıyla, dijitalin eğitim, sağlık ve benzeri temel ihtiyaçlar
dışında belirli zamanlarda kullanılmaması -başka bir deyişle, dijitalin
minimal düzeyde ve ihtiyaç odaklı kullanımı- dijital muhafazakârlık
stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
6. Dijitalleşme ve Aile İlişkileri Literatür Bulguları ve Tartışma
Bu başlık altında dijital bağımlılık, dijital yalnızlık ve dijital çağda aile içi
ilişkiler konusuna dair literatür araştırmalarında öne çıkan bulgular ele
alınmaktadır. Söz konusu bulgular, dijital araçların aile içi ilişkiler
üzerindeki etkilerini farklı boyutlarıyla anlamaya yöneliktir. Bu bağlamda,
literatür taramaları, dijital çağın aile dinamikleri üzerindeki karmaşık
etkilerini daha bütüncül bir perspektifle değerlendirme imkânı sunmaktadır.
Bu çerçevede literatür bulguları:
Bayhan’ın (2020:119) lise öğrencileri üzerinde gerçekleştirdiği araştırma,
internet bağımlılığının aile içi ilişki kalitesiyle yakından ilişkili olduğunu
ortaya koymaktadır. Bulgular, ebeveynlik tutumlarının çocukların dijital
davranışlarını doğrudan etkilediğini göstermekte; özellikle ilgisiz, mesafeli
veya yetersiz ebeveynlik pratiklerinin internet bağımlılığı, siber zorbalık ve
siber mağduriyet oranlarını anlamlı düzeyde artırdığı belirtilmektedir.
Ayrıca aile bağlarının zayıf olduğu ya da ebeveynlerin ayrı yaşadığı aile
tiplerinde çocukların dijital risklere maruz kalma olasılığının belirgin şekilde
yükseldiği vurgulanmaktadır. Benzer biçimde Kavlak ve arkadaşlarının
(2022:9) çalışması da aile ilişkilerinde yaşanan çatışma, iletişimsizlik veya
duygusal kopukluk gibi olumsuzlukların internet bağımlılığı, dijital oyun
bağımlılığı ve yalnızlık düzeyleriyle pozitif yönlü bir ilişki gösterdiğini
ortaya koymaktadır. Bu bulgular, dijital bağımlılık davranışlarının yalnızca
bireysel faktörlerle değil, güçlü biçimde aile içi etkileşim örüntüleriyle
şekillendiğine işaret etmektedir.
Göldağ’ın (2018:14) lise öğrencileri üzerine gerçekleştirdiği araştırma, dijital
oyun kullanımının aileler tarafından yeterince denetlenmediğini ve oyun
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
297
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
süreleri ile içeriklerinin çoğu zaman kontrolsüz kaldığını göstermektedir.
Çalışmanın bulguları, dijital oyunlar üzerinde etkin bir ebeveyn kontrolü
sağlanmadığında öğrencilerin internet bağımlılığı eğilimlerinin belirgin
biçimde arttığını ortaya koymaktadır. Benzer şekilde Alyanak’ın (2016:4)
çalışması, internet bağımlılığının tedavi sürecinde güçlü aile ilişkilerinin
kritik bir değişken olduğunu vurgulamaktadır. Araştırmaya göre,
bağımlılığın altında yatan iletişim problemleri ve aile içi çatışmaların
giderilmesi, bireyin bağımlılıkla baş etme kapasitesini önemli ölçüde
güçlendirmekte; bu bağlamda aile içi iletişim kanallarının güçlendirilmesi,
destekleyici bir iş birliği ortamının sağlanması ve duygusal dayanışmanın
artırılması tedavi sürecinin başarısı açısından temel bir unsur olarak öne
çıkmaktadır. Bu iki çalışma birlikte değerlendirildiğinde, dijital bağımlılık
davranışlarının önlenmesinde ve tedavi edilmesinde aile kurumu ile
ebeveynlik pratiklerinin merkezi bir role sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Ersoy ve Ağlar’ın (2024:17) araştırması, aile içinde açık iletişim kanallarının
bulunmasının ve demokratik bir aile atmosferinin sağlanmasının dijital
bağımlılık riskini anlamlı biçimde azaltan temel etkenler olduğunu
göstermektedir. Çalışma, aile içi iletişimin niteliğinin çocukların dijital
davranış örüntülerini doğrudan biçimlendirdiğini vurgulamaktadır. Buna
paralel olarak Şen ve Erol (2024:3), aile içi iletişimin başlangıç noktasının
ebeveynler olduğunu ifade etmekte ve anne-babanın sergilediği tutarlı,
yapıcı ve sağlıklı iletişim biçiminin çocuklarla kurulacak ilişkinin temelini
oluşturduğunu belirtmektedir. Araştırma bulguları, dijital teknolojilerin aile
içi iletişimi zayıflatıcı etkilere sahip olabileceğini; ancak güçlü aile bağları,
nitelikli etkileşim ve destekleyici ebeveyn tutumlarının bu olumsuz etkileri
önemli ölçüde sınırlayabildiğini ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda
çalışmalar, dijital bağımlılığın önlenmesinde yalnızca teknolojik faktörlere
değil, aile içi iletişim süreçlerinin kalitesine de odaklanılması gerektiğini açık
biçimde göstermektedir.
Haberli (2023:7), ebeveynlerin çocukların dijital araçlarla kurdukları ilişkiyi
yönlendirmede belirleyici bir konumda bulunduğunu vurgulamakta ve
literatürde ebeveynlik tutumlarının arabulucu, otoriter ve ortak izlenme
şeklinde üç kategori altında incelendiğini aktarmaktadır. Arabulucu
tutumdaki ebeveynler, çocuklarıyla dijital içeriklerin olumlu ve olumsuz
yönlerini tartışarak rehberlik sağlayan, dijital farkındalık ve eleştirel medya
okuryazarlığı gelişimini destekleyen bir yaklaşım benimsemektedir. Buna
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
298
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
karşılık otoriter tutum, baskıcı ve tek yönlü bir kontrol mekanizmasına
dayandığından, çoğu zaman çocukların dijital içeriklere yönelik merak ve
yönelimlerini artırmakta; ayrıca aile içi iletişimde çatışma ve uzlaşma
sorunlarına yol açabilmektedir. Ortak izlenme tutumunda ise ebeveynler
çocuklarıyla birlikte dijital araçları kullanarak daha etkileşimli, paylaşımcı
ve işbirlikçi bir iletişim modeli geliştirmektedir. Araştırma bulguları, bu
işbirlikçi yaklaşımın çocukların öğrenme süreçlerine ve dijital
deneyimlerinin niteliğine anlamlı düzeyde olumlu katkı sunduğunu
göstermektedir. Böylece çalışma, ebeveynlik tarzlarının dijital davranışları
şekillendiren güçlü bir sosyopedagojik faktör olduğunu ileri sürmektedir.
Karaboğa (2019:16) araştırmasında, uzun süreli dijital medya kullanımında
aile içi iletişimin ve aile bağlarının zayıflayacağı vurgulanmaktadır.
Araştırma, aile üyeleri arasındaki etkileşimin güçlendirilmesi için
ebeveynlere dijital medya okuryazarlığı eğitimini önermektedir. Bu eğitimin
zaman yönetimi başta olmak üzere hem eşler arasındaki iletişime hem de
ebeveyn-çocuk iletişimine olumlu katkı sağlayacağı eğitimin sağlayacağı
faydalar olarak öne çıkmaktadır.
Barış ve Yeşilyurt’un (2025:8) araştırmasında dijital mecraların yalnızca
kullanım sıklığının değil, bu platformlarda paylaşılan içeriklerin niteliğinin
de aile ilişkilerini doğrudan etkilediğini göstermektedir. Özellikle
kıyaslama, rekabet ve idealize edilmiş yaşam temsilleri içeren paylaşımların
aile içi iletişimde güvensizlik, yetersizlik hissi ve duygusal kopukluk gibi
sonuçlara yol açtığı belirtilmektedir. Fenomenleşmiş içeriklerin de benzer
biçimde aile dinamiklerini olumsuz etkilediği ifade edilmektedir. Çalışma,
bu olumsuz etkilerin azaltılabilmesi için ailelere dijital içerik yönetimine
yönelik stratejik öneriler sunmakta; bilinçli kullanım, içerik seçimi ve dijital
etkileşim sınırlarının belirlenmesi gibi uygulamaların önemine dikkat
çekmektedir. Bu doğrultuda her iki araştırma, dijital mecraların aile yapısı
üzerindeki etkilerinin hem kullanım biçimi hem de içerik türleri üzerinden
çok boyutlu olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Akbaş ve Dursun’un (2020:11) araştırması, dijital teknolojilerin uzun süreli
kullanımının özellikle çocuklar üzerinde bilişsel, davranışsal ve sosyal
düzeyde olumsuz sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktadır.
Araştırmacılar, bu olumsuzlukların önlenmesinde baskıcı veya yasaklayıcı
ebeveynlik tarzlarının etkili olmadığını, aksine ebeveynlerin dijital
teknolojiyi bilinçli, kültürel ve pedagojik bir perspektifle kullanma
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
299
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
becerilerini geliştirmelerinin kritik bir önem taşıdığını vurgulamaktadır.
Çalışma, bu bağlamda dijital ebeveynlik kavramını öne çıkararak dijital
kültürün aile içinde geliştirilmesinin, Arslan’ın (2020:2) ifadesiyle “dijital
yerlilerin” sağlıklı biçimde yetiştirilmesi açısından temel bir gereklilik
olduğunu belirtmektedir. Benzer şekilde Yurdakul, Dönmez, Yaman ve
Odabaşı (2013:6), dijital bağımlılığın önlenmesinde dijital ebeveynliğin
merkezi bir rol üstlendiğini ifade ederek kavramı; dijital araçlara hâkim
olan, dijital mecralardaki fırsat ve risklerin bilincinde bulunan, çocuklarını
çevrimiçi tehditlere karşı koruyan, gerçek ve sanal dünyada haklara saygı
kültürünü aktaran ve teknolojik gelişmelere uyum sağlayabilen bireylerin
sergilediği ebeveynlik biçimi olarak tanımlamaktadır. Bu doğrultuda dijital
ebeveynlik, çocukların dijital dünyada güvenli, bilinçli, etik ve
sürdürülebilir biçimde var olabilmelerini sağlayan temel bir rehberlik
çerçevesi sunmaktadır.
7. Sonuç
İnsanlık tarihi, her büyük yeniliğin arkasındaki köklü toplumsal
dönüşümlerin itici gücüyle durmaksızın şekillenen bir değişim ve dönüşüm
yolculuğudur. Ateşin bulunması, yazının icadı, buharlı makinelerin üretime
dâhil edilmesi, elektriğin keşfi ve nihayetinde internetin ortaya çıkışı, insan
yaşamında paradigmatik kırılmalara yol açan başlıca dönüm noktalarıdır.
Bu yenilikler, toplumların beslenme alışkanlıklarından yerleşik yaşam
pratiklerine, ticaret ve üretim yöntemlerinden iletişim biçimlerine kadar
geniş bir yelpazede radikal değişim süreçlerini tetiklemiştir.
21.yüzyıl diğer adıyla dijital çağ, internetin keşfiyle birlikte dijital iletişimin
küresel ölçekte yeniden biçimlendiği bir döneme işaret etmektedir.
İnternetin sağladığı altyapı sayesinde dünya üzerindeki milyarlarca insan,
fiziksel sınırların belirleyiciliğinden bağımsız olarak aynı dijital zeminde bir
araya gelebilme imkânına kavuşmuştur. Bu yeni iletişim ortamı bireylere
önemli fırsatlar sunmakla birlikte, beraberinde çeşitli risk ve tehditleri de
taşımaktadır. Söz konusu risklerin ulusal ve yerel kültürler açısından kritik
yönü, farklı kültürel kodlara ve değer sistemlerine kontrolsüz biçimde
maruz kalma sonucunda ulusal değerlerden uzaklaşma ihtimalinin
artmasıdır. Bireyin sosyalleşmesinde ve toplumun sürekliliğinde temel bir
rol üstlenen aile kurumunun dijital ortamlardan gelebilecek olası tehditlere
karşı korunması, toplumsal bütünlük açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu çerçevede makale bireyin kendisiyle ve çevresiyle (aile, toplum vb.) olan
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
300
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
iletişimini dijital çağın baş döndüren teknolojileri karşısında korumak için
“dijital muhafazakârlık” kavramını teklif etmesiyle özgün ve ayırt edici
yönüyle öne çıkmaktadır. Dijital muhafazakârlık yaklaşımı, dijitalleşmeye
karşı edilgen bir savunma geliştirmek yerine, dijital alanı değer temelli bir
mücadele ve üretim sahası olarak ele almakta; değerlerin korunmasını dijital
platformların etkin ve stratejik kullanımına bağlamaktadır. Dijital
muhafazakârlık, muhafazakâr değerlerin dijital çağın iletişim biçimleriyle
yeniden ifade edilmesini ve dolaşıma sokulmasını esas alan bir
kavramsallaştırmadır. Bu yaklaşım, geleneği dijitalleşmenin karşısında sabit
ve değişmez bir unsur olarak değil, dijital mecralarla etkileşim hâlinde
yeniden müzakere edilen dinamik bir yapı olarak ele almaktadır. Rusya’da
dijital muhafazakârlık, özellikle yeni medya aracılığıyla vatanseverlik, ulusal
kimlik ve tarihsel hafızanın yeniden çerçevelenmesi bağlamında teorik bir
içerik kazanmıştır. Buna karşılık Türkiye’de kavram henüz literatürde
sistematik biçimde ele alınmamış olsa da hızlı dijitalleşmenin toplumsal
yapılar üzerindeki etkileri, dijital muhafazakârlığın kuramsal bir çerçeve
olarak geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Makale, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi bireysel deneyimlerin aile
bağlarını nasıl zayıflattığına ilişkin bulguları bir araya getirerek literatürdeki
dağınık bilgi birikimini sistematik bir çatı altında toplamaktadır. Bununla
birlikte dijital iletişimin hızlanmasıyla aile üyeleri arasındaki fiziksel ve
duygusal mesafenin nasıl yeniden tanımlandığına dair özgün tespitler
sunarak, aile sosyolojisi ve iletişim çalışmaları alanlarında önemli bir
tartışma zemini oluşturmaktadır.
Sonuç olarak makale, dijital muhafazakârlığı Türkiye literatüründe
kavramsal bir öneri olarak tartışmaya açarak, dijitalleşme ile değerler
arasındaki ilişkiye yönelik dağınık tartışmaları bütünlüklü bir çerçeveye
oturtmayı hedeflemektedir. Çalışmanın özgünlüğü, dijital muhafazakârlığı
ne dijitalleşmeye karşı bir reddiye ne de geleneksel değerlerden kopuş
olarak ele alması; aksine dijital platformların değer temelli ve normatif
ilkeler doğrultusunda etkin kullanımını savunan kurucu bir yaklaşım
geliştirmesinde yatmaktadır. Uluslararası literatürde özellikle Rusya
örneğinde görülen dijital muhafazakârlık tartışmalarının Türkiye bağlamına
taşınması, karşılaştırmalı bir perspektif sunarak literatürdeki önemli bir
boşluğu doldurmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr
düşüncenin edilgen değil, yönlendirici ve üretken bir rol üstlenebileceğini
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
301
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
göstermekte; dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin akademik tartışmalara
özgün bir katkı sunmaktadır.
8. Öneriler
Dijital çağın olumsuz etkilerini azaltmak, dijital mecraların daha bilinçli,
kontrollü ve kültürel duyarlılıkla kullanılmasını sağlamak amacıyla makale
genç, ebeveyn, akademi, bürokrasi, sivil toplum kuruluşları, resmî kurumlar
ve daha birçok kurum-kuruluşa çeşitli öneriler sunmaktadır.
*Birey, aile ve toplumların dijital mecraların olumsuz etkilerine karşı daha
kırılgan hâle geldiği görülmektedir. Bu nedenle, değer üreten ve değer
aktarımını önceleyen bir dijital zeminin inşası zorunludur. Bu zemini ifade
eden en kapsamlı kavram dijital muhafazakârlıktır. Dijital muhafazakârlık,
dijital teknolojilerin hayatın her alanına nüfuz ettiği çağımızda birey, aile ve
toplumların değerlerini, kimliklerini ve geleneksel normlarını koruma
yönündeki bilinçli duruşu ifade etmektedir.
*Dijital muhafazakârlık yaklaşımının Türkiye bağlamında işlevsel hâle
gelebilmesi için, dijitalleşme politikalarının yalnızca teknik altyapı ve
verimlilik ekseninde değil, değer temelli bir perspektifle ele alınması
gerekmektedir. Bu doğrultuda, kamu yönetimi ve kamu hizmetlerinde
yürütülen dijital dönüşüm süreçlerinin etik ilkeler, mahremiyet hassasiyeti
ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla birlikte yapılandırılması önem
taşımaktadır. Dijital platformların, kültürel sürekliliği destekleyen ve
toplumsal değerlerin aktarımını güçlendiren araçlar olarak
değerlendirilmesi, dijitalleşmenin değerlerle çatışan değil, değerleri yeniden
üreten bir sürece dönüşmesine katkı sağlayacaktır.
*Akademik düzeyde dijital muhafazakârlık kavramının sosyoloji, siyaset
bilimi, hukuk ve iletişim çalışmaları ekseninde disiplinlerarası biçimde ele
alınması, kavramın teorik derinliğini artıracaktır. Eğitim, medya ve dijital
okuryazarlık politikalarında değer temelli içeriklerin teşvik edilmesi de
dijital muhafazakârlığın pratik karşılıklarını güçlendirecek önemli adımlar
arasında yer almaktadır. Bu bağlamda dijital alan, muhafazakâr değerlerin
savunulduğu bir “tehdit alanı” olmaktan çıkarılarak, değer temelli bir
toplumsal inşa zemini olarak yeniden düşünülmelidir.
*Yerli ve değer odaklı dijital içerik üretimi teşvik edilmelidir. Bu
kapsamda kamu destekli projelerin yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
302
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
*Dijital ortamlarda özel alanın korunması ve mahremiyet bilincinin
güçlendirilmesi, bireylerin dijitalleşme sürecinde psikolojik bütünlüklerini
korumaları açısından kritik önem taşımaktadır.
*Dijital ebeveynlik farkındalığının artırılmasına yönelik eğitim ve
bilgilendirme faaliyetlerinin yaygınlaştırılması, çocukların ve gençlerin
dijital risklerden korunması ve sağlıklı dijital alışkanlıklar geliştirmesi için
gereklidir.
*İlköğretimde seçmeli ders olarak sunulan “Medya Okuryazarlığı” dersinin
lise ve yükseköğretim düzeylerinde de zorunlu hâle getirilmesi, eleştirel
dijital bilinç geliştirilmesi açısından önem arz etmektedir.
*Dijital mecralarda doğruluk, adalet, saygı ve mahremiyet gibi etik
değerlerin yaşatılmasına yönelik içerik üretiminin artırılması, dijital
kültürün etik zeminde şekillenmesine katkı sağlayacaktır.
*Baskıcı, otoriter ve yasaklayıcı ebeveyn modelleri yerine; hoşgörülü, empati
kurabilen, çocuklarıyla iletişim ve müzakere becerisi geliştirebilen bir
ebeveyn yaklaşımının teşvik edilmesi gerekmektedir.
*Aile bireylerinin birlikte geçirdikleri zamanın niteliğinin artırılması, ortak
etkinliklerle duygusal ve sosyal bağların anlamlı biçimde güçlendirilmesi
önemlidir.
*Aile içi ilişkilerde merhamet, saygı, sevgi, aidiyet, paylaşım, hoşgörü ve
güven temelli ilişkilerin güçlendirilmesi hem aile bütünlüğünü hem de
toplumsal dayanıklılığı destekleyen temel bir gereklilik olarak karşımıza
çıkmaktadır.
*Dijital mecralarda dezenformasyon, manipülasyon ve sahte içeriklerle
mücadele için hem teknolojik hem de pedagojik temelli doğrulama
mekanizmaları geliştirilerek kullanıcıların eleştirel dijital düşünme
becerileri desteklenmelidir.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
303
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Kaynakça
Akkaş, Hasan Hüseyin (2003). Muhafazakâr Siyasi Düşünce Kavramı Üzerine, Afyon
Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4(2), 241-254.
Aksan, Gamze. (2025) Ebeveyn ve Genç İlişkisinde Aile Tutumları ve Aile Değerleri
Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma. Habitus Toplumbilim Dergisi, 6, 95-124.
Alkan, Buse (2023). Instagram’ın Evli Çiftlerin Aile Yaşantısına Etkileri. İletişim Bilimi
Araştırmaları Dergisi 3(3), 218-235.
Alyanak, Behiye (2016). İnternet Bağımlılığı. Klinik Tıp Pediatri Dergisi 8 (5), 20-24.
Akbaş, Özge Zeybekoğlu ve Dursun, Cansu (2020). Teknolojinin Aileye Etkisi: Değişen
Ailenin Dijital Ebeveyn ve Çocukları. Turkish Studies-Social, 15(4), 2245-2265.
Akar, Damla (2025). Sosyal Medyada Aile Algısı: Ekşi Sözlük Tanımları Üzerine Bir
Değerlendirme. Trt Akademi, 10(24), 800-829.
Arslan, Aysel 2020). Üniversite Öğrencilerinin Dijital Bağımlılık Düzeylerinin Çeşitli
Değişkenler Açısından İncelenmesi. International E-Journal of Educational
Studies, 4(7), 27-41.
Barış, Özlem ve Yeşilyurt, Segah (2025). Sosyal Medyada Ailelerin Medyatikleşmesi:
Popüler Aileler Örneği, TRT Akademi, 10(24), 624-651.
Bassin, Mark ve diğerleri (2016). Eurasia 2.0: Russian geopolitics in the age of new
media. Bloomsbury Publishing PLC.
Bayer, Ali (2013). Değişen Toplumsal Yapıda Aile. Şırnak Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi, 4(8), 101-129.
Bayhan, Vehbi (2020). Z Kuşağı Lise Gençlerinde Sosyal Medya Bağımlılığı İle Siber
Zorbalık ve Siber Mağduriyet Deneyimleri. İlahiyat Akademi (12), 117-144.
Beneton, Phillipe (2016). Muhafazakârlık, Le Conservatisme. (C. Akalın Çev.),
İstanbul: İletişim.
Çaha, Ömer (2004). Muhafazakâr Düşüncede Toplum, Liberal Düşünce Dergisi, (34),
15-24.
Çamurdaş, Kübra (2023) Türkiye’de Gelenek ve Modernite Geriliminde
Muhafazakârlık: Hareket Dergisi Örneği1.
Çiftçi, Ayşe Nur (2023). Aile Yapısında Yaşanan Çözülme ve Uzunköprü
Örneği.” Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25 (Özel Sayı), 489-514.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
304
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Duran, Resul (2022). Türkiye Aile Yapısının Geleceğine Yönelik Çıkarımların
Değerlendirilmesi. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları
Dergisi, 2(1), 147-164.
Gilbert, Andrew Norman (2016). British Conservatism and The Legal Regulation of
İntimate Adult Relationships, 1983-2013 (Doctoral Dissertation, Ucl (University
College London)).
Güler, Zeynep (2016). Muhafazakârlık, Kadim Geleneğin Savunusundan Faydacılığa.
H.B.Örs (Der.), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler (Ss. 115-162).
İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi.
Göldağ, Battal (2018). Lise Öğrencilerinin Dijital Oyun Bağımlılık Düzeylerinin
Demografik Özelliklerine Göre İncelenmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Dergisi, 15 (1), 1287-1315.
Güngörmez, Bengül (2004). Muhafazakâr Paradigma: “Dogma” ve
“Önyargı. Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 1(1), 11-30.
Deveoğlu, Müge (2024). Yalnızlığın Yeni Hali: Dijital Yalnızlık. Sosyologca, 9/18-19,
341-352.
Dikeçliğil, F. Beylü (2012). Aileye Dair Kabullerin Ezber Bozumu, Muhafazakâr
Düşünce, 8(31), 21-52
Ersoy, Mustafa ve Ağlar, Cengiz (2024). Trdizin Veri Tabanındaki Dijital Bağımlılık
Araştırmalarına Genel Bakış (2013-2023).
Haberli, Mehmet (2023). Dijital Çağda Aile: Ebeveynleriyle İlişkisi Çerçevesinde
Gençlik ve Din. Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, 7(3), 374-389.
Havalı, Sibel (2024). Dijital Bağımlılık Üzerine Güncel Tartışmalar. Ankara: Berikan
Yayınevi.
Karaboğa, Mehmet Tahir (2019). Dijital Medya Okuryazarlığında Anne ve Baba
Eğitimi.” Opus International Journal of Society Researches, 14(20), 2040-2073.
Karayaman, Saffet ve diğerleri (2025) Kalabalık Yalnızlık Ölçeği.
Kazachanskaya, Elena ve Mamychev, Alexey (2021). Conser-vatism and Conservative
Legal Thinking: The Era of Public Systems' Digital Transformation. European
Proceedings of Social and Behavioural Sciences.
Kır, İbrahim (2011). Toplumsal Bir Kurum Olarak Ailenin İşlevleri. Elektronik Sosyal
Bilimler Dergisi, 10(36), 381–404.
Özdoğan, Ogan (2017). Endüstri 4.0: Dördüncü Sanayi Devrimi ve Endüstriyel
Dönüşümün Anahtarları, Pusula.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
305
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Özsarı, Arif ve Deli, Şekip Can (2023). Dijital Okuryazarlık ve Dijital Bağımlılık İlişkisi:
Hokey Sporcuları Araştırması. The Online Journal of Recreation and
Sports, 12(4), 491-501.
Şen, Gülyaşar Erol, Ayten (2024). Modernleşme Sürecinde Dijital Medyanın Aile
Üzerindeki Etkileri.” Kaide Dergisi (Asbü Uluslararası Aile Araştırmaları
Dergisi), 2 (1), 1-30.
Turğut, Faruk (2017). Tarihsel Süreçte Aile Kurumunun Dönüşümü ve Geleceğine
Yönelik Çıkarımlar. Medeniyet ve Toplum Dergisi, 1(1), 93-117.
Ültay, Eser ve diğerleri (2021), Sosyal Bilimlerde Betimsel İçerik Analizi.” Ibad Sosyal
Bilimler Dergisi, (10), 188-201.
Yengin, Deniz (2019). Teknoloji Bağımlılığı Olarak Dijital Bağımlılık. Turkish Online
Journal of Design Art and Communication, 9(2), 130-144.
Yetkin, Elif Gizem ve Coşkun, Kemal (2021). Endüstri 5.0 (Toplum 5.0) ve Mimarlık,
Avrupa Bilim ve Teknoloji Dergisi, (27), 347-353.
Yurdakul, Işıl ve diğerleri (2013). Dijital Ebeveynlik ve Değişen Roller. Gaziantep
University Journal of Social Sciences, 12(4), 883-896.
Yıldırım, İrfan (2021). Sosyal Medya, Dijital Bağımlılık ve Siber Zorbalık Ekseninde
Değişen Aile İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme.” Anemon Muş Alparslan
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9 (5), 1237-1258.
Yurt, Remziye Gül (2025). Dijital Muhafazakârlık: Gelenekten Dijitale
Muhafazakârlığın Dönüşümü. İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları.
Zorlu, Yaşar (2025). Sosyal ve Dijital Medyanın Aile İçi İletişim Üzerindeki Olumsuz
Etkileri Ve Sosyal Sonuçları. Erciyes İletişim Dergisi, 12(2), 599-620.
Https://Tdk.Gov.Tr/İcerik/Basindan/2024-Yilinin-Kelimesi-Kavrami-Kalabalik
Yalnizlik/
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
306
https://dergipark.org.tr/tr/pub/tinisos/article/1838435
Featured post
İRAN-İSRAİL-ABD SAVAŞI VE TÜRKİYE'NİN BARIŞI SAĞLAMA ÇABALARI
Birinci Haftanın Bilançosu: Ateş Çemberinde Diplomasi 7 Mart 2026 Ortadoğu, 28 Şubat 2026'da başlayan ve bir haftayı geride bıra...
-
The International Search and Rescue Association Continues Its Branch Expansion Efforts Throughout Turkey at Full Speed. ...
-
🚄 We have started the construction of our National Electric High-Speed Train Set Manufacturing and Testing Factory in Sakarya. ...
-
The Mediterrean Sea and the Horn of Africa are today at the centre not only of regional crises but also of global power struggles. This ro...