Wednesday, 30 November 2016

WEB SİTE VİTRİNİ


WEB SİTE VİTRİNİ

canlı seo çalışmam
En Çok Para Kazandıran ilginç İşler
Para kazanmak ve ek gelir elde etmek için iş arayışındasınız fakat aklınıza gelen bir iş söz konusu değil size doğal yöntemler ile ciddi gelirler kazandıran iş fikirlerinden bahsedeceğiz. Web site vitrini sitesini ziyaret etmenizi öneriyoruz. Bakalım hangi işler ile para kazanmak mümkün hep birlikte öğrenelim.
Web site vitrini ile webden ve internetten nasıl para kazanacağınızı öğrenebilirsiniz.Kendi işinizi kurarak hayatınızda değişik fikirlere imza atmak hayal değil. Çok basit bir işten ile ileriki zamanlara çok iyi gelirler kazanma imkanınız bulunmaktadır. Bu nedenle eğer bir ek işi hayatınızda değerlendirmek ve bu ek işiler ile hayal ettiğinizden fazlasını yaşamak istiyorsanız öncelikle oturup ciddi anlamda düşünmeniz gerekir. İş hayatına atılmak uzaktan ve laftan ibaret değildir. Bu nedenle sizi kendinize yakın hissettirecek ve yapabileceğiniz iş olması gerekir.
Zaten bir işi kişi isteyerek ve severek yapıyor ise o kişinin bütün kapıları ona açık olur. Kendinizi geliştirebileceğiniz ve bir şeyleri önceden riske edeceğiniz bir işe girişmelisiniz. Birçok köylü hiç okumadıkları halde sadece tavuk yetiştirerek en zengin mertebelere gelebiliyorlar. İlginç öyle değil mi? Bazen yok uğraşılmaz dediğiniz işin patronu olursunuz. Bir şeylerden keyif almak ve kazanmak için işin ciddiyetini önceden kavramak gerekir. Bu sizin ileriki yaşantınızda ciddi gelirler kazanmanıza aracı olacaktır.
Tavuk ve horoz yetiştirmek taze yumurta ve taze tavuk etine sahip olmak demektir. Çoğu insan sadece köy yumurtası diye uzak yerlere gidip kendi çocuklarının bu sağlıklı yumurtalardan yemesi için sağlıklı köy yumurtası almaktadırlar. Bu işi tavuk yetiştirerek önce küçük işlerden başlayarak ileri ki zamanlarda işinizi büyüterek ciddi gelirler elde edebilisiniz. Böylece hem tavuk etinden hem de yumurtada kazanmış olursunuz. Sizden bu ikisi de yoğun bir şekilde sipariş ettirilecek hatta fazlası ile istenecektir.
Tavuk işinde iyi bir gelir etme imkanınız oldukça yüksektir. Diğer bir değişik iş örneği ise ev hanımlarının bebek kıyafetleri ve ürünlerini tasarlayarak butiklere ve tuhafiyelere hatta büyük mağazalara satarak ciddi kazançlar elde etmeleridir. Eğer sizlerde bu konuda bir değişiklik istiyor ve tasarımınıza güveniyorsanız hobi diye başladığınız bebek işlerinden iyi paralar kazanabilirsiniz. Özellikle manevi değere önem veren birçok aile el emeği göz nuru olan her şeyi satın almak isterler. Bu işi evinizden yaparak kendinize özel müşteriler çekebilir hatta internette açacağınız bir sanal mağaza ile ürünlerinizi online satışa sunabilirsiniz. Ek işlerde aklını kullananlara çok işler bulunmaktadır. Web site vitrini hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmak için http://www.websitevitrini.com/ adresine bakabilirsiniz.

Tuesday, 29 November 2016

Pakistan ordusunda nöbet değişimi ve ordu-siyaset ilişkileri


Pakistan ordusunda nöbet değişimi ve ordu-siyaset ilişkileri

Pakistan’da haftalar süren spekülasyonların ardından ordunun üst kademesine atamalar yapıldı.
Pakistan ordusunda nöbet değişimi ve ordu-siyaset ilişkileri
ANKARA - Ömer Aslan. Araştırma Görevlisi, Polis Akademisi Başkanlığı
Pakistan’da haftalar süren spekülasyonların ardından Tümgeneral Kamar Cavid Bacva, Pakistan Silahlı Kuvvetleri Komutanı olarak atandı. Aktif ve gerçek gücün Silahlı Kuvvetler Komutanında olduğu sistemde Tümgeneral Zübeyir Hayat da rütbesi yükseltilerek Genelkurmay Başkanlığına atandı. 
Obama dönemi Savunma Bakanlarından Robert Gates’in anılarında belirttiği gibi ‘Pakistan’da gerçek gücün sahibi’ olan ordu, her ne kadar rutin şekilde siyasete müdahil olsa da 1999 yılından bu yana yönetimi eline almadı. Aksine 2013 yılında ülke tarihinde ilk defa seçilmiş bir hükümet görev süresini tamamladı. ‘Pakistan’ın en sevilen adamı’ olarak nitelenen General Rahil Şerif’in emekliliği sonrası yeni ordu komutanını terörle mücadele, Taliban’la müzakereler ve Afganistan, Hindistan, Çin ve ABD ile ilişkiler başlıklarıyla yoğun bir gündem bekliyor.

Ordunun devleti

Pakistan Ekim 1958’de üç hafta arayla meydana gelen iki darbeden günümüze dek beş askeri darbe geçirdi ve demokrasi tarihinin büyük bir kısmında askeri yönetimler hakim oldu. Ülkenin kuruluşundaki gelişmeler -özellikle güçlü sivil liderler olarak Cinnah ve Liyakat Ali Han’ın vefatı ve sonrasında devamlı istikrarsızlık- orduyu tek bütüncül ve en güçlü siyasi aktör olarak bıraktı.
Siyasi istikrarsızlık ve dizginlenemeyen entrikalar ortasında Genel-Vali İskender Mirza, Eyüp Han’ın da işbirliğiyle 7 Ekim 1958’de sıkıyönetim ilan etti, daha sonra yönetime el koyduğunu açıkladı. Ancak bu iki-başlılık çok uzun sürmedi ve sıkıyönetim ilanından sonra icra gücünü elinde bulunduran Eyüp Han, anlaşıldığı kadarıyla Mirza’nın telefonlarını dinleyen ordusu eliyle aynı ay içerisinde Mirza’yı görevden aldı ve yönetime el koydu. Pakistan ordusu bu darbelerden daha önce ekonomi gibi alanlara sızmaya başlamıştı ancak ülke siyasetine müdahalesi darbeden sonra kalıcı hale geldi.
Her askeri müdahale Pakistan ordusunu ekonomiden kamu yönetimine kadar sisteme daha fazla angaje etti. Zülfikar Ali Butto dönemi kısmen hariç tutulacak olursa, bu durum neredeyse Soğuk Savaşın tamamında devam etti. Ordu, 1971’de Devlet Başkanı, 1973 seçimlerinde Başbakan olan Zülfikar Ali Butto’nun ilk döneminde sessiz kalmayı tercih ettiyse de 1977 yılında Ziya ül-Hak liderliğinde Butto’yu devirdi. Ordunun içerisinden çıkıp askeri müdahaleyle yönetimi ele geçiren ve kendi yönetimlerinin tek rakiplerinin siyasetçiler değil “ordu” olduğunu bilen askeri liderler Pakistan ordusunun siyasi rolünü beslediler. Ordu, Devlet Başkanı Ziya ül-Hak’ın 1988’de uçak kazasında ölmesinden sonra da ülke siyasetinde güçlü olmaya, hükümetler oluşturup hükümet devirmeye devam etti.

ABD, ordu üzerinden ilişki kurdu

Pakistan’ın eski Dışişleri Bakanlarından Hina Rabbani Kar’ın (2011-2013) da dediği gibi, ABD birçok başka ülkede yaptığı gibi, Soğuk Savaş boyunca ve ardından Pakistan’da işlerini orduyla görmeyi tercih etti. Birçok ülkede ordular sivillere göre daha anti-komünistlerdi ve serbest seçimlerin yol açabileceği sürprizlere karşı güvenlik sibobuydular. Pakistan’ı ziyarete gelen üst düzey ABD’li heyetler, önce Karaçi’ye, başkent İslamabad’a taşındıktan sonra ise Genelkurmay Başkanlığının yer aldığı Ravalpindiyi de ziyaret etmeyi adet haline getirmişlerdi.
Kimin ordu komutanı seçildiği de bu bakımdan ABD hükümetleri için oldukça önemliydi. 1990’ların başlarıyla beraber Pakistan ordusunda İslamcı generallerin yükselmesinden endişe duyan ABD makamları, özellikle Saddam’ın Kuveyt’i işgaline destek veren ve İran’a yakın duran Ordu Komutanı General Mirza Aslam Bey’den (1988-1991) büyük rahatsızlık duymuştu. Öyle ki, o dönem yine Başbakan olan Navaz Şerif, Pakistan Devlet Başkanı ve birkaç generalin de desteğiyle ve Amerika’nın da uygun gördüğü General Asıf Navaz’ın bir sonraki Genelkurmay Başkanı olacağını, teamüllerde pek de yeri olmayan bir biçimde Aslam Bey’in emekliliğinden tam iki ay önce açıkladı. Genelkurmay Başkanlığına aday olan diğer isim Hamid Gül’dü ve General Bey’in isteği de görevi ona devretmekti. Ama Amerikanın İslamabad Büyükelçisi Robert Oakley, Gül’ü ‘Saddam Gül’ olarak adlandırmıştı. Ordu Komutanı olan Asif Navaz ise daha Genelkurmay Başkanı olarak atanmadan, General Bey’in ağırladığı üst düzey İranlı ziyaretçilere Bey’in ‘topal ördek’ olduğunu ve onun yerini aldığında döneminde yapılan tüm faaliyetleri ve verilen sözleri gözden geçireceğini söylemişti.
Pakistan Cumhurbaşkanı Faruk Legari (1993-1997) Zülfikar Ali Butto’nun ABD’de okuyan ve ülkeye döndüğünde ABD büyükelçiliğince desteklenen Benazir Butto’yu ordunun talebi üzerine Kasım 1996’da görevden azletti. Ancak son kararı vermeden önce eski Dışişleri Bakanı Sahipzade Yakup Han ve Ziya ül-Hak’ın Kurmay Başkanı Seyyid Refakat Han, ABD’nin İslamabad Büyükelçisi Tomas Simons’u ziyaret ettiler ve kahve içerken ABD’nin Butto’yu ne kadar önemsediğini ve azledilmesi halinde büyük tepki verip vermeyeceğini anlamaya çalıştılar. Simons, yıllar sonra verdiği bir röportajda ziyaretin sebebini sonradan anladığını ve Butto’ya yönelik plan kendisine söylendiğindeki aldırmaz tepkisiyle verdiği sinyalin ‘istem dışı’ olduğu iddia eder. Bu anekdotlar, ABD’nin İslamabad büyükelçisinin Pakistan siyasetindeki önemine işaret eder.
1999’da Başbakan Navaz Şerif’e darbe yaparak yönetime ele koyan Pervez Müşerref, 11 Eylül saldırılarıyla ABD desteğini yanına alsa da, ABD’nin Afganistan’ı işgali sonrasında Amerikan piyonu gibi görünmesi yönetiminin meşruiyetini azalttı. Müşerref orduyu siyasete daha da angaje etti; askerler sokakta dükkan dükkan gezerek ödenmeyen vergileri toplamaya çalıştı ancak bu halkın askere olan tepkisini arttırdı. Devlet Başkanı Müşerref, üniversitelere emekli generalleri rektör olarak atadı. Ordunun zaten fazla olan siyasi gücünü daha da arttırdı. Ancak ordunun siyasete dahlini öylesine barizleştirdi ki politikası geri tepti. Müşerref’in 2008 yılında çekilmesinden sonra Ordu Komutanı olan General Eşfak Kayani döneminde emekli generallerin üniversite yönetimlerinden çekilmesi sağlandı. Ancak General Kayani de görev süresinin 3 yıl uzatılması nedeniyle popülerliğini yitirdi. ABD’nin Güney Asya politikalarını en yakından ve en üst düzeyde takip eden Bruce Riedel’e göre, General Kayani’nin görev süresinin uzatılmasını sağlayan da perde arkasından çalışan Washington yönetimiydi. Her ne olursa olsun, Müşerref döneminde yapılan yanlışlar ve ordunun sonradan kurumsal olarak pişman olduğu işlere sürüklenmiş olması, Pakistan ordusunun açık askeri darbelerden yüz çevirmesi sonucunu da doğurdu.

General Şerif dönemi

Geçen yıl Pakistan’da görüşme fırsatı bulduğumuz emekli generaller ve diplomatlar, Pakistan ordusunun halen çok güçlü olduğunu, Ordu Komutanı Rahil Şerif’in yönetimi devralmak istemesi halinde bunun serçe parmağını oynatmasına bağlı olduğunu söylemişlerdi. Ancak ordunun Müşerref döneminden dersini aldığını ve Pakistan’ın dertlerini onların bile çözemeyeceğini çok iyi anladıklarını not ediyorlardı. Ordu askeri yönetimle işleri devralması halinde ilk dönemde büyük sevgi ve saygı göreceğini ancak orta ve uzun vadede sorunlar çözülemediğinde yine halkın öfkesine hedef olacağını çok iyi gördü. Kısacası, ordu son dönemde müdahale etme imkanı kalmadığı için, darbe yapmak istemediği için darbe yapmadı. General Rahil Şerif döneminde de ordu, Ziya ül-Hak’ın ölümünden bu yana hakim olduğu otonom alanlarında kontrolünü sürdürdü.
2014’te bir anda Pakistan’da beliren ‘alim’ Tahir ül-Kadri’nin, Pakistan Adalet Hareket partisi lideri İmran Han ile birlikte başını çektiği protestolar İslamabad’ı felç ettiğinde de devreye General Şerif girmiş, taraflar arasında arabulucu olarak hükümeti felç eden eylemlere son verdirmişti. Pakistan ordusu bu dönemde de Afgan politikasını belirledi ve Hindistan’la gerilen ilişkileri kontrolü altında tuttu. Tüm ulusal güvenlik konularında kamu diplomasisini ordu yürüttü. Peşaver’de orduya ait bir okula yapılan Taliban saldırısı sonrasında olduğu gibi ‘Ulusal Eylem Planı’ ismiyle terörle mücadele politikasını Navaz Şerif hükümetine dayattı ve bazı yasaların çıkması geciktiğinde hükümeti uyardı. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ismiyle anılan Çin’in Pakistan’a yönelik devasa ölçekteki stratejik yatırım planını sahiplendi.

Yeni komutan, yeni dönem?

Pakistan’da sivil yöneticilerin belli umutlarla komuta kademesini atadığı ancak bu umutların boşa çıktığı çok sayıda örnek var. Zülfikar Ali Butto’nun olası generaller arasında kıdem bakımından en altta yer almasına rağmen ordu içerisinde kimse tarafından tanınmadığı ve çok pasif durduğu için itaatkar olur umuduyla 1976 yılında Ordu Komutanı olarak atadığı Ziya ül-Hak tarafından devrilmesi ve darağacına gönderilmesi ise büyük bir ironiydi.
Bu açıdan Butto yıllar önce Genel Vali Gulam Muhammed'in ‘müteşekkir olur ve itaat eder’ umuduyla seçtiği Eyüp Han’ı atarken yaptığı hatayı tekrarlamıştı. Yıllar sonra Navaz Şerif, ordu komutanlığı için olası adaylar arasında kıdem sıralamasında en altta yer alan Kamar Cavid Bacva’yı atamayı uygun gördü. Şerif hükümetinin yeni Ordu Komutanı Bacva’yı düşük profilde olduğu için atadığına dair iddialar ortaya atıldı. Ordunun kurumsal olarak bu kadar güçlü olduğu Pakistan’da, bunun pek olası olmadığı ortadadır. Ayrıca Bacva’nın bir general olarak silahlı kuvvetler bünyesinde ciddi bir itibarının olduğu görülüyor. Ayrıca, Pakistan-Hindistan sınırında yıllarca komutanlık yapmış olması da itibarını ve kendisine olan güveni arttırıyor.
Bacva ile ilgili göze çarpan bir başka husus kendisinin ABD’de eğitim almış olması ve Kongo’da uluslararası barış gücüne komutanlık etmesi. Bu bakımdan ABD askeri çevrelerinden son dönemde sıkça bahsedilen ‘Pakistan ordusunun kayıp Amerikan nesline' dahil değil. Bu çevrelerde özellikle 1990’lı yılların başlarında Pakistan’a uygulanan bazı yaptırımlardan ötürü yeteri kadar Pakistanlı subayın ABD’de eğitim alamadığı, dolayısıyla Pakistan ordusunun eskiden olduğu kadar iyi tanınmadığı söylenmekteydi. Ne Ordu Komutanı Bacva ne de yine Batı’da askeri eğitim almış olan Zübeyir Hayat bu ‘kayıp nesle’ ait değiller.

ABD-Pakistan ilişkilerinin geleceği

Ancak son dönemde çok gerilmiş olan ABD-Pakistan ilişkilerindeki hayal kırıklığının devam etmesini bekleyebiliriz. ABD, parası uzun zaman önce ödenmiş olmasına rağmen Pakistan’a 1980’lerin ortalarında söz verdiği F-16 savaş uçaklarını hala teslim etmedi ve ödenen parayı da iade etmeyi reddetti. Clinton ve Obama yönetimleriyle bariz şekilde gelişen ABD-Hindistan ilişkilerinin Trump yönetiminde de devam edeceği görülüyor. 
Trump yönetiminde Hindistan yanlısı tutumu törpüleyebilecek tek faktör, Afganistan’da ABD birliklerine komuta etmiş emekli General Petraeus gibi ABD’li komutanların yeni yönetimde önemli mevkilere gelmesi olacak. Trump yönetiminde adı dışişleri bakanları adayları arasında zikredilen Petraeus, son olarak, yaygın kanaatin aksine Pakistan istihbarat örgütünün Taliban teröristlerini desteklediği iddiasının doğru olmadığını söylemişti. Petraeus’un sözleri Pakistan’da çok olumlu yankılandı. Obama döneminde Pakistan-ABD ilişkilerinin önündeki en büyük engellerden birisi de Amerikan Kongresiydi. O dönem Savunma Bakanı olan Robert Gates bu durumu anılarında, ‘Pakistan’a askeri ve ekonomik yardım için bir paket hazırlamıştık ancak Kongredeki aptallar buna engel oldu’ diyerek anlatır.

Zayıf siyaset, yoğun gündem

Diğer yandan ABD ile ilişkiler nasıl gelişirse gelişsin, Pakistan kendisini Çin çapasına teslim etmiş durumda. Önümüzdeki yıllarda Pakistan’a 46 milyar dolar yatırım yapmayı planlayan Çin’le stratejik ortaklık devlet politikası haline geldi. Pakistan’da günlük hayatı durma noktasına getiren ve ekonomiye zarar veren sürekli elektrik kesintilerinin bu şekilde halledileceğine inanılıyor.
Soğuk Savaş döneminden kalma altyapı (köprüler, yollar, barajlar) Çin yatırımlarıyla yenileniyor ve yenileri yapılıyor. Birkaç hafta önce Pakistan’ın güneyindeki Gvadar limanı Çin yatırımıyla aktif hale geldi ve ilk sevkiyat devlet töreniyle yapıldı. Pakistan ordusunun ülkenin farklı yerlerinde (Karaçi’den Belucistan’a kadar) yürüttüğü terörle mücadelenin amacı ülkeyi Çin yatırımları için güvenli bir yer haline getirmek. Bu da demek oluyor ki ordu da kendisini bu politikaya adamış durumda. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler veya Çin’in Pakistan’a herhangi bir yatırım planı veya askeri eğitim talebini kendisine ve hür dünyaya tehdit olarak gören ABD’de Obama yönetimi Çin’in Pakistan'daki varlığını şimdiye dek sessizce karşıladı.
Hiç şüphesiz yeni Ordu Komutanı’nın gündeminde Afganistan’la gerilen ilişkiler ve ABD’nin de Afganistan’ı istikrara kavuşturmak adına bugüne kadar desteklediği Taliban’la uzlaşı çabaları en önemli maddelerden olacaktır. Henüz kayda değer mesafe alınamayan görüşmelere Afgan Talibanı’nın da anlamlı şekilde katılması için Pakistan’ın, özellikle de ordu kontrolündeki Pakistan İstihbarat Servisinin eline bakılıyor. Pakistan ise henüz bu konuda ciddi bir mesafe alabilmiş değil. 
Pakistanlı Emekli Amiral Arşad Gilani’nin Soğuk Savaş sona ererken “güce sahip olan hiç kimsenin gücünden vazgeçmek istemeyeceğini kabul edelim. Eğer [Butto’nun partisi] PPP [aslında tüm siyasi partiler] gücünü muhafaza etmek istiyorlarsa yönetme konusunda ordudan daha iyi olduklarını ispatlamaları gerekir” demişti ancak Şerif ailesinin de adının karıştığı Panama belgeleri siyasete zaten az olan güveni büyük ölçüde sarstı. Muhalefetin en güçlü ismi olarak görünen eski kriketçi İmran Han ise eylemlerle hükümeti felç etmek ve ordu müdahalesine zemin hazırlamayı amaçlayan bir siyaset izliyor. İmran Han 2014 yılında ortaya çıkan protesto eylemleri sırasında Pakistan ordusunu bir hakeme benzetmiş ve hakemin her an elini kaldırabileceğini söylemişti. Hakem yani ordu elini kaldırdığında Şerif hükümetinin işi bitmiş olacaktı. 
Kısacası, Pakistan’da sivil siyasetin elinin güçlendiği ve başta Afganistan ve Hindistan’la ilişkiler gibi belirli konu başlıklarında ipleri eline aldığı bir durum kısa vadede olası görünmüyor. Ordu ise istikrarsız, kırılgan, Afganistan’ın geleceği nedeniyle büyük bir belirsizliğin yaşandığı; Hindistan ve Amerika arasındaki stratejik ortaklığın derinleştiği ve ülke içinde terör şebekelerinin bulunduğu bir ortamda milli ve siyasete müdahil en güçlü kurum olarak varlığını sürdürmeye devam edecek gibi duruyor. 

AB'nin tutmadığı sözler, anlaşmaları riske soktu

AB'nin tutmadığı sözler, anlaşmaları riske soktu

AB, Türkiye'ye verdiği sözleri tutmadığı için 29 Kasım ve 18 Mart'ta varılan anlaşmalar çökme tehlikesi ile karşı karşıya
AB'nin tutmadığı sözler, anlaşmaları riske soktu
Grafik: AA/Murat Usubaliev

BRÜKSEL
Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye arasında yapılan anlaşmalar, üyelik sürecinin hızlandırılması, terörle mücadeleye öncelik verilmesi, Gümrük Birliğinin güncellenmesi için müzakerelere başlanılması, Türkiye'den onbinlerce sığınmacı alınması ve sığınmacılara 3 milyar avro yardım yapılmasına dair verilen sözler tutulmadığı için çökme tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor. 
AB ve Türkiye arasında 29 Kasım 2015 ve 18 Mart 2016 tarihlerinde sığınmacı krizinin çözümünü ve üyelik sürecinin canlandırılmasını amaçlayan iki anlaşma yapıldı. 29 Kasım anlaşmasının 2. maddesinde "Katılım sürecinin canlandırılmasının gerekliliği konusunda görüş birliğine varılmıştır. Taraflar ortak geleceklerini hazırlamak üzere mevcut bağ ve dayanışmalarını daha da ilerletmek ve sonuç odaklı adımlar atmak konusunda kararlıdır." ifadeleri kullanıldı.

Üyelik sürecinin canlandırılması değil, dondurulması konuşuluyor

Ancak anlaşmasının birinci yıldönümünde, üyelik sürecinin canlandırılması değil, geçici olarak dondurulması konuşuluyor. Slovakya'nın dönem başkanlığı sırasında yeni bir fasıl açılmazken, Avrupa Parlamentosu (AP), geçen hafta Türkiye'nin terör örgütü PKK ve Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadele kapsamında aldığı önlemlere tepki olarak müzakerelerin geçici süreliğine dondurulmasını tavsiye eden ve hukuki bağlayıcılığı olmayan bir karar aldı. AB ülkelerinin liderleri de Türkiye ile ilişkileri aralık ayında yapılacak zirvede ele almaya karar verdi.

Terörle mücadelede destek verilmiyor 

Her ne kadar anlaşmada "Türkiye ve AB'nin terörle mücadelenin önceliğini koruduğunu bir kez daha teyit ettiği" kayda geçirilse de Brüksel Türkiye'ye bu konuda yeteri kadar destek vermek bir yana, Ankara'yı PKK ve FETÖ ile mücadele kapsamında aldığı önlemler nedeniyle sık sık sert dille eleştirdi.
Terör örgütleri listesinde olmasına rağmen Avrupa'da PKK'ya karşı operasyon düzenlenmezken, AP Başkanı Martin Schulz ve AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn, PKK'ya silah taşıdığına dair görüntüleri çıkan firari HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız ile de bir araya gelerek Ankara'nın hassasiyetlerini gözardı ettiklerini gösterdi. AB kurumları ve ülkelerinin bu tavrı, Ankara tarafından "teröre destek" olarak değerlendirdi.

Gümrük Birliğinin güncellenmesi müzakereleri için son günler

29 Kasım anlaşmasında ayrıca, Gümrük Birliğinin güncellenmesine de yer verildi. 10. maddede "Gümrük Birliğinin güncellenmesine ilişkin hazırlık çalışmalarının tamamlamasının ardından, 2016 yılı sonlarına doğru resmi müzakereler başlatılabilecektir." denilmesine rağmen, henüz somut bir adım atılmadı.

72 bin sözü verildi, sadece bin 614 sığınmacı AB ülkelerine yerleştirildi

18 Mart anlaşmasında ise ağırlıklı olarak vize serbestisi ve sığınmacılara odaklanıldı. 21 Mart itibariyle Türkiye'den Yunanistan'a geçen sığınmacıların iade edilmesinin öngörüldüğü anlaşma sayesinde, günlük geçişler 6 binden ortalama 81'e düştü. Anlaşmayla AB, Türkiye'den onbinlerce sığınmacı alma taahhüdünde bulundu. 
4 Ekim tarihinde yayımlanan rapora göre, Türkiye'den sadece bin 614 sığınmacı AB ülkelerine yerleştirildi. Türkiye'ye gönderilen sığınmacı sayısı ise 578 oldu. Günlük geçişler "ciddi ve sürdürülebilir şekilde" azalmasına rağmen, üye ülkelerin gönüllülük esası çerçevesinde Türkiye'den sığınmacı almasını öngören Gönüllü İnsani Kabul Programı devreye sokulmadı.

AB'nin önceliği Türkiye'den almak değil, Türkiye'ye göndermek

AB'nin raporunda "sonraki adımlar" arasında Türkiye'den sığınmacı alınmasına değil, "başvuruları reddedilen veya başvuruda bulunmayanların Türkiye'ye dönme hızının acilen artırılması" sayılarak, Brüksel'in önceliğinin ne olduğu ortaya konuldu. Açıklamalarda, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ve sonrasında bile Türkiye'nin sığınmacıların geçişini engellemesine dair taahhütlerine bağlı kaldığına dikkat bile çekilmedi.

3+3 milyar avro sözü verildi, 677 milyon avro gönderildi

AB'nin söz verdiği ancak yerine getirmediği diğer bir konu da sığınmacılar için yapılacak maddi yardım oldu. 29 Kasım'da yardımın miktarının "başlangıç olarak" 3 milyar avro olmasına karar verildi. 18 Mart'taki anlaşmayla fonun aktarılmasının hızlandırılması ve 2018 için de artı 3 milyar avroluk yardım kayda geçirildi.

Türkiye'nin yaptığı harcamanın yüzde 0,94'ü

AB'nin Türk kurumlarına aktardığı 222 milyon avro, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun Türkiye'nin son 6 yılda yaptığı toplam harcamaya dair verdiği rakam olan 25 milyar doların (23,5 milyar avro) yalnızca yüzde 0,94'üne denk geliyor.

Vize serbestisi belirsizliğini koruyor

Anlaşmalarda yer alan "haziran sonuna kadar vizelerin kaldırılmasına" dair maddede bir ilerleme sağlanamıyor. Brüksel, Ankara'nın 72 şarttan geriye kalan 7 şartın da karşılanması durumunda vizelerin kaldırılacağını belirtiyor.
Ankara, bunlar arasında yer alan terörle mücadele kanununda değişiklik yapılmasını öngören şartta Türkiye'deki mevcut durum göz önünde bulundurularak esneklik istiyor. Brüksel ve Ankara arasında teknik düzeyde görüşmeler sürse de somut bir çerçeve çizilemediğinden vizelerin kaldırılmasını öngören maddenin geleceği de belirsizliğini koruyor. 
Muhabir: Hasan Esen


Cezayirli Müslüman alimlerden 'Şii yayılmacılığına' tepki


Cezayirli Müslüman alimlerden 'Şii yayılmacılığına' tepki

Cezayir Müslüman Alimler Birliği, İslam dünyasındaki "Şii yayılmacılığı" çabalarını ve Irak'ta Sünni Müslümanlara yönelik saldırıları kınadı.
Cezayirli Müslüman alimlerden 'Şii yayılmacılığına' tepki
CEZAYİR
Cezayir Müslüman Alimler Birliği, İslam dünyasındaki "Şii yayılmacılığı" çabalarını ve Irak'ta Sünni Müslümanlara yönelik saldırıları kınadı.
Birlik'ten yapılan yazılı açıklamada, Yemen, Irak ve Suriye'de yaşananlara ilişkin değerlendirmelerde bulunuldu.
Yemen'deki savaşı, "mezhepçilik eğiliminin" beslediği belirtilen açıklamada, İslam dünyasındaki Şii yayılmacılığı çabaları kınanarak, "Akıl ve iman sahiplerine İslam'a hizmet edecek şekilde bu problemi çözme" çağrısında bulunuldu.
"Irak'taki Sünni Müslümanlara yönelik saldırıları ve bu insanların yerlerinden edilmelerini de kınıyoruz." denilen açıklamada, mezhepçilik boyutuna yoğunlaşılmasının, Müslümanlara "yıkım ve keder" olarak geri döneceği ifade edildi.
Suriye'deki duruma da değinilen açıklamada, özellikle Halep ve İdlib kentlerinde çocukların, kadınların ve yaşlıların öldürülmesine, okulların, hastanelerin ve camilerin hedef alınmasına tepki gösterildi.
Cezayir Müslüman Alimler Birliği, 5 Mayıs 1935'te Şeyh Abdulhamid ibn Badis öncülüğünde başkent Cezayir'de kuruldu. Birlik, halihazırda ülkedeki en büyük Cezayirli din adamları topluluğu olarak biliniyor.
Muhabir: Abdel Razek Abdallah, Hacer Başer

Monday, 28 November 2016

Arakanlı Müslümanlar ölümün kıyısında


Arakanlı Müslümanlar ölümün kıyısında

Myanmar ordusunun geçen ay Arakan eyaletinde başlattığı operasyon sonrası binlerce Müslüman Bangladeş'e sığınmak zorunda kalırken, bölgedeki durumun kaygı verici boyuta ulaştığı bildirildi.
Arakanlı Müslümanlar ölümün kıyısında
ANKARA
Myanmar ordusunun geçen ay Arakan eyaletinde başlattığı operasyon sonrası binlerce Müslüman Bangladeş'e sığınmak zorunda kalırken, bölgedeki durumun kaygı verici boyuta ulaştığı bildirildi.
Merkezi Hollanda'da bulunan Avrupa Rohingya Konseyi Başkanı Khairul Amin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Arakan’da 9 Ekim’de sınır karakollarına düzenlenen saldırıların ardından bölgedeki son durumun çok vahim ve kötü olduğunu ifade ederek insanların bir yerlere kaçmaya çalıştığını belirtti.
Uluslararası topluma yardım çağrısı yapan Amin, "Lütfen bizi koruyun. Kendimizi savunabilmemiz için bizi destekleyin. Bu bizim uluslararası topluma, İslam dünyasına ve Türkiye'ye mesajımızdır." dedi.
Amin, bölgede evsiz kalan yaklaşık 30 bin kişinin gidecek yerlerinin olmadığına işaret ederek erkeklerin orman ve dağlara kaçtığını, yalnızca kadın ve çocukların evde kaldığını, bazı kişilerin pirinç tarlalarına ve nehirlere saklandığı veya Bangladeş sınırına kaçmaya çalıştığını belirtti.

"Her gün insanlar açlıktan veya yaralarından dolayı ölüyor"

Khairul Amin, "Myanmar'daki son durum hakkında kesin ve net bir resme sahip değiliz. Ancak kaynaklarımızdan aldığımız bilgiye göre, her gün insanlar açlıktan veya yaralarından dolayı ölüyor. Çünkü tedavi olacak veya ilaç alacak imkana sahip değiller." diye konuştu.

Çok sayıda ev ateşe verildi, köyler yok edildi

Amin, Arakan'da ekim ayından bu yana düzenlenen saldırılarda 2 bin 500 evin ateşe verildiğini, üç köyün tamamen yok edildiğini, 400 kişinin öldüğünü, cami ve medreselerin zarar gördüğünü kaydetti.

400 Arakanlı kayıklarla Myanmar'a gönderildi

Amin, yaklaşık 400 Arakanlının Myanmar'a kayıklarla geri gönderildiğini ifade ederek "Ağlıyorlardı. Tüyler ürperticiydi. Bildiğim kadarıyla binden fazla Arakanlı geri gönderildi." dedi.

"Kendimizi savunabilmemiz için bizi destekleyin"

Uluslararası toplumun Myanmar devletinin ayrımcı politikalarını engelleme konusunda baskı yapmadığını, hukuk devleti vadeden Suu Çii'nin yönetime geldikten sonra hiçbir şey yapmadığını kaydeden Amin, şunları söyledi:
"Myanmar hükümeti Arakanlılara yönelik insan hakları ihlalleri yapmasaydı veya zalimce davranmasaydı hiç kimse silahlanmayacak veya bu şekilde saldırı gerçekleştirmeyecekti. Bu yüzden bazı gençler silaha sarıldılar. Bu gençler, annelerini ve kardeşlerini tecavüzden korumak için silahlandılar. Myanmar hükümeti onları 'terörist' olarak adlandırsa da onlar hiçbir sivili öldürmedi. Uluslararası topluma sesleniyorum. Lütfen bizi koruyun. Kendimizi savunabilmemiz için bizi destekleyin. Bu bizim uluslararası topluma, İslam dünyasına ve Türkiye'ye mesajımızdır."
Muhabir: Sultan Çoğalan, Fatih Hafız Mehmet, Ecenur Çolak

'Rohingya Müslümanlarından Myanmar'a müdahale çağrısı'


'Rohingya Müslümanlarından Myanmar'a müdahale çağrısı'

Arakan Rohingya Birliği Başkanı Prof. Uddin, Rohingya Müslümanlarına yönelik şiddetin, bir soykırıma dönüştüğünü ifade ederek, bunun durdurulması için uluslararası müdahale çağrısında bulundu.
'Rohingya Müslümanlarından Myanmar'a müdahale çağrısı'
İSTANBUL - GÜLSÜM İNCEKAYA
Arakan Rohingya Birliği Başkanı Prof. Dr. Vakar Uddin, Rohingya Müslümanlarına yönelik şiddetin, bir soykırıma dönüştüğünü ifade ederek, bunun durdurulması için uluslararası müdahale çağrısında bulundu.
ABD'de yaşayan Vakar Uddin, son dönemde Arakanlı Müslümanların uğradığı şiddete ilişkin AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, Myanmar hükümetinin kadın, çocuk, yaşlı demeden katliamlar gerçekleştirdiğini, insanları diri diri yaktığını söyledi.
Şu anda Müslümanların hükümet tarafından şiddete uğradığını dile getiren Vakar Uddin, şöyle konuştu:
"Rohingya Müslümanlarına karşı yeni bir şiddet uygulanmaktadır. Bu defa halklar arası bir şiddet değil, aşırıcı yerel Budistler tarafından değil bizzat Myanmar hükümeti tarafından yapılan bir şiddet söz konusu. Myanmar askeri kuvvetleri birçok köye saldırıyor, sivilleri öldürüyor ve evleri ateşe veriyor. Birçok kadın ve çocuk yanan evlerden kaçmaya çalışıyor. Kadın ve çocukları yakalayıp yanan evlerin içine atıyorlar. Kaçarken yakalayamadıklarını ise helikopterlerden açtıkları ateşle öldürüyorlar. Açık alanlar, pirinç tarlaları katledilen Arakanlı Müslümanların cesetleriyle dolu."

"Kadınlar ya yakılıyor ya toplu tecavüze uğruyor"

Vakar Uddin, yüzlerce Rohingyalı Müslümanın bir araya getirilip öldürüldüğünü, bunun kesinlikle bir "soykırım" olduğunu savundu.
Müslümanlara yönelik şiddeti görenlerin bunun soykırım tanımına birebir uyduğunu anlayacağını dile getiren Uddin, "Yüzlerce insanı öldürdüler ve biz bazı toplu mezarlar da bulduk. Kurşuna dizilerek öldürülmüş birçok insan bulduk. Birçok kadın yakılarak öldürülmüş. Bunun dışında birçok toplu tecavüz vakası yaşanmaktadır. Hükümet güçleri köylerdeki evlere baskınlar düzenliyor. Bu yüzden erkekler evlerinden öldürülmek korkusu yüzünden uzaklaşmak ve kaçmak zorunda kalıyor. Evlerde yalnız kalan kadınlar polisler tarafından toplu tecavüzlere uğruyor.'' şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Vakar Uddin, uluslararası kuruluşların, İnsan hakları derneklerinin, ABD ve OECD ülkelerinin Myanmar hükümetine çağrıda bulunmasına rağmen Myanmar hükümetinin tavrında hiçbir değişiklik olmadığını söyledi.

"Uluslararası müdahale şart"

Prof. Dr. Vakar Uddin, Myanmar'da Rohingyalı Müslümanlara karşı uygulanan şiddetin son bulmasının bir tek yolu olduğuna dikkati çekerek, şu değerlendirmede bulundu:
"Tüm bu olan bitene engel olmanın tek yolu var; BM ve diğer tüm uluslararası kuruluşların devamlı bir şekilde orada bulunması. Çünkü BM yetkilileri 3-4 günlüğüne bölgeye gelince tüm ordu birlikleri oradan çekiliyor, bölgeyi temizliyor ve yetkililer ayrılınca yine her şey eski haline geliyor. İnsanları öldürmeye, kadınlara tecavüz etmeye ve evleri yakmaya devam ediyorlar. Bu yüzden BM bölgeye gözlem amaçlı olarak kendi güçlerini göndermelidir. Yoksa Myanmar devlet güçleri masum ve yardıma muhtaç sivilleri katletmeye devam edecek. Bu duruma dur demenin tek yolu uluslararası bir gücün geçici olarak duruma el koyması ve Myanmar hükümetine karşı sert bir tutum takınmasıdır. En azından Myanmar hükümetine yönelik yaptırımlar yeniden getirilebilir. BM bir an önce bu konuyu Güvenlik Konseyine taşımalı ve Myanmar hükümeti ile resmi görüşmeleri başlatmalıdır Çünkü zaman gittikçe daralıyor. Bölgede ciddi bir soykırım kapıda.''
Vakar Uddin, kışın gelmesiyle bölgede yeni bir insani kriz başlayacağını vurguladı. Bölgedeki 20 bin insanın aç olduğunu ve barınağa ihtiyacı bulunduğunu dile getiren Vakar Uddin, şunları anlattı:
"Hava her geçen gün daha da soğuyor. Ortada büyük bir yiyecek sorunu var. Yiyecek var aslında fakat Myanmar hükümeti bunun insanlara ulaştırılmasına engel oluyor. Yerel hükümet yiyecek tedarikçilerini tehdit ediyor ve bunların ulaştırılmasına engel oluyor. Uluslararası kuruluşlar bu duruma el koymalıdır. Hükümet bu şekilde insanlara zulmederek yardımların ulaşmasını engelliyor. Çünkü bu insanları yıldırarak göç etmeye mecbur bırakmak istiyor. Bu bir soykırım değil de ne? Uluslararası kuruluşlar bunun bir soykırım olup olmadığı konusunda tartışıyorlar. Acaba bu bir katliam mı, kıyım mı, yoksa bir soykırım mı?"

"Türkiye’den büyük destek görüyoruz"

Prof. Dr. Vakar Uddin, Türkiye'den çok büyük beklentileri olduğunu belirtti.
Hükümetin, Mynmar hükümeti ile diplomatik ilişkilerinin iyi olduğunu aktaran Vakar Uddin, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Biz istiyoruz ki Türk hükümeti devamlı olarak Burma hükümeti ile kontak halinde olsun ve Mynmar hükümetini ikna ederek bu ölümlere son vermelerini sağlasın. Yiyecek ambargosu kaldırılsın. Mynmar hükümetini uluslararası hükümetler ve kuruluşlar ile iş birliği yapması konusunda ikna etsin. Türk hükümeti, Mynmar hükümeti ile iş birliği konusunda anlaştıktan sonra biz bütün yardım kuruluşlarının Rohingya'ya girmesi için çalışacağız."



Friday, 25 November 2016

Türkiye-Afrika ilişkilerinde yeni aşama


Türkiye-Afrika ilişkilerinde yeni aşama

İstanbul'da 2016 Kasım başında gerçekleşen Birinci Türkiye-Afrika Ekonomi ve İş Zirvesi önemli bir merhaleyi simgeliyordu. Türkiye'nin 'Afrika Açılım Stratejisi' artık başarıyla tamamlanmış ve kıtayla ilişkilerde yeni bir sayfa açılmıştı.
Türkiye-Afrika ilişkilerinde yeni aşama
İSTANBUL - SEDAT AYBAR
Amerikan seçimlerinden bir hafta önce İstanbul'da düzenlenen zirve, Afrika ve Türk iş çevrelerini bir araya getirmişti. Bu zirve, Türkiye’nin kıtaya olan ilgisini yeni aşamaya taşıyacak bir dönemin de başlangıcını müjdeliyordu. Birinci Türkiye - Afrika Ekonomi ve İş Zirvesi, 2014 yılında Ekvator Ginesi'nin Malabo kentinde gerçekleştirilen Afrika - Türkiye Zirvesi'nin bir devamı niteliğindeydi. Türkiye'nin Afrika'ya yönelik yeni stratejisinin temelleri orada atılmıştı. İstanbul’daki zirve bunun gereklerini yerine getirmek içindi.
Malabo Zirvesinden iki önemli uygulama planı çıkmıştı. Bunlardan birincisi, "Afrika-Türkiye Ortaklığı için Ortak Uygulama Planı 2015 - 2018" çerçevesinde bir yol haritası çiziyordu. İkincisi ise "Afrika - Türkiye Ortaklığı Öncelikli Projeler Matrisi 2015 - 2018", önemli işbirliği alanlarını belirliyordu. Bu bağlamda Malabo Zirvesi, ekonomik ve diplomatik ilişkilerin belli stratejik projeler etrafında şekillenmesi gerektiğini vurgulamaktaydı. En azından sonuç bildirgesi böyle bir yorumu destekliyordu.

Kıtayla ilişkilerde yeni sayfa

Bu durum genel geçer bir Afrika Açılımı senaryosundan ötede, daha tumturaklı, daha detaylı iktisadi, siyasi ve kültürel stratejilerin öncelikli projelerini oluşturmayı gerektiriyordu. Öncelikli projelerden kastedilen ise ziraat, endüstriyel tarım, kırsal kalkınma, sivil savunma, su kaynakları yönetimi, mikro/küçük-ölçekli işletmelerin, güvenlik, sağlık ve ulaşım gibi alanlardaki projelerdi. İstanbul'da 2016 Kasım başında gerçekleşen Birinci Ekonomi ve İş Zirvesi'ni bu bağlamda önemli bir merhaleyi simgeliyordu. Türkiye'nin 'Afrika Açılım Stratejisi' artık başarıyla tamamlanmış ve kıtayla ilişkilerde yeni bir sayfa açılmıştı.
Birinci Ekonomi ve İş Forumu'nda yaptığı açılış konuşmasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Afrika ülkeleri ve Türkiye arasında daha derin ekonomik, sektörel ve firma işbirliklerinin gerekliliğini bir kez daha vurguladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a göre sürdürülebilir bir 'kazan - kazan' işbirliği yaratmanın yolu, ciddi bir 'iş atmosferi' oluşturmaktan geçiyordu. Demek ki, yeni strateji karşılıklı iş yapmayı kolaylaştırıcı ortamın oluşturulması üzerine kurgulanacaktı.
Küreselleşmenin sonuçlarını değerlendirirken, birçok fırsat yaratan bu sürecin özellikle Afrika kıtası için çok da hayırlı bir tablo çizmediğini vurgulayan Erdoğan, fakirlik tuzağını aşmak için kıtanın 'iyi günde olduğu gibi kötü günde de dostu' olan Türkiye ile yapılacak iş birliklerinin önemine değindi. Aynı şekilde, Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu terör, göç, gelir eşitsizliği gibi sorunlara değinerek Afrika'yla daha kapsamlı bir iş birliği çağrısında bulundu. Bir dayanışma ruhu içinde 'yeryüzünün sefilleri olmanın asla kabul edilemeyeceği' sözleri, ağzına kadar dolu olan konferans salonundan coşkulu bir alkışla onaylandı.

Trump döneminde ABD'nin Afrika politikası

Zirvenin zamanlaması birçok yönden doğruydu. Özellikle sonuçları bağlamında Amerikan seçimlerine denk gelmesi, zirvenin en uygun zamanda gerçekleştirildiğinin ispatı. Amerikan seçimlerinden Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump’ın galip çıkması, Türkiye - Afrika ilişkileri üzerinde de kaçınılmaz etkiler yaratacak. Peki, neden?
Donald Trump'ın seçim kampanyasının kurgulandığı "Amerika'yı Yeniden Büyük Yapacağız" sloganı, yurtiçi ekonomik öncelikleri tekrar ön plana taşıyan milliyetçi bir söylemi destekliyordu. Seçim kampanyası süresince Trump, Amerika'nın küresel rolünü tanımlayan mevcut ekonomik politikaları tersine çevireceğini vurguladı. Verilen mesaj, yeni yönetimin daha az küreselci, daha az dayanışmacı, daha az yardımsever, daha az dış ticaretçi ve göçmenlere destek vermeyen bir yönetim olacağı mesajıydı. Bunun, Afrika kıtası için olumlu niyetler beslemediği şimdiden çok açık. Afrika’daki birçok ülke, acil müdahale gerektiren sorunlarla başa çıkabilmek için Amerikan yardımına muhtaç. Sağlıktan güvenliğe, Amerikan yardımlarının kesilmesi, bu ülkeleri önümüzdeki yıllarda kaçınılmaz olarak olumsuz etkileyecek.
Bu nedenle Birinci Afrika - Türkiye Ekonomi ve İş Zirvesi, ABD'deki seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra daha da önem kazandı. Özellikle küçük - büyük her türden yardımın işe yarayacağı bir durumla karşı karşıya olan Afrika kıtası için Amerikan yardımlarının kesilmesi ciddi sorunlar yaratabilir. Bu yüzden Türkiye'den giden yüklü bir yardım paketinin ne kadar önemli olacağı açıklık kazanıyor. Ancak, Türkiye'nin Afrika'yla ilgili varmak istediği hedefler, kıtaya yapılan yardımlarla sınırlı değil; Türkiye aynı zamanda “eşit ortaklarla, eşit bir zeminde”, uzun vadeli ekonomik ve diplomatik iş birliği geliştirmenin ve böylece ortak ekonomik kalkınma ve büyümeyi teşvik etmenin peşinde.

Afrika'daki Gülen bağlantılı okullar

Türkiye'nin Afrika stratejisi, 15 Temmuz 2016'da gerçekleşen başarısız darbe girişiminden çok önce bu yeni safhaya geçmiş olsa da, menfur darbe teşebbüsü Türkiye - Afrika ilişkilerine dair algıda önemli bir dönüm noktası da oluşturuyor. İstanbul’daki zirvenin zamanlaması bu bağlamda da önemli. Birçok yorumcu, Türkiye'nin 'Afrika'ya açılım' politikasıyla, Gülen bağlantılı okulların kıtadaki varlığı arasında ciddi bir bağ olduğunu düşünüyordu. Bu yorumcular yanlış bir şekilde, kıtaya yayılmış olan orta eğitim kurumları ağının Türkiye'nin Afrika stratejisine büyük bir katkısı olduğunu iddia ediyorlardı. Ancak, akademik çalışmalar [1] , bunun gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Bu çalışmalara göre Türkiye'nin Afrika kıtasına yönelik ilgisinin temel itici güçleri “karşılıklı anlaşmalar” ve “tarihi bağlar” olmuştur. Bu yüzden, İstanbul zirvesi kıtayla geliştirilecek ilişkilerin “karşılıklı bağlar” zemininde olacağı algısını yaratması açısından da önemlidir.
Afrika'ya açılma stratejisi aslen, Afrika'da hizmet vermiş bir grup ileri görüşlü diplomat tarafından geliştirilmişti. "Afrika'ya açılma” politikası, çok cesur bir şekilde, 'karanlık kıtaya' yönelik cehaletin hakim olduğu bir ortamda, 1989 yılında başlatıldı. Ve bu cehalet hali, kıtadaki Türk varlığının 1913 gibi yakın bir tarihte sona ermesine rağmen hüküm sürüyordu.

Başlıca bilgi kaynağı Batı medyasıydı

O zamandan beri, akademisyen-gazeteci Dr. Hıfzı Topuz'unkiler başta olmak üzere, nadir çıkan çok az sayıda haber ve gözlem yazısı dışında, Türkçe düşünen dimağlara kıtayla ilgili bilgi kırıntısı aktarılmamıştı. 1990’lara gelindiğinde kıtada sadece sekiz Türk elçiliği bulunmaktaydı. Ayrıca, Sahra-altı Afrika’daki herhangi bir Afrika ülkesine gidebilmek için takip edilebilecek en hızlı rota ya Londra'dan ya da Paris'ten geçiyordu. Kıtayla ilgili doğrudan bilgi sahibi olmayan Türkler, 'umutsuz kıta' hakkında Batı medyasında çıkan kötümser görüşleri yansıtmak eğilimindeydiler.
"Türkiye'nin Afrika'ya yönelik açılım politikası artık başarıyla tamamlandı."
Bu ifade, yukarıda bahsedilen Ekvator Ginesi'nin başkenti Malabo'da 2014'de gerçekleştirilen İkinci Türkiye - Afrika Zirvesi'ne katılan Türk Dışişleri Bakanlığı yetkilileri tarafından dile getirilmişti. İlişkilerin gelecekte nasıl bir rota takip edeceği bu zirvede ele alınmıştı. Orada 'Afrika'da sürdürülebilir bir kalkınmanın ve entegrasyonun güçlendirilmesi için yeni bir ortaklık modeli' oluşturulmasına karar verilmişti. Zirve boyunca yapılan konuşmaların kapsamı ve genel havası, Türkiye'nin zirve bağlamında Afrika'da ortağı olan ülkelerle sürdürdüğü diplomasinin, Türkiye'de "Afrika Yılı" ilan edilen 2005'ten bu yana kaydettiği hızlı ilerlemeyi yansıtıyordu. Ekonomik, diplomatik ve siyasi ilişkiler engebeli yoldan geçti ama aynı süre zarfında bu ilişkiler belli bir kaliteye ve niceliğe ulaştı.
Niceliksel artış sadece ticaret hacminin artışından değil, aynı zamanda açılan yeni Türk temsilciliklerinin, THY’nin uçtuğu noktaların artan sayısından ve Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı'nın (TİKA) kıtada artan varlığından da izlenebilir. Türkiye'nin yeni politikası, 'Afrika'nın sorunlarına, Afrikalı çözümler' bulunmasına yardımcı olacak karşılıklı iş etkileşimlerinin teşvik edilmesine dayanıyordu.
İstanbul'daki Birinci Ekonomi ve İş Forumu, kıtadaki tüm ülkelerden ticareti, şirketleri ve idarecileri temsil eden 1600 delegeye ek olarak aynı vasıflarda 900 Türk delegeyi de ağırladı. Organizasyona ek olarak Türkiye çapında şirketlere ve fabrikalara geziler, ikili ve sektörel iş görüşmeleri düzenlendi. Büyük firmalar ve hükümetler arasında altyapı ve enerji alanlarında bazı önemli anlaşmalar yapıldı. Küçük ve orta ölçekli işletmeler arasında ise çok daha fazla sayıda anlaşma imzalandı. Bütün bunlar, ekonomik bağların derinleştirilmesinin karşılıklı zenginlik üretimine ve karşı karşıya bulunulan ortak sorunlara birlikte çözümler yaratmak inancıyla yapıldı.
Ancak, tam potansiyele ulaşmak için yürünmesi gereken uzun bir yol var.
Türkiye, Afrika ülkelerinin kendi aralarında imza ettikleri serbest ticaret antlaşmalarının hem kendilerine hem de Türkiye’ye “ne getirip ne götüreceğini” dikkatli bir şekilde hesap etmeli. Türkiye, Afrika'yla ticari ilişkilerini tıpkı Cibuti ile yaptığı gibi bir takım serbest ticaret bölgelerinin oluşturulması ve teşvik edilmesi yoluyla kolaylaştırmalı. Çifte vergilendirme ve ulaşımla ilgili sorunlar bir an önce çözülmeli. Ticaret ve yatırımların finansmanının yetersiz kalması, ele alınması gereken başka bir konu. Banka kredileri yeterli değil ve sigorta hizmetleri potansiyele rağmen yeterince mevcut değil.

Üniversiteler harekete geçirilmeli

Eximbank'ın kıtaya yönelik verdiği kredilerin limitleri arttırılmalı. Özel sektör - kamu ortaklıkları teşvik edilmeli. Türkiye, hedef ülkeleri ve stratejik sektörleri seçerken dikkatli davranmalı ve sektörel büyümelerin muhtemel olumsuz etkilerini hesap etmeli. Büyük Türk şirketlerinin kıtaya girmesinin yolu açılarak orta ve küçük ölçekli firmaların işini kolaylaştıracak ölçek ekonomilerinin oluşturması teşvik edilmeli.
Bunların ne getirip götüreceği bilimsel yöntemlerle yapılacak ampirik araştırmalarla desteklenmeli. Bu anlamda üniversiteler proje bazlı harekete geçirilmeli ve iş dünyası ve politika yapıcılara destek verecek çalışmaları hızlandırmalı.
Bütün bunlara ek olarak, bu problemlerin önüne geçilmesi için gereken stratejik düşünce, Türkiye'de eninde sonunda birtakım kurumsal düzenlemelerin yapılmasıyla karşı karşıya kalacak. Maliyetine rağmen, uzman okullar, tropik hastalıklarla uğraşan uzman hastaneler, uzman bankalar ve uzman sigorta ve şirketlerin oluşturulması bir gereklilik olarak Türkiye’nin önüne çıkacak. Ancak bu sıralananlar Afrika - Türkiye ilişkilerinin bir sonraki aşamasına damga vuracak gereklilikler olacak. Şimdi mesele içinde bulunduğumuz bu yeni dönemin gereklerini başarıyla yerine getirmek.
Prof. Dr. Sedat Aybar. İstanbul Aydın Üniversitesi, Afrika Araştırmaları Merkezi Müdürü
[1] Aybar Sedat (2016), "Yeni" Türkiye, "Yeni" Afrika: Bir Yerçekimi Analizi, Politik Ekonomi, IAU Yayın Florya Chronicles, Yıl: 2, Sayı: 2, ISSN: 2149 -5750.

Türkiye'den Ukrayna'ya 50 milyon dolar kredi yardımı

Türkiye'den Ukrayna'ya 50 milyon dolar kredi yardımı

Türkiye, siyasi olayların yaşandığı Ukrayna'ya 50 milyon dolar kredi yardımında bulunacak.
Türkiye'den Ukrayna'ya 50 milyon dolar kredi yardımı
ANKARA 
Ukrayna'da yaşanan siyasi olayların ülkeyi derinden etkilemesi sebebiyle ülkeye mali yardım sağlamak amacıyla 50 milyon dolar tutarında kredi sağlanmasına ilişkin 15 Şubat'ta imzalanan ekli kredi anlaşmasının yürürlüğe girmesi, Hazine Müsteşarlığının yazısı üzerine Bakanlar Kurulunca kararlaştırıldı.
Resmi Gazete'de yayımlanan karara göre, kredi, Ukrayna devlet bütçesinin finansmanı amacıyla kullanılacak. Anlaşma, kredinin ana parası veya tahakkuk etmiş faizi ya da bu kapsamda ödenmesi gereken herhangi bir tutar ödenmediği sürece tam olarak yürürlükte kalmaya devam edecek.

Türkiye'den OECD'ye 160 bin avro hibe katkısı

Öte yandan, Türkiye ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) arasındaki matrah aşındırma ve kar kaydırma projesine ilişkin katkı anlaşmasının yürürlüğe girmesi, Hazine Müsteşarlığının yazısı üzerine, Bakanlar Kurulunca kararlaştırıldı.
Resmi Gazetede yayımlanan karara göre, Türkiye OECD'ye hibe kaydıyla 160 bin avro tutarında bir finansal katkı sağlayacak. Katkı, anlaşmanın yürürlüğe girmesinin ardından tek dilimde ödenecek.
Muhabir: Meltem Bulur


Bir Makale

The International New Issues In SOcial Sciences Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme Remziye Gül Yurt Sağlık Bakanlığı rgulyurt@gmail.com Orcid : 0000-0003-3076-3423 Year : 2025 Number : 13 Volume : 2 pp : 279-306 Makalenin Geliş Tarihi Kabul Tarihi Makalenin Türü Doi : 08/12/2025 : 24/12/2025 : Araştırma makalesi : https://zenodo.org/records/18044127 İntihal/Plagiarism: Bu makale, en az iki hakem tarafından incelenmiş, telif devir belgesi ve intihal içermediğine ilişkin rapor ve gerekliyse Etik Kurulu Raporu sisteme yüklenmiştir. / This article was reviewed by at least two referees, a copyright transfer document and a report indicating that it does not contain plagiarism and, if necessary, the Ethics Committee Report were uploaded to the system. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme Remziye Gül YURT Öz Son yıllarda boşanma oranlarındaki artış, evlilik oranlarındaki belirgin düşüş aile yapısına yönelik kaygıların oluşmasına yol açmaktadır. Bu kaygılar, özellikle aile içi bağların çözülmesi, aile yapısının erozyona uğraması ekseninde yoğunlaşmaktadır. Aile yapısındaki dönüşümlerin dijital çağın dinamikleriyle ilişkili olduğuna dair yaklaşımlar yaygınlaşırken, dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz etme hızı da dikkat çekici biçimde artmaktadır. Bu makale, dijital çağın aile içi ilişkilere etkisini analiz etmek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu doğrultuda dijital çağda aile, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi kavramlara ilişkin literatür nitel araştırma yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Literatürdeki bulgular, aile yapısındaki çözülmenin ve aile içi ilişkilerdeki zayıflamanın tarihsel olarak sanayileşme süreciyle hız kazandığını; ancak dijital çağda yaygınlaşan dijital iletişim araçlarıyla bu dönüşümün çok daha ivmeli bir hâl aldığını göstermektedir. Bu çerçevede çalışma, ailenin temel işlevlerini, aile içi ilişkilerin bütünlüğünü dijital çağın baş döndürücü yenilikleri karşısında koruyabilmek için “dijital muhafazakârlık” kavramını önererek bu kavramın aile kurumu açısından sunduğu imkânları değerlendirmektedir. Anahtar kelimeler: Dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital muhafazakârlık, dijital çağda aile ilişkileri. Risks of Family Relationship Disintegration and Preservation Strategies in the Digital Age: An Assessment within the Context of Digital Conservatism Abstract The increase in divorce rates and the significant decrease in marriage rates in recent years have led to concerns about the family structure. These concerns are particularly focused on the disintegration of intra-family ties and the erosion of the family structure. While approaches suggesting that transformations in the family structure are related to the dynamics of the digital age are becoming widespread, the speed at which digital technologies permeate all areas of life is also increasing remarkably. This article was written to analyze the impact of the digital age on intra-family relationships. In this context, the literature on concepts such as family in the digital age, digital addiction, and digital loneliness has been examined using a qualitative research method. The findings in the literature show that the disintegration of the The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 280 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. family structure and the weakening of intra-family relationships historically accelerated with the industrialization process; however, this transformation has become much more rapid with the widespread use of digital communication tools in the digital age. In this framework, the study proposes the concept of "digital conservatism" to protect the basic functions of the family and the integrity of intra family relationships in the face of the dizzying innovations of the digital age, and evaluates the opportunities that this concept offers for the family institution. Keywords: Digital age, digital addiction, digital loneliness, digital conservatism, family relationships in the digital age. 1. Giriş Dijital çağ, insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı, sınırsız ve görünmez bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. Bu dönüşüm yalnızca kamusal alanların değil, toplumun en kadim ve mahrem kurumu olan ailenin de doğrudan etkilendiği bir dönüşüm sürecini ifade etmektedir. Bu çağda gerçekleşen iletişim yöntemi bireyler arasındaki etkileşim biçimlerini yeniden şekillendirmektedir. Dijital araçlarla gerçekleşen iletişimde bir yandan mekânsal sınırlar ortadan kalkarken, aynı zamanda bireyler arasında yeni mesafeler ortaya çıkmaktadır. Yüz yüze ilişkilerin yerini ekran aracılığıyla gerçekleşen yeni bir gündelik hayat ve yaşam şekli almaktadır. Dijital araçlarla şekillenen yeni iletişim yöntemleri hiç kuşkusuz aile içi bireylerin iletişimlerini derinden etkilemektedir. Aile, bir yandan dijital imkânların sağladığı olanaklardan faydalanırken diğer yandan yalnızlık, iletişimsizlik ve değer aşınması gibi risklerle karşı karşıya kalmaktadır. Dolayısıyla 21. yüzyıl, dijitalleşmenin aile yapısı üzerindeki etkilerinin çok boyutlu biçimde tartışılmasını zorunlu kılan kritik bir dönem olarak öne çıkmaktadır. İletişim biçimlerinden kamu hizmetlerine, kültürel aktarım pratiklerinden siyasal söylemlere kadar geniş bir etki alanına sahip olan dijital teknolojiler, yalnızca teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda değerler, normlar ve toplumsal yapılar üzerinde derin dönüşümler yaratan sosyolojik bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Dijital platformlar ideolojilerin, kimliklerin ve değer sistemlerinin üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve yeniden müzakere edildiği başlıca alanlardan biri hâline gelmiştir. Dijitalleşmenin liberal, popülist veya küreselci söylemlerle ilişkisi yoğun biçimde tartışılırken, muhafazakâr değerlerin dijital çağda nasıl konumlandığı meselesi görece sınırlı bir alan olarak kalmıştır. Bu dönüşüm süreci, özellikle muhafazakâr The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 281 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. düşünce açısından dijital çağda değerlerin nasıl korunacağı, yeniden üretileceği ve aktarılacağı sorularını gündeme getirmektedir. Dijitalleşmenin hayatın her alanına hızla nüfuz etmesi bu teknolojilere yönelik eleştirel yaklaşımların giderek artmasına yol açmaktadır. Dijitalleşmeye yönelik eleştirilerin kümelendiği konular ahlaki aşınma, kültürel çözülme ve toplumsal yabancılaşma ile ilişkilendirmektedir. Bu teknolojilerden korunmanın çözümünü dijital alanın dışında kalmak olarak kurgulamak ve dijital mecraların sunduğu imkânları göz ardı etmek faydalı bir yaklaşım değildir. Her yenilik gibi dijital teknolojiler de hem fayda hem de riskleri eş zamanlı olarak barındırmaktadır. Bu bağlamda, dijital teknolojilerin olumsuz yönlerine odaklanmak, bu teknolojilerin sunduğu çok yönlü imkânları göz ardı etmek anlamına gelecektir. Oysa dijital platformlar, bilinçli ve stratejik biçimde kullanıldığında, kültürel ve ahlaki değerlerin görünür kılınması, aktarılması ve sürekliliğinin sağlanması açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu bakış açısından hareketle makale “dijital muhafazakârlık” kavramını tartışmaya açarak bireylerin dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı değer temelli bir üretim ve mücadele sahası olarak ele alan bir yaklaşımın önemini savunmaktadır. Uluslararası literatürde dijital muhafazakârlık kavramının özellikle Rusya bağlamında tartışmaya açıldığı görülmektedir. Eurasia 2.0: Russian Geopolitics in the Age of New Media adlı çalışmada dijital muhafazakârlık vatanseverlik, ulusal kimlik ve tarihsel hafızanın yeni medya aracılığıyla yeniden çerçevelenmesi bağlamında ele alınmakta; dijital platformlar, değerlerin aşındığı alanlar olmaktan ziyade ideolojik ve kültürel sürekliliğin sağlandığı stratejik mecralar olarak değerlendirilmektedir. Bunun yanı sıra Elena Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan makale dijital dönüşüm çağında muhafazakâr hukuki düşüncenin, kamu sistemlerinin dijitalleşme süreçlerini etik, ahlaki ve sosyo-normatif düzenlemelerle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu çalışmalar, dijital muhafazakârlığın dijital teknolojilere karşı bir mesafe koyma tutumundan ziyade, dijital alanı değerlerin korunması ve yeniden inşası için stratejik bir zemin olarak konumlandırdığını ortaya koymaktadır. Türkiye bağlamında ise dijital muhafazakârlık kavramının henüz sistematik bir çerçeveye oturtulmadığı görülmektedir. Türkiye’de yazın alanında dijitalleşme ile ilgili ele alınan çalışmalar çoğu zaman kültürel yozlaşma, The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 282 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. ahlaki erozyon veya dijital bağımlılık ekseninde tartışılmakta; dijital alanın değerleri koruyucu ve yeniden üretici bir potansiyel taşıyabileceği yeterince ele alınmamaktadır. Dijital muhafazakârlık kavramının ulusal literatürde yer almaması, bu alandaki tartışmaların dağınık ve kavramsal bütünlükten yoksun kalmasına yol açmaktadır. Bu durum, dijital çağda muhafazakâr değerlerin nasıl korunacağına ilişkin tartışmaların teorik derinlik kazanmasını zorlaştırmaktadır. Oysa dijitalleşmenin geri döndürülemez bir gerçeklik olduğu dikkate alındığında, değerleri korumanın yolu dijital alanın dışında kalmak değil, bu alanı değer temelli ilkeler doğrultusunda yeniden anlamlandırmaktan geçmektedir. Dolayısıyla kaleme alınan bu makale, Rusya literatüründe geliştirilen dijital muhafazakârlık tartışmalarından yola çıkarak, dijital çağda değerleri korumanın dijital platformlardan uzak durmakla değil, bu platformları bilinçli, etik ve normatif ilkeler çerçevesinde etkin biçimde kullanmakla mümkün olabileceğini savunmaktadır. Bu doğrultuda makalenin amacı, dijital muhafazakârlık kavramını kuramsal olarak tartışmak ve Türkiye bağlamında dijitalleşme-değer ilişkisine yönelik kavramsal bir katkı sunmaktır. Bu yönüyle makale, dijital çağda değerlerin korunmasına ilişkin tartışmalara yeni bir perspektif kazandırmakta ve dijitalleşme karşısında muhafazakâr düşüncenin değerlerin muhafazası ekseninde önemli bir rol üstlenebileceğini savunmaktadır. 2. Çalışmanın Amacı ve Beklenen Yararlar Bu çalışmanın temel amacı, dijitalleşmenin toplumsal ve kültürel yapılar üzerindeki dönüştürücü etkilerini, muhafazakâr değerler ekseninde ele alarak “dijital muhafazakârlık” kavramını kuramsal bir çerçeve içerisinde tartışmaktır. Dijital teknolojilerin aile yapısı, değer aktarımı ve gündelik yaşam pratikleri üzerindeki etkilerinden hareketle çalışma, dijital alanın muhafazakâr düşünce açısından yalnızca bir tehdit ya da kaçınılması gereken bir mecra olarak değil; değerlerin korunması, yeniden üretilmesi ve görünür kılınması açısından stratejik bir alan olarak nasıl konumlandırılabileceğini ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu bağlamda makale, dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı etik, normatif ve kültürel ilkeler doğrultusunda aktif biçimde kullanmayı öneren bir yaklaşımı savunmaktadır. Çalışmanın bir diğer amacı, uluslararası literatürde özellikle Rusya bağlamında geliştirilen dijital muhafazakârlık tartışmalarını Türkiye The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 283 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. bağlamına taşıyarak, dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin kavramsal bir boşluğu doldurmaktır. Türkiye’de dijitalleşmenin çoğunlukla kültürel yozlaşma, ahlaki aşınma ve bağımlılık gibi sorunlar etrafında ele alındığı dikkate alındığında, bu çalışma dijital alanın değer temelli bir üretim ve mücadele sahası olarak ele alınabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Böylece muhafazakâr düşüncenin dijital çağda nasıl bir konum alabileceğine dair teorik bir tartışma zemini oluşturulmaktadır. Beklenen yararlar açısından değerlendirildiğinde bu çalışmanın, dijital muhafazakârlık kavramını sistematik biçimde ele alarak ulusal literatüre kavramsal ve teorik bir katkı sunması beklenmektedir. Ayrıca dijitalleşmenin aile, değerler ve kültürel süreklilik üzerindeki etkilerine ilişkin tartışmalara çok boyutlu bir bakış açısı kazandırarak, dijital teknolojilerin bilinçli ve etik kullanımına yönelik farkındalık oluşturması amaçlanmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr değerlerin korunmasına ilişkin akademik tartışmalara yeni bir perspektif sunmakta; politika yapıcılar, akademisyenler ve toplumsal aktörler için dijital alanın değer temelli biçimde nasıl değerlendirilebileceğine dair düşünsel bir çerçeve sağlamaktadır. 3. Araştırmanın Yöntemi ve Kapsamı Modernleşme, kentleşme, sanayileşme ve medya teknolojilerinin aile yapısında değişime-dönüşüme yol açtığı literatürde tartışılan konular arasındadır. Ancak dijital çağın hız, erişilebilirlik, sınırların belirsizleşmesi ve bireysel iletişim pratiklerini yeniden tanımlaması gibi özellikleriyle aile yapısında ve aile içi ilişkilerde nasıl bir sürecin yaşanabileceğine dair çalışmalar sınırlı sayıdadır. Makale literatürde yer alan bu sınırlı çalışmalardan biri olmakla birlikte tartışmaya açtığı dijital muhafazakârlık kavramıyla hem teknolojinin hızına uyum sağlamayı hem de aile kurumu gibi kadim yapıları korumayı hedefleyen çift yönlü bir strateji sunmaktadır. Bu çerçevede makale, dijital teknolojilerin yol açtığı risk ve tehditleri asgariye indirmek amacıyla dijital muhafazakârlık kavramını teorik ve pratik boyutlarıyla tartışmaya açan disiplinlerarası bir yaklaşımla literatüre katkı sunmayı hedeflemektedir. Bu çalışma, dijital çağın aile ilişkileri üzerindeki etkilerini bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmek amacıyla nitel derleme yöntemi kullanılarak hazırlanmıştır. Derleme yöntemi, belirli bir konuya ilişkin mevcut literatürü The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 284 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. sistematik bir çerçevede incelemeyi, bulguları karşılaştırmayı ve alandaki eğilimleri ortaya koymayı mümkün kılmaktadır. Bu doğrultuda çalışma kapsamında dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital ebeveynlik ve dijital muhafazakârlık gibi kavramları ele alan ulusal ve uluslararası akademik yayınlar incelenmiştir. Araştırma sürecinde öncelikle konu ile ilgili temel kavramlar belirlenmiş; ardından bu kavramlarla ilişkili çalışmalar, belirlenen temalar doğrultusunda sınıflandırılmıştır. Çalışmaların seçiminde, konuyla doğrudan ilişkili olması, alana katkı sunması ve güncel literatürü temsil etmesi temel ölçütler olarak benimsenmiştir. Elde edilen bulgular, aile yapısındaki dönüşümleri tarihsel, sosyolojik ve dijital bağlamlarda ele alan teorik yaklaşımlar ışığında yorumlanmıştır. Bu yaklaşım sayesinde, dijital çağın aile ilişkilerini nasıl dönüştürdüğüne dair çok boyutlu bir değerlendirme yapılmış ve “dijital muhafazakârlık” kavramı bu dönüşümün anlaşılmasında bir analitik çerçeve olarak tartışılmıştır. Bu yöntem doğrultusunda çalışma, mevcut literatürü sentezleyerek alandaki güncel eğilimleri görünür kılmayı, dijital çağda aile kurumuna yönelik risk ve imkânları akademik bir zeminde ortaya koymayı amaçlamaktadır. 4. Dijital Çağda Bağımlılık ve Yalnızlık Dijital çağ, dijital devrim ve dijitalleşme olarak adlandırılan 21. yüzyıl, insanlık tarihindeki en önemli devrimlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu devrimin fitilini ateşleyen ilk adım, Amerikalı bilim insanları tarafından 1947 yılında üretilen transistördür (Özdoğan, 2017:25). Transistörün elektronik cihazların temel bileşeni hâline gelmesi, bilgisayar sistemlerinin ortaya çıkmasını ve bilgilerin dijitalleşmesini sağlamıştır (Özdoğan, 2017:27). Dijital iletişimin ana kaynağı olan internetin doğuşu ise 20. yüzyılın üçüncü çeyreğine dayanmaktadır. Amerika Savunma Bakanlığına bağlı bir birim olan Advanced Research Projects Agency (ARPA) tarafından 1957 yılında kesintisiz bir iletişim ağı kurularak internetin ilk adımı atılmıştır. Bu gelişmeyi takiben 1960 yılında ARPANET projesi kapsamında internetin kullanım alanını yaygınlaştırılmıştır. Büyük bilgisayarlar arasında bağlantılar kurularak paylaşım yapabilen ağlar oluşturulmuş ve zamanla üniversiteler ile diğer kurumlar da bu ağa dahil edilmiştir. Farklı işletim sistemine sahip bilgisayarların ağa bağlanmasıyla “İNTERNET” adı verilen küresel bir network meydana gelmiştir (Yıldırım, 2021:3). Bu networkün The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 285 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. gelişim ivmesi ve kullanım alanı her geçen gün katlanarak artmıştır. Dijital araçlarla iletişim kurulabilmesi, bilgiye kolay erişim sağlanması ve birçok hizmetin kısa sürede mekândan bağımsız şekilde sunulabilmesi, dijital çağın küresel zeminde hızla benimsenmesini sağlamıştır (Yetkin & Coşkun, 2021:2). 20.yüzyılda televizyon ve radyo gibi “geleneksel medya” araçları, bireylerin yüzyıllardır sürdürdüğü iletişim pratiklerini köklü biçimde dönüştürmüşken (Alkan, 2023: 15), 21. yüzyıl bu dönüşümün çok daha kapsamlı bir versiyonuna tanıklık etmektedir. Günümüzde cep telefonları, dijital kameralar, sosyal medya platformları ve çeşitli dijital iletişim teknolojileri, gündelik yaşamın merkezine yerleşmiş ve bireylerin etkileşim biçimlerinin başat belirleyicileri hâline gelmiştir (Akar, 2025:10). Devlet yönetiminden bürokratik süreçlere, ticaretten alışveriş kültürüne; eğitim politikalarından sağlık hizmetlerine kadar hemen her alanda dijital dönüşüm belirgin bir etki oluşturmaktadır (Yurt, 2025:26). Dijital iletişimin en belirgin avantajı, zaman ve mekân sınırlamasından bağımsız olarak, anlık, dijital platformların mevcut olduğu sahalarda kullanılabilmesidir. Bu sayede milyonlarca, hatta milyarlarca bireyin aynı anda iletişim kurması mümkündür. Fiziki sınırlardan bağımsız olarak dijital uygulamalar sayesinde kişilerarası iletişim tek bir tıklamayla kolaylaşmıştır. Mektup, telefon ve telgraf gibi klasik iletişim araçlarıyla kıyaslandığında, dijital dünyanın iletişim açısından sunduğu olanaklar insanlık için paha biçilemez niteliktedir. Dijital iletişimin bu hızda yaygınlaşması bu araçlara yönelik kaygıların zaman içinde artmasına yol açmaktadır. Bu araçlar yoluyla kurulan dijital sosyalleşmelerin, aile üyeleri arasındaki iletişimi zayıflattığına, aile içi bağlara zarar verdiğine yönelik endişeler medyada ve akademik platformlarda geniş yer bulmaktadır (Duran, 2022: 13). Hayatın tüm katmanlarına nüfuz eden bu dijitalleşme sürecinin aile içi ilişkileri yönlendirme ve dönüştürme gücünün giderek artması, dijital teknolojilere ve dijital iletişim biçimlerine yönelik eleştirel yaklaşımların doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu çağın kavramları da kuşkusuz dijital ön ekiyle her geçen gün genişlemekte ve kullanım alanları yaygınlaşmaktadır. Dijital sağlık, dijital eğitim, dijital bankacılık, dijital kurumlar (e-devlet, e-vergi, e-imza), dijital oyunlar ve dijital ticaret dijitalleşmenin somut örneklerinden yalnızca birkaçıdır. Bununla birlikte dijital iletişim, dijital yalnızlık, dijital din ve dijital toplum gibi soyut kavramlar da giderek yaygınlaşmaktadır. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 286 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Önümüzdeki yıllarda dijital ön ekiyle birçok yeni somut ve soyut kavramın türeyeceği kaçınılmazdır. Çünkü her yeni gelişme, dijital hizmetler ve araçların kullanım alanını genişletirken, aynı zamanda bu yenilikler bireylerin günlük yaşamına da entegre olmaktadır. Dijital çağda öne çıkan ve giderek yaygınlaşan bağımlılık türlerinden biri de dijital bağımlılıktır (Yengin, 2019:2). Bu kavram, ilk kez 1995 yılında Ivan Goldberg tarafından literatüre kazandırılmış ve ardından Amerika medyasında “internet addiction” olarak yer bulmuştur (Ersoy & Ağlar, 2024:3; Yıldırım, 2021:7). Kimberly Young tarafından dijital bağımlılığı araştırmak üzere kurulan araştırma merkezi ve geliştirilen bağımlılık testleri dijital bağımlılık alanındaki bilimsel çalışmalara öncülük etmiştir (Havalı, 2024:20). Bağımlılık bir nesneye, kişiye, objeye duyulan önlenemez istek, iradenin yetersiz kalması veya başka bir iradenin etkisi altında olma durumu olarak tanımlanabilir. Dijital bağımlılık ise, bireyin kendisini yeterli hissetmeme dürtüsüyle tetiklenen, teknolojik ve davranışsal bir bağımlılık türüdür (Özsarı & Deli, 2023:2). Bu bağımlılık türünde bireyin zihni sürekli dijital öğelerle meşgul olmaktadır. Birey zamanla dijital araçlardan kopamamaktadır. Birey, bu araçlara erişim sağlayamadığında huzursuz, gergin, kaygılı, mutsuz bir durum sergilemektedir. Dijital bağımlılığın şiddeti, haftalık 40-48 saate varan internet kullanımına kadar ulaşabilirken birey dijitali kullanma isteğinin önüne geçmekte zorlanmaktadır. Bağımlılık düzeyine ulaşan bireylerde, internete bağlı olunmayan zamanın önemi kaybolmakta, saldırganlık gibi davranışsal değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Günlük yaşamda sorumlulukların yerine getirilmesinde aksaklıklar meydana gelirken iş, okul ve aile hayatındaki görevler ihmal edilmektedir. Zamanla bağımlı bireyler, evden dışarı çıkamama gibi ciddi sorunlarla karşılaşabilmektedir (Alyanak, 2016: 1). Literatürde dijital bağımlılık ile ilgili yapılan araştırmaların büyük bir bölümünde olumsuz aile ilişkilerinin yaşandığı ortamlarda bağımlılığın daha yaygın olduğu vurgulanmaktadır. Dijital bağımlılığa yol açan çalışma sonuçları makalenin “literatürde dijital bağımlılık ve aile ilişkileri” başlığında ele alınmıştır. Dijital Yalnızlık The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 287 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Yalnızlık kavramı, Türkçe sözlükte “yalnız olma, kimsenin bulunmaması durumu” olarak tanımlanmaktadır. Ancak Türk Dil Kurumu (TDK), 2024 yılında “kalabalık yalnızlık” kavramını yılın kelimesi olarak açıklayarak, bu kavrama olan ilgiyi önemli ölçüde artırmıştır (Karayaman, Boz, Şener, & Güler, 2025:1). TDK’nın internet sitesinde halk oylamasına sunulan “merhamet”, “yabancılaşma”, “algoritma”, “yozlaşma”, “yapay zekâ” ve “dijital yorgunluk” kelimeleri arasından seçilen “kalabalık yalnızlık”, birey toplum ilişkisi hakkında birçok mesaj barındırmaktadır (tdk.gov.tr, 30 Temmuz 2025). Yaklaşık bir milyon kişinin katılımıyla yapılan oylamada bu kavramın seçilmesi, birey-toplum, sosyoloji ve psikoloji zemininde kapsamlı araştırmaların önemini göstermektedir. Aynı zamanda kavram, toplumsal ve sosyolojik dönüşümün hangi yönlere evrilebileceği konusunda uyarıcı bir niteliğe sahiptir. Birbirine zıt anlamlar taşıyan “kalabalık” ve “yalnızlık” kelimelerinin bir arada kullanılması ilk bakışta tezat gibi görünse de kavramın derinlemesine incelenmesi bireylerin içinde bulunduğu durumun ne denli travmatik olabileceğini ortaya koymaktadır. Carl Gustaw Jung’un yalnızlık ile ilgili tanımı, bu kavramın bireylerin yaşadığı durumu özetler niteliktedir. Jung’a göre yalnızlık, bireyin yanında kimsenin olmaması değil; bireye ait duygu, düşünce ve fikirlerin karşı tarafa iletilememesi veya kabul görmemesidir (Deveoğlu, 2024:2). Literatürde dijitalleşme ve yalnızlık arasındaki ilişki üzerine birçok araştırma bulunmaktadır. Alkan, Alyanak, Deveoğlu, Göldağ, Kavlak, Yıldırım, Şen & Erol, bu ilişkinin farklı boyutlarını inceleyen çalışmalara örnek olarak gösterilebilir. Araştırmalar, yalnızlığa yol açan çeşitli etmenleri ortaya koymaktadır. Aile içi olumsuz ilişkiler, dijital araçlar, dijital oyunlar, dijital hedonizm, anlaşılmama hissi, mobbing ve boşluk hissi bunlardan sadece birkaçıdır. Ancak ortak olarak vurgulanan ve dikkat çeken unsur, aile içi olumsuz ilişkilerden kaynaklanan yalnızlıktır. İnsan doğası, temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarından sonra ait olma, sevilme, sayılma ve anlaşılmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç, Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin üçüncü basamağında, sosyal aidiyet basamağı olarak yer almaktadır. Birey, bu ihtiyacını sevgi, sosyal yakınlık ve dostluk ilişkileriyle karşılamaktadır (Şengöz, 2022:4). Ancak aile içinde ait olma, anlaşılma, sevgi ve değer görme ihtiyacı karşılanamadığında birey, bu boşluğu farklı kanallarla doldurmaya çalışabilmektedir. Bireyin iş, okul ve The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 288 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. sosyal hayatındaki ilişkiler zaman zaman sekteye uğrayabilmektedir. Bu durumlara aile içi iletişimsizlik, anlaşılmama ve değersizlik hissi eşlik ettiğinde bireysel izolasyonla başlayan yalnızlık zamanla bireyi dijital dünyanın zeminine sürükleyebilmektedir. Hayatın neredeyse her alanına entegre olmuş ve mekândan bağımsız sayısız seçenek sunan dijital dünya, bireyleri sanal bir çevreyle kuşatırken bireylerin yalnızlıklarını derinleştirmektedir. Bu yalnızlaşmanın sonucunda, aile ve toplum içindeki iş birliği, dayanışma ve yardımlaşma gibi değerlerin önemi zamanla azalmaktadır. Bireylerde yabancılaşma ve aidiyet duygularının kaybolması kaçınılmaz hâle gelmektedir. Oysa insan, yaratılış itibarıyla toplumsal bir varlıktır ve tarih boyunca milletlerin, devletlerin oluşumunda toplumsal bağlar belirleyici bir rol oynamıştır. Gerçek anlamda tarihin öznesi olabilmek, güçlü toplumsal bağlarla bir arada yaşamakla mümkündür. Toplumlar, rastlantısal olarak bir araya gelmiş yığınlar değildir. Toplumları bir arada tutan, birlikte yaşamalarını sağlayan ortak tarih, sosyal ve kültürel bağlardır. Bu bağlar zamanla güçlenebileceği gibi gevşeyip çözülme tehlikesi de taşımaktadır. Toplumun hangi yöne evrileceği ortak irade ve birlikte yaşama kararlılığıyla doğrudan bağlantılıdır (Çapcıoğlu, 2024: 17-18). Ancak “kalabalık yalnızlık” içinde yaşayan bireylerin artışı, bireylerde birlikte yaşama arzusunun azalmasına yol açacaktır. Bu durumda nihai olarak toplumsal bağların çöküşüne zemin hazırlayacaktır. Dijitalleşme ve Muhafazakârlık Muhafazakârlık Latince’de korumak, saklamak, muhafaza etmek, tutmak gibi anlamlara gelen conservare sözcüğüne dayanmaktadır (Güngörmez, 2004:2). Kavram Ortaçağ’da yasaları, düzeni, belli grupları koruyan, kollayan anlamında “Conservator” terimiyle kullanılmıştır (Akkaş, 2003:2). Arapça sözlükte koruma, himaye etme, gözetme anlamlarına gelen hafaza kökünden türemiştir. Türkçe sözlükte de muhafaza etme, koruma anlamına gelmektedir. Muhafazakârlık kavramının Türkçe’de conservatismin karşılığı olarak ne zamandan itibaren kullanıldığı net olarak bilinmemekle birlikte geleneği koruma sürekliliği ifade etme anlamı uzun bir geçmişe dayanmaktadır (Çamurdaş, 2023:2). Muhafazakârlık modern siyasi bir ideoloji olarak Fransız Devrimi’ne karşı bir tepki hareketi olarak Edmund Burke’ün (1729-1797) fikirleriyle şekillense The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 289 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. de bir yaşam formu, bir düşünce şekli olarak kökeni 4. yüzyılın Kilise babalarından Saint Augustin’e, hatta Antik Yunan’a Aristo’ya kadar uzanmaktadır (Yurt, 2025:16). Edmund Burke tarafından kaleme alınan “Reflections on the Revolution in France 1790 (Fransız İhtilali Üzerine Düşünceler 1790)” muhafazakâr geleneğin en üst referans metni olarak kabul edilmektedir (Beneton, 2016: 15). Muhafazakârlıkla ilgili yaygın kabul, bu düşünce geleneğinin değişime bütünüyle karşı olduğu yönündedir. Ancak bu yaklaşım, muhafazakârlığın gerçek doğasını tam olarak yansıtmamaktadır. Muhafazakârlığın değişime bakışı, kökten ve ani dönüşümlere direnmekle birlikte, değişimin tedrici, kontrollü ve toplumsal istikrarı gözeten bir biçimde gerçekleşmesi gerektiği yönündedir. Nitekim literatür incelendiğinde muhafazakârlığın zaman içerisinde “neo-muhafazakârlık” ve “Yeni Sağ” gibi farklı biçimlere evrilerek dönemin toplumsal ve siyasal koşullarına uyum sağladığı görülmektedir (Yurt, 2025:27). Aile kurumu, insanlık tarihi boyunca toplumsal düzenin köklü yapılarından biri olarak varlığını muhafaza etmiştir. Bu kurum, “bireylerin sosyal bir varlık olmayı öğrendikleri ilk etkileşim ağı olması nedeniyle bireysel hayatlar ve toplum hayatı için en temel kurumdur” (Dikeçligil, 2012:24). Biyolojik, psikolojik, ekonomik, sosyolojik ve hukukî boyutlarıyla aile; üyeler arasındaki ilişkileri belirli normlara bağlayan, toplumun kültürel ve karakteristik özelliklerini kuşaktan kuşağa aktaran ve en yoğun birincil ilişkilerin yaşandığı temel sosyalleşme ortamını oluşturan bir kurumdur (Zorlu, 2025:2). Muhafazakâr düşünce geleneğinde aile, toplumsal yapının inşasında ve sürekliliğinde merkezi bir konuma sahiptir. Toplumsal hayatın en eski kurumu olan aile, yalnızca biyolojik bir birliktelik değil; aynı zamanda değerlerin aktarımını, otoritenin meşruiyetini ve toplumsal düzenin devamlılığını sağlayan temel bir yapı olarak görülmektedir. Muhafazakâr ideolojinin erken dönem teorisyenlerinden Louis de Bonald’a göre aile toplumsal ve siyasal düzenin küçük bir yansıması niteliğindedir (Güler, 2016:127). Muhafazakâr düşüncede aile, bireyin kimlik kazanma sürecinde belirleyici bir kurumsal yapı olarak konumlandırılmaktadır. Aile, bireylerine yalnızca aidiyet duygusu kazandırmakla kalmaz; aynı zamanda onları toplumsal hayata hazırlayarak belirli roller ve konumlar üzerinden toplumsal yapı içine dâhil eder. Bu yönüyle aile, birey ile toplum arasındaki temel aracı The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 290 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. kurumlardan biri olarak işlev görmektedir. Thomas Fleming de benzer biçimde, bireyin esas kimliğini oluşturan tarihsel süreklilik ve gelecek tasavvurunun aile aracılığıyla şekillendiğini ileri sürmektedir. Fleming’e göre insan doğası gereği unutkandır; buna karşılık aile, kuşaklar arası aktarımı mümkün kılan kolektif bir hafıza işlevi üstlenmektedir. Talcott Parsons, aile kurumunun toplumsal düzen içindeki rolünü; neslin devamlılığının sağlanması, bireylerin sosyal ve psikolojik rehabilitasyonu ile toplumsal norm ve değerlerin aktarımını sağlamak şeklinde üç temel işlev üzerinden tanımlamaktadır (Çaha, 2004: 8). Aile, bireylerde topluma ve devlete yönelik sevgi, aidiyet ve bağlılık duygularının gelişmesinde merkezi bir işleve sahiptir. Toplumsal bütünlüğün ve siyasal istikrarın sürdürülebilirliği, bireyler arasındaki bu duygusal ve normatif bağların gücüne doğrudan bağlıdır. Sevgi ve bağlılık temelinde inşa edilmemiş toplumların ve devlet yapıların çözülmeye daha açık olduğu görülmektedir. Bu bağlamda aile değerlerine yönelen herhangi bir tehdidin zamanında engellenememesi, söz konusu tehdidin giderek derinleşmesine ve yalnızca aile kurumunu değil, toplumsal düzeni ve nihai aşamada devletin bütünlüğünü hedef alan yapısal bir soruna dönüşmesine zemin hazırlamaktadır (Gilbert, 2016:74). Durkheim, toplumsal yapıda ortaya çıkan anomi ve yabancılaşma olgusunu, toplumun ortak değer dünyasında meydana gelen çözülmeyle ilişkilendirmektedir. Ona göre toplumsal düzenin zayıflaması ani bir kırılmanın sonucu değil, daha derin ve kademeli bir sürecin ürünüdür. Bu çözülme sürecinin ilk aşaması ise aile kurumunda başlamaktadır. Aile bağlarının zayıfladığı ve aileye atfedilen değerlerin aşındığı toplumlarda, kolektif bilinç giderek güç kaybetmekte; buna bağlı olarak toplumsal bağların ve ortak değerlerin çözülmesi kaçınılmaz hâle gelmektedir (Çaha, 2004:8). Türk sosyoloji geleneğinde Ziya Gökalp, aileyi yalnızca bireylerin bir araya geldiği özel bir alan olarak değil, ulusun varlığını sürdüren ve kültürel sürekliliği sağlayan merkezi bir yapı olarak ele alır. Ona göre aile, toplumsal dirliği teminat altına alan, millî değerleri nesilden nesile aktaran ve ulusal bütünlüğü güçlendiren bir çekirdek kurumdur. Bu yaklaşım, aileyi hem ahlaki hem de ulusal sorumluluk alanı olarak konumlandırmaktadır. Benzer şekilde İhsan Sezal da aileyi toplumsal düzenin inşasında ve kurumsallaşmasında başlangıç noktası olarak değerlendirir. Sezal’in The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 291 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. perspektifinde aile, birey ile toplum arasındaki bağın kurulduğu; toplumsal yapının canlılığını, dayanıklılığını ve sürekliliğini güvence altına alan temel örgütlenme biçimidir (Kır, 2011:2). Bu makalenin odağı gereği, aile kurumunun önemine ilişkin tanımlar sınırlı tutulmuş; esas amaç olarak dijital çağın aile yapısı üzerindeki etkilerini irdelemek ve bu yeni çağda aileyi korumaya yönelik stratejiler geliştirmek benimsenmiştir. Literatürdeki çalışmalar, geleneksel aile modelinin tarihsel süreç içerisinde çekirdek aile formuna evrildiğini; dijital çağla birlikte çekirdek yapısının da farklılaşarak çoklu aile tipolojilerine dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Araştırmalar, aile yapısındaki çözülme eğiliminin Sanayi Devrimi sonrasında hız kazanan kentleşme ve göç süreçleri, kadın hakları mücadelesi, eğitimde fırsat eşitliğinin genişlemesi, kadınların iş gücüne aktif katılımı gibi çeşitli toplumsal dinamiklerle bağlantılı olduğunu vurgulamaktadır (Turgut, 2017:18). Bunun yanı sıra aile içi ilişkilerin belirgin biçimde zayıfladığı; tek ebeveynli aileler, dijital aileler, arkadaş temelli aile yapıları ve çocuksuz aile modelleri gibi yeni aile formlarının dijital çağın ilk çeyreğinde dikkat çeken bir seviyede artış gösterdiği literatür bulgularındandır (Bayer, 2013:12). Dolayısıyla aile yapısındaki dönüşüm çok boyutlu nedenlerle şekillenmekte olup bu nedenlerin etkisi, dijitalleşmenin hızlandırıcı niteliğiyle günümüzde daha görünür ve daha belirgin hale gelmiştir. Dijital Muhafazakârlık 2016 yılında yayımlanan Russian Geopolitics in the Age of New Media (Yeni Medya Çağında Rus Jeopolitiği) adlı eserde, dijitalleşmenin jeopolitik yapılar üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Anılan eserde Rusya’daki bölgelerin yerel ve jeopolitik mekânsal kimliklerine ilişkin anlatıların dijital platformlar aracılığıyla inşa edilmesi, bölgesel öz belirlemeye yönelik politik bir yönelimin oluşturulmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bu anlatıların, “dijital jeopolitik” kavramını görünür ve analiz edilebilir bir olgu hâline getirdiği; dolayısıyla Rusya’daki sosyologlar tarafından incelenmesi gerektiği eserde vurgulanan temel hususlar arasındadır. Eserde özellikle dikkat çeken bölümlerden biri, “Digital Conservatism: Framing Patriotism in the Era of Global Journalism” (Küresel Gazetecilik Çağında Vatanseverliğin Çerçevelenmesi) başlığıdır (Bassin ve diğerleri, 2016:185). Bu başlıkta yazar, The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 292 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Rusya’nın yeni medya ortamı içerisinde gelenekselci ve muhafazakâr anlatıların nasıl yeniden üretildiğini incelemektedir. Dijital platformların yalnızca teknik araçlar olmadığı, aksine tarihsel hafıza, ulusal kimlik ve muhafazakâr değerlerin dolaşıma sokulduğu ideolojik mekânlar hâline geldiği vurgulanmaktadır. Eserde dijital gazetecilik, devletle uyumlu aktörler ile taban hareketlerinin çevrimiçi katılım pratiklerini bir araya getirerek muhafazakâr bir jeopolitik dünya görüşünü pekiştiren stratejik bir mecra işlevi görmektedir. Böylece dijital muhafazakârlık; medya biçimi, siyasal ideoloji ve ulusal kimliğin, Rusya’nın Sovyet sonrası coğrafyadaki jeopolitik hedefleri çerçevesinde karşılıklı olarak birbirini ürettiği bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle dijital muhafazakârlık, geleneksel değerlerin dijital formlar içinde yeniden üretilmesini ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu eserde “dijital muhafazakârlık” kavramının kullanılması uluslararası literatür açısından bir ilki barındırmakla birlikte muhafazakârlığın dijital çağda kendini yenilemesi ve dijital bir forma evrilmesinin kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu göstermektedir. Dijital muhafazakârlığın konu edindiği başka bir çalışma Elena Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan makalede yer almaktadır. Anılan yazarlar “Conservatism and Conservative Legal Thinking: The Era of Public Systems’ Digital Transformation (Muhafazakârlık ve Muhafazakâr Hukuk Düşüncesi: Kamu Sistemlerinin Dijital Dönüşümü Çağı) başlıklı makalede muhafazakârlığın genel kavramsal yapısını tartıştıktan sonra, dijital dönüşümün hukuki ve sosyal etkileri bağlamında muhafazakâr düşüncenin nasıl konumlanması gerektiğini belirtirler. Kazachanskaya ve Mamychev dijital teknolojilerin hızla kamu sistemlerine entegre olduğu bir dönemde, muhafazakâr hukuki düşüncenin salt geleneksel değerleri korumaya dönük değil, aynı zamanda dijitalleşme süreçlerini bu değerlerle uyumlu bir şekilde düzenlemeye odaklanan bir çerçeve geliştirmesi gerektiğini savunurlar. Söz konusu çalışmada toplumsal yaşamda dijital teknolojilerin geliştirilmesi ve etkin biçimde kullanılabilmesi için doktrinel nitelikte hukuki ve düzenleyici politikaların yanı sıra etik standartlar ve ahlaki ilkelerin oluşturulmasının gerekliliğine vurgu yapılmaktadır. Kazachanskaya ve Mamychev’e göre, 21. yüzyılda güçlü bir devlet yapısının inşası açısından dijital ortamda sunulan hizmetlerin; deontolojik kodlar, biyolojik tehditler ve çevresel riskler dikkate alınarak tasarlanması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, dijital çağın The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 293 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. gereklerine uyum sağlayabilmek için kamu yönetiminde ve kamu hizmetlerinde gerçekleştirilen dijital dönüşümlere ek olarak, sosyo-normatif düzenlemelerin de hayata geçirilmesi gerektiği ifade edilmektedir (Kazachanskaya ve Mamychev, 2021:447-455). Bu çerçevede dijital muhafazakârlık, dijitalleşmenin değerler üzerinde yarattığı dönüştürücü etkilere karşı geliştirilen savunmacı bir refleks olmanın ötesinde, dijital çağın imkânlarını dikkate alan kurucu bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası literatürde özellikle Rusya örneğinde görüldüğü üzere, dijital platformlar muhafazakâr değerlerin aşındığı değil, aksine yeniden üretildiği ve dolaşıma sokulduğu stratejik alanlar hâline gelebilmektedir. Kazachanskaya ve Mamychev’in dijital dönüşüm bağlamında muhafazakâr hukuki düşünceye ilişkin ortaya koyduğu normatif çerçeve, dijitalleşmenin etik, ahlaki ve toplumsal sorumluluk ilkeleriyle birlikte ele alınması gerektiğini açık biçimde göstermektedir. Türkiye bağlamında ise dijitalleşme sürecinin hızına karşın, değerlerle dijital platformlar arasındaki ilişkinin henüz kavramsal ve kuramsal bir bütünlük içinde ele alınmadığı görülmektedir. Bu durum, dijital çağda değerleri koruma ve aktarma çabalarının dağınık ve tepkisel bir düzeyde kalmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla dijital muhafazakârlığın kuramsal bir çerçeve olarak tartışmaya açılması, dijitalleşmenin kaçınılmazlığı karşısında değerlerin korunmasına yönelik yeni ve sistematik bir düşünme biçimi sunmaktadır. Bu çerçevede sınırların görünmez hâle geldiği, küresel kültür ve değer aktarımının hızlandığı ve dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz ettiği bu dönemde Türkiye açısından da aileyi, bireyi, kimliği, inancı, değerleri koruyan, kamusal alanlardaki gerçekleşecek olan dijital dönüşümlerin her kademesinde koruyucu çerçeveye duyulan ihtiyaç giderek artmaktadır. Bu ihtiyacı en kapsamlı biçimde karşılayan ve söz konusu dönüşümü teorik olarak açıklayan yaklaşım dijital muhafazakârlık perspektifidir. Dijital muhafazakârlık perspektifi, insanı merkeze alan tüm değerleri ailenin, kimliğin, inancın, tarihin, kadim kültürel mirasın ve hatta insan psikolojisinin- dijital çağın dönüştürücü ve çoğu zaman aşındırıcı etkilerinden korumayı amaçlayan kapsamlı bir stratejik çerçeve sunmaktadır. Bu bağlamda dijital sınırların belirlenmesi, ekran sürelerinin denetimi, sosyal medya kullanımının kontrollü biçimde düzenlenmesi ve The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 294 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. bireyin özel alanının korunması temel stratejik başlıklar olarak öne çıkmaktadır. Bu makalenin odağında ise aile kurumunun korunmasına yönelik dijital muhafazakârlık stratejiler yer almaktadır. 5. Dijital Muhafazakârlık Stratejileri Dijital Sınırların Belirlenmesi Dijital çağın diğer tarihsel dönemlerden ayırt edici özelliği, fiziksel sınırların anlamını yitirmesidir. Artık kıta, ülke veya sınır kavramları dijital mecralarda büyük ölçüde erimektedir. Bireylerin paylaşımları, saniyeler içinde uçsuz bucaksız mesafeleri aşarak dünyanın herhangi bir noktasındaki bireylerin erişimine açılmaktadır. Sosyal medya platformları üzerinden bireyler, toplumsal, kültürel ve sosyal içeriklere sürekli maruz kalmaktadır. Bu bağlamda, bireylerin sahip oldukları kültürel değerleri ve kadim mirası koruyabilmeleri, dijital araçları ve sosyal medyayı bilinçli, kontrollü ve iradeli bir şekilde kullanmalarını zorunlu kılmaktadır. Dijital mecraların bilinçli kullanımı, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda aile içi ilişkilerin sağlıklı biçimde sürdürülmesi açısından da hayati öneme sahiptir. Ekran süresinin sınırlandırılması, özellikle çocuklar için güvenli içerik filtrelerinin uygulanması, özel alan ve mahremiyetin korunması, bu alanların dijital mecralarda paylaşılmaması temel dijital muhafazakârlık stratejilerini oluşturmaktadır. Aile Değerlerinin Dijital Ortama Taşınması Dijital ortamda aile değerlerinin -yardımlaşma, koruma, işbirliği, merhamet, sevgi, saygı vb.- paylaşılması ve ailenin toplumsal önemi üzerine üretilen içerikler, söz konusu mecralarda ailenin işlevinin ve öneminin sürekli hatırlanmasına önemli katkılar sağlamaktadır. Bu tür paylaşımlar, aile bireyleri arasında etkili iletişimi teşvik ederek, karşılıklı anlayış ve işbirliği ortamını güçlendirmektedir. Özellikle rehber niteliğindeki içerikler, aile içi karar alma süreçlerinde farkındalık yaratmakta, çatışma yönetimi ve duygusal destek mekanizmalarının geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. Ayrıca, bu paylaşımlar, bireylerin aile değerlerini içselleştirmesini destekleyerek, toplum genelinde kültürel ve ahlaki normların korunmasına dolaylı yoldan hizmet etmektedir. Sonuç olarak, aile değerlerinin dijital zeminde görünür kılınması ve bu değerlerin sürdürülebilir biçimde paylaşılması, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından hem bireysel hem de toplumsal açıdan kritik bir rol oynamaktadır. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 295 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Eğitim ve Farkındalık Stratejileri Dijital ortamda paylaşılan içeriklerin bireyler üzerindeki olumsuz etkilerine yönelik eğitim ve farkındalık çalışmaları, dijital muhafazakârlık stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu çalışmaların özellikle aile yapısı, aile içi ilişkiler ve aile üyeleri bağlamında yürütülmesi ayrı bir önem taşımaktadır; çünkü aile, toplumu bir arada tutan temel işlevlerden birine sahiptir. Aile yapısının zayıfladığı toplumların uzun vadede sürdürülebilir olması mümkün değildir. Bireyler toplumsal değerleri, kültürel mirası ve insana, ahlaka ilişkin normları ilk olarak aile içinde öğrenmektedir. Bu yönüyle aile, toplumun adeta bir sigortası işlevi görmektedir. Bu nedenle, ilgili kurumların1 öncülüğünde aile üyelerine dijital dünyadaki riskler ve fırsatlar hakkında eğitim verilmesi dijital muhafazakârlık stratejilerinin merkezi bir unsuru olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, çocuklar ve gençlere dijital sorumluluk bilinci kazandırmaya yönelik yürütülecek eğitim ve farkındalık faaliyetleri de dijital muhafazakârlığın stratejik hedefleri arasında yer almaktadır. Toplumsal ve Kültürel Bağların Güçlendirilmesi Dijital çağın hızla ilerleyen dinamikleri ve kıtalararası kültürel etkileşimler karşısında, ulusal değerlere yönelik toplumsal ve kültürel bağların güçlendirilmesi kritik bir strateji olarak öne çıkmaktadır. Dijital mecralarda üretilen içeriklerin, toplumsal bağları pekiştirecek ve kültürel mirasın yaygınlaşmasına katkı sağlayacak nitelikte olması, ulusal kültürün yabancı kültürler karşısında erimesini önleyecektir. Ayrıca, dijital araçlar aracılığıyla ulusal ve kültürel değerlerin paylaşımı bu paylaşımların sürdürülebilirliği, ulusal değerlerin korunmasına önemli katkılar sunmaktadır. Bu bağlamda, aile yapısının güçlendirilmesi, aile değerlerinin yaşatılması ve ailenin toplum içindeki rolünün vurgulanması yönündeki dijital içerikler de toplumsal bütünlüğün korunması açısından büyük önem taşımaktadır. Dijitalin Bilinçli Kullanımı Dijital dünyanın sunduğu sayısız hizmet arasında kaybolmak ve bireysel özden uzaklaşmak yerine, dijitali bilinçli ve ölçülü bir şekilde tüketme iradesi, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından son derece kritik bir 1Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Üniversiteler, Sivil Toplum Kuruluşlar vb. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 296 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. tutum olarak değerlendirilmektedir. Bireye herhangi bir fayda sağlamayan, zaman kaybına yol açan ve psikolojik sıkıntılara neden olabilecek sınırsız dijital kullanım, ciddi bir risk ve tehlike unsuru taşımaktadır. Her bireyin öz disiplin bilinciyle güçlü bir irade göstermesi, dijital bağımlılık tuzağından korunmasına önemli katkılar sunacaktır. Bu öz disiplin ve dijital mecraların iradeli kullanımı, aile üyeleri arasında da sağlanmalıdır. Aile fertlerinin işbirliği ve dayanışmasıyla, dijitalin eğitim, sağlık ve benzeri temel ihtiyaçlar dışında belirli zamanlarda kullanılmaması -başka bir deyişle, dijitalin minimal düzeyde ve ihtiyaç odaklı kullanımı- dijital muhafazakârlık stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. 6. Dijitalleşme ve Aile İlişkileri Literatür Bulguları ve Tartışma Bu başlık altında dijital bağımlılık, dijital yalnızlık ve dijital çağda aile içi ilişkiler konusuna dair literatür araştırmalarında öne çıkan bulgular ele alınmaktadır. Söz konusu bulgular, dijital araçların aile içi ilişkiler üzerindeki etkilerini farklı boyutlarıyla anlamaya yöneliktir. Bu bağlamda, literatür taramaları, dijital çağın aile dinamikleri üzerindeki karmaşık etkilerini daha bütüncül bir perspektifle değerlendirme imkânı sunmaktadır. Bu çerçevede literatür bulguları: Bayhan’ın (2020:119) lise öğrencileri üzerinde gerçekleştirdiği araştırma, internet bağımlılığının aile içi ilişki kalitesiyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bulgular, ebeveynlik tutumlarının çocukların dijital davranışlarını doğrudan etkilediğini göstermekte; özellikle ilgisiz, mesafeli veya yetersiz ebeveynlik pratiklerinin internet bağımlılığı, siber zorbalık ve siber mağduriyet oranlarını anlamlı düzeyde artırdığı belirtilmektedir. Ayrıca aile bağlarının zayıf olduğu ya da ebeveynlerin ayrı yaşadığı aile tiplerinde çocukların dijital risklere maruz kalma olasılığının belirgin şekilde yükseldiği vurgulanmaktadır. Benzer biçimde Kavlak ve arkadaşlarının (2022:9) çalışması da aile ilişkilerinde yaşanan çatışma, iletişimsizlik veya duygusal kopukluk gibi olumsuzlukların internet bağımlılığı, dijital oyun bağımlılığı ve yalnızlık düzeyleriyle pozitif yönlü bir ilişki gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bu bulgular, dijital bağımlılık davranışlarının yalnızca bireysel faktörlerle değil, güçlü biçimde aile içi etkileşim örüntüleriyle şekillendiğine işaret etmektedir. Göldağ’ın (2018:14) lise öğrencileri üzerine gerçekleştirdiği araştırma, dijital oyun kullanımının aileler tarafından yeterince denetlenmediğini ve oyun The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 297 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. süreleri ile içeriklerinin çoğu zaman kontrolsüz kaldığını göstermektedir. Çalışmanın bulguları, dijital oyunlar üzerinde etkin bir ebeveyn kontrolü sağlanmadığında öğrencilerin internet bağımlılığı eğilimlerinin belirgin biçimde arttığını ortaya koymaktadır. Benzer şekilde Alyanak’ın (2016:4) çalışması, internet bağımlılığının tedavi sürecinde güçlü aile ilişkilerinin kritik bir değişken olduğunu vurgulamaktadır. Araştırmaya göre, bağımlılığın altında yatan iletişim problemleri ve aile içi çatışmaların giderilmesi, bireyin bağımlılıkla baş etme kapasitesini önemli ölçüde güçlendirmekte; bu bağlamda aile içi iletişim kanallarının güçlendirilmesi, destekleyici bir iş birliği ortamının sağlanması ve duygusal dayanışmanın artırılması tedavi sürecinin başarısı açısından temel bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Bu iki çalışma birlikte değerlendirildiğinde, dijital bağımlılık davranışlarının önlenmesinde ve tedavi edilmesinde aile kurumu ile ebeveynlik pratiklerinin merkezi bir role sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ersoy ve Ağlar’ın (2024:17) araştırması, aile içinde açık iletişim kanallarının bulunmasının ve demokratik bir aile atmosferinin sağlanmasının dijital bağımlılık riskini anlamlı biçimde azaltan temel etkenler olduğunu göstermektedir. Çalışma, aile içi iletişimin niteliğinin çocukların dijital davranış örüntülerini doğrudan biçimlendirdiğini vurgulamaktadır. Buna paralel olarak Şen ve Erol (2024:3), aile içi iletişimin başlangıç noktasının ebeveynler olduğunu ifade etmekte ve anne-babanın sergilediği tutarlı, yapıcı ve sağlıklı iletişim biçiminin çocuklarla kurulacak ilişkinin temelini oluşturduğunu belirtmektedir. Araştırma bulguları, dijital teknolojilerin aile içi iletişimi zayıflatıcı etkilere sahip olabileceğini; ancak güçlü aile bağları, nitelikli etkileşim ve destekleyici ebeveyn tutumlarının bu olumsuz etkileri önemli ölçüde sınırlayabildiğini ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda çalışmalar, dijital bağımlılığın önlenmesinde yalnızca teknolojik faktörlere değil, aile içi iletişim süreçlerinin kalitesine de odaklanılması gerektiğini açık biçimde göstermektedir. Haberli (2023:7), ebeveynlerin çocukların dijital araçlarla kurdukları ilişkiyi yönlendirmede belirleyici bir konumda bulunduğunu vurgulamakta ve literatürde ebeveynlik tutumlarının arabulucu, otoriter ve ortak izlenme şeklinde üç kategori altında incelendiğini aktarmaktadır. Arabulucu tutumdaki ebeveynler, çocuklarıyla dijital içeriklerin olumlu ve olumsuz yönlerini tartışarak rehberlik sağlayan, dijital farkındalık ve eleştirel medya okuryazarlığı gelişimini destekleyen bir yaklaşım benimsemektedir. Buna The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 298 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. karşılık otoriter tutum, baskıcı ve tek yönlü bir kontrol mekanizmasına dayandığından, çoğu zaman çocukların dijital içeriklere yönelik merak ve yönelimlerini artırmakta; ayrıca aile içi iletişimde çatışma ve uzlaşma sorunlarına yol açabilmektedir. Ortak izlenme tutumunda ise ebeveynler çocuklarıyla birlikte dijital araçları kullanarak daha etkileşimli, paylaşımcı ve işbirlikçi bir iletişim modeli geliştirmektedir. Araştırma bulguları, bu işbirlikçi yaklaşımın çocukların öğrenme süreçlerine ve dijital deneyimlerinin niteliğine anlamlı düzeyde olumlu katkı sunduğunu göstermektedir. Böylece çalışma, ebeveynlik tarzlarının dijital davranışları şekillendiren güçlü bir sosyopedagojik faktör olduğunu ileri sürmektedir. Karaboğa (2019:16) araştırmasında, uzun süreli dijital medya kullanımında aile içi iletişimin ve aile bağlarının zayıflayacağı vurgulanmaktadır. Araştırma, aile üyeleri arasındaki etkileşimin güçlendirilmesi için ebeveynlere dijital medya okuryazarlığı eğitimini önermektedir. Bu eğitimin zaman yönetimi başta olmak üzere hem eşler arasındaki iletişime hem de ebeveyn-çocuk iletişimine olumlu katkı sağlayacağı eğitimin sağlayacağı faydalar olarak öne çıkmaktadır. Barış ve Yeşilyurt’un (2025:8) araştırmasında dijital mecraların yalnızca kullanım sıklığının değil, bu platformlarda paylaşılan içeriklerin niteliğinin de aile ilişkilerini doğrudan etkilediğini göstermektedir. Özellikle kıyaslama, rekabet ve idealize edilmiş yaşam temsilleri içeren paylaşımların aile içi iletişimde güvensizlik, yetersizlik hissi ve duygusal kopukluk gibi sonuçlara yol açtığı belirtilmektedir. Fenomenleşmiş içeriklerin de benzer biçimde aile dinamiklerini olumsuz etkilediği ifade edilmektedir. Çalışma, bu olumsuz etkilerin azaltılabilmesi için ailelere dijital içerik yönetimine yönelik stratejik öneriler sunmakta; bilinçli kullanım, içerik seçimi ve dijital etkileşim sınırlarının belirlenmesi gibi uygulamaların önemine dikkat çekmektedir. Bu doğrultuda her iki araştırma, dijital mecraların aile yapısı üzerindeki etkilerinin hem kullanım biçimi hem de içerik türleri üzerinden çok boyutlu olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Akbaş ve Dursun’un (2020:11) araştırması, dijital teknolojilerin uzun süreli kullanımının özellikle çocuklar üzerinde bilişsel, davranışsal ve sosyal düzeyde olumsuz sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktadır. Araştırmacılar, bu olumsuzlukların önlenmesinde baskıcı veya yasaklayıcı ebeveynlik tarzlarının etkili olmadığını, aksine ebeveynlerin dijital teknolojiyi bilinçli, kültürel ve pedagojik bir perspektifle kullanma The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 299 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. becerilerini geliştirmelerinin kritik bir önem taşıdığını vurgulamaktadır. Çalışma, bu bağlamda dijital ebeveynlik kavramını öne çıkararak dijital kültürün aile içinde geliştirilmesinin, Arslan’ın (2020:2) ifadesiyle “dijital yerlilerin” sağlıklı biçimde yetiştirilmesi açısından temel bir gereklilik olduğunu belirtmektedir. Benzer şekilde Yurdakul, Dönmez, Yaman ve Odabaşı (2013:6), dijital bağımlılığın önlenmesinde dijital ebeveynliğin merkezi bir rol üstlendiğini ifade ederek kavramı; dijital araçlara hâkim olan, dijital mecralardaki fırsat ve risklerin bilincinde bulunan, çocuklarını çevrimiçi tehditlere karşı koruyan, gerçek ve sanal dünyada haklara saygı kültürünü aktaran ve teknolojik gelişmelere uyum sağlayabilen bireylerin sergilediği ebeveynlik biçimi olarak tanımlamaktadır. Bu doğrultuda dijital ebeveynlik, çocukların dijital dünyada güvenli, bilinçli, etik ve sürdürülebilir biçimde var olabilmelerini sağlayan temel bir rehberlik çerçevesi sunmaktadır. 7. Sonuç İnsanlık tarihi, her büyük yeniliğin arkasındaki köklü toplumsal dönüşümlerin itici gücüyle durmaksızın şekillenen bir değişim ve dönüşüm yolculuğudur. Ateşin bulunması, yazının icadı, buharlı makinelerin üretime dâhil edilmesi, elektriğin keşfi ve nihayetinde internetin ortaya çıkışı, insan yaşamında paradigmatik kırılmalara yol açan başlıca dönüm noktalarıdır. Bu yenilikler, toplumların beslenme alışkanlıklarından yerleşik yaşam pratiklerine, ticaret ve üretim yöntemlerinden iletişim biçimlerine kadar geniş bir yelpazede radikal değişim süreçlerini tetiklemiştir. 21.yüzyıl diğer adıyla dijital çağ, internetin keşfiyle birlikte dijital iletişimin küresel ölçekte yeniden biçimlendiği bir döneme işaret etmektedir. İnternetin sağladığı altyapı sayesinde dünya üzerindeki milyarlarca insan, fiziksel sınırların belirleyiciliğinden bağımsız olarak aynı dijital zeminde bir araya gelebilme imkânına kavuşmuştur. Bu yeni iletişim ortamı bireylere önemli fırsatlar sunmakla birlikte, beraberinde çeşitli risk ve tehditleri de taşımaktadır. Söz konusu risklerin ulusal ve yerel kültürler açısından kritik yönü, farklı kültürel kodlara ve değer sistemlerine kontrolsüz biçimde maruz kalma sonucunda ulusal değerlerden uzaklaşma ihtimalinin artmasıdır. Bireyin sosyalleşmesinde ve toplumun sürekliliğinde temel bir rol üstlenen aile kurumunun dijital ortamlardan gelebilecek olası tehditlere karşı korunması, toplumsal bütünlük açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede makale bireyin kendisiyle ve çevresiyle (aile, toplum vb.) olan The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 300 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. iletişimini dijital çağın baş döndüren teknolojileri karşısında korumak için “dijital muhafazakârlık” kavramını teklif etmesiyle özgün ve ayırt edici yönüyle öne çıkmaktadır. Dijital muhafazakârlık yaklaşımı, dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma geliştirmek yerine, dijital alanı değer temelli bir mücadele ve üretim sahası olarak ele almakta; değerlerin korunmasını dijital platformların etkin ve stratejik kullanımına bağlamaktadır. Dijital muhafazakârlık, muhafazakâr değerlerin dijital çağın iletişim biçimleriyle yeniden ifade edilmesini ve dolaşıma sokulmasını esas alan bir kavramsallaştırmadır. Bu yaklaşım, geleneği dijitalleşmenin karşısında sabit ve değişmez bir unsur olarak değil, dijital mecralarla etkileşim hâlinde yeniden müzakere edilen dinamik bir yapı olarak ele almaktadır. Rusya’da dijital muhafazakârlık, özellikle yeni medya aracılığıyla vatanseverlik, ulusal kimlik ve tarihsel hafızanın yeniden çerçevelenmesi bağlamında teorik bir içerik kazanmıştır. Buna karşılık Türkiye’de kavram henüz literatürde sistematik biçimde ele alınmamış olsa da hızlı dijitalleşmenin toplumsal yapılar üzerindeki etkileri, dijital muhafazakârlığın kuramsal bir çerçeve olarak geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Makale, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi bireysel deneyimlerin aile bağlarını nasıl zayıflattığına ilişkin bulguları bir araya getirerek literatürdeki dağınık bilgi birikimini sistematik bir çatı altında toplamaktadır. Bununla birlikte dijital iletişimin hızlanmasıyla aile üyeleri arasındaki fiziksel ve duygusal mesafenin nasıl yeniden tanımlandığına dair özgün tespitler sunarak, aile sosyolojisi ve iletişim çalışmaları alanlarında önemli bir tartışma zemini oluşturmaktadır. Sonuç olarak makale, dijital muhafazakârlığı Türkiye literatüründe kavramsal bir öneri olarak tartışmaya açarak, dijitalleşme ile değerler arasındaki ilişkiye yönelik dağınık tartışmaları bütünlüklü bir çerçeveye oturtmayı hedeflemektedir. Çalışmanın özgünlüğü, dijital muhafazakârlığı ne dijitalleşmeye karşı bir reddiye ne de geleneksel değerlerden kopuş olarak ele alması; aksine dijital platformların değer temelli ve normatif ilkeler doğrultusunda etkin kullanımını savunan kurucu bir yaklaşım geliştirmesinde yatmaktadır. Uluslararası literatürde özellikle Rusya örneğinde görülen dijital muhafazakârlık tartışmalarının Türkiye bağlamına taşınması, karşılaştırmalı bir perspektif sunarak literatürdeki önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr düşüncenin edilgen değil, yönlendirici ve üretken bir rol üstlenebileceğini The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 301 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. göstermekte; dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin akademik tartışmalara özgün bir katkı sunmaktadır. 8. Öneriler Dijital çağın olumsuz etkilerini azaltmak, dijital mecraların daha bilinçli, kontrollü ve kültürel duyarlılıkla kullanılmasını sağlamak amacıyla makale genç, ebeveyn, akademi, bürokrasi, sivil toplum kuruluşları, resmî kurumlar ve daha birçok kurum-kuruluşa çeşitli öneriler sunmaktadır. *Birey, aile ve toplumların dijital mecraların olumsuz etkilerine karşı daha kırılgan hâle geldiği görülmektedir. Bu nedenle, değer üreten ve değer aktarımını önceleyen bir dijital zeminin inşası zorunludur. Bu zemini ifade eden en kapsamlı kavram dijital muhafazakârlıktır. Dijital muhafazakârlık, dijital teknolojilerin hayatın her alanına nüfuz ettiği çağımızda birey, aile ve toplumların değerlerini, kimliklerini ve geleneksel normlarını koruma yönündeki bilinçli duruşu ifade etmektedir. *Dijital muhafazakârlık yaklaşımının Türkiye bağlamında işlevsel hâle gelebilmesi için, dijitalleşme politikalarının yalnızca teknik altyapı ve verimlilik ekseninde değil, değer temelli bir perspektifle ele alınması gerekmektedir. Bu doğrultuda, kamu yönetimi ve kamu hizmetlerinde yürütülen dijital dönüşüm süreçlerinin etik ilkeler, mahremiyet hassasiyeti ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla birlikte yapılandırılması önem taşımaktadır. Dijital platformların, kültürel sürekliliği destekleyen ve toplumsal değerlerin aktarımını güçlendiren araçlar olarak değerlendirilmesi, dijitalleşmenin değerlerle çatışan değil, değerleri yeniden üreten bir sürece dönüşmesine katkı sağlayacaktır. *Akademik düzeyde dijital muhafazakârlık kavramının sosyoloji, siyaset bilimi, hukuk ve iletişim çalışmaları ekseninde disiplinlerarası biçimde ele alınması, kavramın teorik derinliğini artıracaktır. Eğitim, medya ve dijital okuryazarlık politikalarında değer temelli içeriklerin teşvik edilmesi de dijital muhafazakârlığın pratik karşılıklarını güçlendirecek önemli adımlar arasında yer almaktadır. Bu bağlamda dijital alan, muhafazakâr değerlerin savunulduğu bir “tehdit alanı” olmaktan çıkarılarak, değer temelli bir toplumsal inşa zemini olarak yeniden düşünülmelidir. *Yerli ve değer odaklı dijital içerik üretimi teşvik edilmelidir. Bu kapsamda kamu destekli projelerin yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 302 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. *Dijital ortamlarda özel alanın korunması ve mahremiyet bilincinin güçlendirilmesi, bireylerin dijitalleşme sürecinde psikolojik bütünlüklerini korumaları açısından kritik önem taşımaktadır. *Dijital ebeveynlik farkındalığının artırılmasına yönelik eğitim ve bilgilendirme faaliyetlerinin yaygınlaştırılması, çocukların ve gençlerin dijital risklerden korunması ve sağlıklı dijital alışkanlıklar geliştirmesi için gereklidir. *İlköğretimde seçmeli ders olarak sunulan “Medya Okuryazarlığı” dersinin lise ve yükseköğretim düzeylerinde de zorunlu hâle getirilmesi, eleştirel dijital bilinç geliştirilmesi açısından önem arz etmektedir. *Dijital mecralarda doğruluk, adalet, saygı ve mahremiyet gibi etik değerlerin yaşatılmasına yönelik içerik üretiminin artırılması, dijital kültürün etik zeminde şekillenmesine katkı sağlayacaktır. *Baskıcı, otoriter ve yasaklayıcı ebeveyn modelleri yerine; hoşgörülü, empati kurabilen, çocuklarıyla iletişim ve müzakere becerisi geliştirebilen bir ebeveyn yaklaşımının teşvik edilmesi gerekmektedir. *Aile bireylerinin birlikte geçirdikleri zamanın niteliğinin artırılması, ortak etkinliklerle duygusal ve sosyal bağların anlamlı biçimde güçlendirilmesi önemlidir. *Aile içi ilişkilerde merhamet, saygı, sevgi, aidiyet, paylaşım, hoşgörü ve güven temelli ilişkilerin güçlendirilmesi hem aile bütünlüğünü hem de toplumsal dayanıklılığı destekleyen temel bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. *Dijital mecralarda dezenformasyon, manipülasyon ve sahte içeriklerle mücadele için hem teknolojik hem de pedagojik temelli doğrulama mekanizmaları geliştirilerek kullanıcıların eleştirel dijital düşünme becerileri desteklenmelidir. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 303 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Kaynakça Akkaş, Hasan Hüseyin (2003). Muhafazakâr Siyasi Düşünce Kavramı Üzerine, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4(2), 241-254. Aksan, Gamze. (2025) Ebeveyn ve Genç İlişkisinde Aile Tutumları ve Aile Değerleri Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma. Habitus Toplumbilim Dergisi, 6, 95-124. Alkan, Buse (2023). Instagram’ın Evli Çiftlerin Aile Yaşantısına Etkileri. İletişim Bilimi Araştırmaları Dergisi 3(3), 218-235. Alyanak, Behiye (2016). İnternet Bağımlılığı. Klinik Tıp Pediatri Dergisi 8 (5), 20-24. Akbaş, Özge Zeybekoğlu ve Dursun, Cansu (2020). Teknolojinin Aileye Etkisi: Değişen Ailenin Dijital Ebeveyn ve Çocukları. Turkish Studies-Social, 15(4), 2245-2265. Akar, Damla (2025). Sosyal Medyada Aile Algısı: Ekşi Sözlük Tanımları Üzerine Bir Değerlendirme. Trt Akademi, 10(24), 800-829. Arslan, Aysel 2020). Üniversite Öğrencilerinin Dijital Bağımlılık Düzeylerinin Çeşitli Değişkenler Açısından İncelenmesi. International E-Journal of Educational Studies, 4(7), 27-41. Barış, Özlem ve Yeşilyurt, Segah (2025). Sosyal Medyada Ailelerin Medyatikleşmesi: Popüler Aileler Örneği, TRT Akademi, 10(24), 624-651. Bassin, Mark ve diğerleri (2016). Eurasia 2.0: Russian geopolitics in the age of new media. Bloomsbury Publishing PLC. Bayer, Ali (2013). Değişen Toplumsal Yapıda Aile. Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 4(8), 101-129. Bayhan, Vehbi (2020). Z Kuşağı Lise Gençlerinde Sosyal Medya Bağımlılığı İle Siber Zorbalık ve Siber Mağduriyet Deneyimleri. İlahiyat Akademi (12), 117-144. Beneton, Phillipe (2016). Muhafazakârlık, Le Conservatisme. (C. Akalın Çev.), İstanbul: İletişim. Çaha, Ömer (2004). Muhafazakâr Düşüncede Toplum, Liberal Düşünce Dergisi, (34), 15-24. Çamurdaş, Kübra (2023) Türkiye’de Gelenek ve Modernite Geriliminde Muhafazakârlık: Hareket Dergisi Örneği1. Çiftçi, Ayşe Nur (2023). Aile Yapısında Yaşanan Çözülme ve Uzunköprü Örneği.” Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25 (Özel Sayı), 489-514. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 304 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Duran, Resul (2022). Türkiye Aile Yapısının Geleceğine Yönelik Çıkarımların Değerlendirilmesi. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Dergisi, 2(1), 147-164. Gilbert, Andrew Norman (2016). British Conservatism and The Legal Regulation of İntimate Adult Relationships, 1983-2013 (Doctoral Dissertation, Ucl (University College London)). Güler, Zeynep (2016). Muhafazakârlık, Kadim Geleneğin Savunusundan Faydacılığa. H.B.Örs (Der.), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler (Ss. 115-162). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi. Göldağ, Battal (2018). Lise Öğrencilerinin Dijital Oyun Bağımlılık Düzeylerinin Demografik Özelliklerine Göre İncelenmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 15 (1), 1287-1315. Güngörmez, Bengül (2004). Muhafazakâr Paradigma: “Dogma” ve “Önyargı. Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 1(1), 11-30. Deveoğlu, Müge (2024). Yalnızlığın Yeni Hali: Dijital Yalnızlık. Sosyologca, 9/18-19, 341-352. Dikeçliğil, F. Beylü (2012). Aileye Dair Kabullerin Ezber Bozumu, Muhafazakâr Düşünce, 8(31), 21-52 Ersoy, Mustafa ve Ağlar, Cengiz (2024). Trdizin Veri Tabanındaki Dijital Bağımlılık Araştırmalarına Genel Bakış (2013-2023). Haberli, Mehmet (2023). Dijital Çağda Aile: Ebeveynleriyle İlişkisi Çerçevesinde Gençlik ve Din. Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, 7(3), 374-389. Havalı, Sibel (2024). Dijital Bağımlılık Üzerine Güncel Tartışmalar. Ankara: Berikan Yayınevi. Karaboğa, Mehmet Tahir (2019). Dijital Medya Okuryazarlığında Anne ve Baba Eğitimi.” Opus International Journal of Society Researches, 14(20), 2040-2073. Karayaman, Saffet ve diğerleri (2025) Kalabalık Yalnızlık Ölçeği. Kazachanskaya, Elena ve Mamychev, Alexey (2021). Conser-vatism and Conservative Legal Thinking: The Era of Public Systems' Digital Transformation. European Proceedings of Social and Behavioural Sciences. Kır, İbrahim (2011). Toplumsal Bir Kurum Olarak Ailenin İşlevleri. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 10(36), 381–404. Özdoğan, Ogan (2017). Endüstri 4.0: Dördüncü Sanayi Devrimi ve Endüstriyel Dönüşümün Anahtarları, Pusula. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 305 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Özsarı, Arif ve Deli, Şekip Can (2023). Dijital Okuryazarlık ve Dijital Bağımlılık İlişkisi: Hokey Sporcuları Araştırması. The Online Journal of Recreation and Sports, 12(4), 491-501. Şen, Gülyaşar Erol, Ayten (2024). Modernleşme Sürecinde Dijital Medyanın Aile Üzerindeki Etkileri.” Kaide Dergisi (Asbü Uluslararası Aile Araştırmaları Dergisi), 2 (1), 1-30. Turğut, Faruk (2017). Tarihsel Süreçte Aile Kurumunun Dönüşümü ve Geleceğine Yönelik Çıkarımlar. Medeniyet ve Toplum Dergisi, 1(1), 93-117. Ültay, Eser ve diğerleri (2021), Sosyal Bilimlerde Betimsel İçerik Analizi.” Ibad Sosyal Bilimler Dergisi, (10), 188-201. Yengin, Deniz (2019). Teknoloji Bağımlılığı Olarak Dijital Bağımlılık. Turkish Online Journal of Design Art and Communication, 9(2), 130-144. Yetkin, Elif Gizem ve Coşkun, Kemal (2021). Endüstri 5.0 (Toplum 5.0) ve Mimarlık, Avrupa Bilim ve Teknoloji Dergisi, (27), 347-353. Yurdakul, Işıl ve diğerleri (2013). Dijital Ebeveynlik ve Değişen Roller. Gaziantep University Journal of Social Sciences, 12(4), 883-896. Yıldırım, İrfan (2021). Sosyal Medya, Dijital Bağımlılık ve Siber Zorbalık Ekseninde Değişen Aile İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme.” Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9 (5), 1237-1258. Yurt, Remziye Gül (2025). Dijital Muhafazakârlık: Gelenekten Dijitale Muhafazakârlığın Dönüşümü. İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları. Zorlu, Yaşar (2025). Sosyal ve Dijital Medyanın Aile İçi İletişim Üzerindeki Olumsuz Etkileri Ve Sosyal Sonuçları. Erciyes İletişim Dergisi, 12(2), 599-620. Https://Tdk.Gov.Tr/İcerik/Basindan/2024-Yilinin-Kelimesi-Kavrami-Kalabalik Yalnizlik/ The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 306 https://dergipark.org.tr/tr/pub/tinisos/article/1838435

Featured post

İRAN-İSRAİL-ABD SAVAŞI VE TÜRKİYE'NİN BARIŞI SAĞLAMA ÇABALARI

  Birinci Haftanın Bilançosu: Ateş Çemberinde Diplomasi 7 Mart 2026 Ortadoğu, 28 Şubat 2026'da başlayan ve bir haftayı geride bıra...