ABD’siz Bir BM’ye Doğru mu? Trump’ın Politikaları Küresel Düzeni Sarsıyor
Giriş: Bir Paradoksun Anatomisi
Birleşmiş Milletler (BM), bu yıl 80. kez, kurucu lideri ve ev sahibi olan ABD’nin New York kentinde toplanıyor. Ancak bu geleneksel buluşma, tarihin en büyük paradokslarından birine sahne oluyor: BM sisteminin mimarı ve uzun yıllar hamisi olan ABD, aynı sistemden en güçlü şekilde kopmaya çalışan ülke konumuna gelmiş durumda. Donald J. Trump’ın 2025’teki ikinci başkanlık dönemiyle birlikte hız kazanan bu kopuş, "Donald J. Trump ABD’siz BM’ye doğru mu sürüklüyor?" sorusunu artık akademik bir merak olmaktan çıkarıp, acil bir küresel politika sorunu haline getiriyor. Bu makale, ABD'nin BM politikasındaki tarihsel dönüşümü inceleyerek, gelinen noktayı ve olası sonuçları analiz edecek.
1. Tarihsel Bağlam: Kurucu Liderlikten Kuşkucu İzolasyona
ABD’nin BM ile ilişkisi inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Woodrow Wilson’ın Milletler Cemiyeti projesinin Senato tarafından reddedilmesi, Amerikan dış politikasındaki "izolasyonist" damarın erken bir işaretiydi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD, BM, Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların tartışmasız kurucu lideri oldu. Soğuk Savaş boyunca bu kurumlar, ABD öncülüğündeki liberal uluslararası düzenin temel taşları olarak işlev gördü.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve “tarihin sonu” söylemlerine rağmen, 1990’ların sonları, ABD’deki tek kutuplu "hami güç" anlayışının ilk ciddi sorgulamalarına tanık oldu. BM’nin Ruanda ve Bosna’daki başarısızlıkları ve Güvenlik Konseyi’ndeki tıkanıklıklar, özellikle Cumhuriyetçi Parti’nin muhafazakar kanadında yankı buldu. 1997’de Ron Paul’un sunduğu “Amerikan Egemenlik Restorasyon Yasası”, ABD’nin BM’den çekilmesi fikrinin sadece marjinal bir talepten ana akım siyasi bir argümana dönüşmeye başladığının sinyaliydi.
2. Trump Etkisi: Sistematik Bir Parçalanma Süreci
Donald Trump’ın "America First" (Önce Amerika) doktrini, bu kuşkuculuğu bir devlet politikasına dönüştürdü. Trump’ın ilk döneminde UNESCO’dan ve Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararları, birer politika değişikliğinden ziyade, çok taraflılığın kendisine yönelik ideolojik bir meydan okumaydı.
2025'teki ikinci döneminde bu süreç daha da kurumsallaştı ve hızlandı:
DSÖ ve Paris Anlaşması'ndan kesin çıkış: Kararnamelerle bu süreç zorunlu kılındı.
DTÖ’den çekilme çağrıları: Kongre’ye sunulan tasarı, küresel ticaret sisteminin bel kemiğinden vazgeçme iradesini gösterdi.
UNESCO’dan ikinci ayrılış: Bu karar, ABD’nin artık BM uzmanlık kuruluşlarında reform talebinde bulunmak yerine, tamamen dışında kalmayı tercih ettiğinin net göstergesi oldu.
Ancak asıl radikal adım, 2023’te Senatör Mike Lee ve Temsilci Chip Roy tarafından sunulan “BM Fiyaskosundan Tamamen Çekilmek Yasası” oldu. Bu yasa, sadece bir kuruluştan ayrılmayı değil, BM ile tüm bağları koparmayı, merkezini New York’tan taşımayı ve yıllık 12.5 milyar doları aşan finansmanı kesmeyi hedefliyor. Trump’ın bu yasaya verdiği destek, "ABD’siz BM" senaryosunu somut bir olasılık haline getirdi.
3. Temel Motivasyonlar: Finans, İdeoloji ve Güç
ABD’nin bu kopuşundaki motivasyonlar üç başlıkta toplanabilir:
Finansal ve Egemenlik Kaygıları: ABD, BM bütçesindeki en büyük payı ödeyen ülke konumunda. Trump yönetimi, bu katkının ABD çıkarlarına hizmet etmediğini, aksine ABD karşıtı söylemleri finanse ettiğini iddia ediyor. Özellikle İsrail’e yönelik eleştiriler ve Çin’in BM sistemi içindeki artan etkisi, bu argümanın temelini oluşturuyor.
İdeolojik Reddiye: Trump yönetimi, "kural temelli uluslararası düzen" kavramını açıkça reddediyor. Bu düzeni, ABD’nin egemenliğini sınırlayan, çıkarlarına aykırı "küreselci" bir proje olarak görüyor. BM’nin sürdürülebilir kalkınma, iklim değişikliği gibi gündemleri, bu "küreselcilik"le özdeşleştiriliyor.
"Güç ile Barış" Anlayışı: Trump yönetimi, barışın uluslararası kurumlarla değil, doğrudan askeri ve ekonomik güçle sağlanacağına inanıyor. Bu anlayışa göre, BM gibi yavaş ve siyasi engellerle dolu bir yapı, ABD’nin gücünü kullanmasının önünde bir fren işlevi görüyor.
4. Bir Senaryo Olarak BM Genel Merkezi'nin Taşınması: İstanbul Önerisi ve Anlamı
ABD'nin BM'yle ilişkisindeki kopuş, kaçınılmaz olarak bir soruyu gündeme getirdi: BM Genel Merkezi'nin New York'ta kalması anlamlı mı? Bu bağlamda, Türkiye'den gündeme gelen "BM Genel Merkezi'nin İstanbul'a taşınması" fikri, sadece lojistik bir tartışma değil, aynı zamanda derin siyasi ve sembolik anlamlar taşıyan bir senaryo olarak öne çıkıyor. Bu öneri, içeride ve dışarıda çeşitli eleştiri ve desteklerle karşılanıyor.
Olumlu Argümanlar ve Fırsatlar:
Coğrafi ve Kültürel Köprü: İstanbul, tarihsel olarak Doğu ile Batı'nın buluşma noktasıdır. BM Genel Merkezi'nin buraya taşınması, örgütün "Batı-merkezci" olmakla eleştirilen kimliğini değiştirip, daha kapsayıcı ve evrensel bir kimlik kazanmasına katkı sağlayabilir. Bu, özellikle ABD'den uzaklaşan BM'nin yeni bir küresel vizyon arayışıyla örtüşebilir.
Türkiye'nin Yükselen Profili: Türkiye, son yıllarda bölgesel ve küresel meselelerde aktif bir diplomasi yürütüyor. BM'nin İstanbul'a taşınması, Türkiye'nin bu diplomatik ağırlığını pekiştirerek bir "küresel aktör" olarak konumunu güçlendirebilir.
Ekonomik ve Prestij Kazanımı: New York'un BM sayesinde elde ettiği uluslararası prestij, tanıtım ve ekonomik hareketlilik benzer şekilde İstanbul'a da yansıyabilir.
Olumsuz Eleştiriler ve Riskler:
İç Politika Tartışmaları: Türkiye içinde, böyle bir hamlenin ülkenin tarafsızlığını zedeleyebileceği, iç siyasette bir prestij aracı olarak kullanılabileceği ve olası güvenlik risklerini artırabileceği yönünde eleştiriler mevcut. Ayrıca, bu kadar büyük bir yapının getireceği mali yük ve lojistik zorluklar da sorgulanıyor.
Dış Politika Realiteleri: Uluslararası arenada bu fikir ciddi engellerle karşılaşacaktır.
ABD Direnci: ABD, BM Genel Merkezi'nin taşınmasına şiddetle karşı çıkacaktır. Bu, hem bir prestij kaybı hem de BM üzerindeki nüfuzunun azalması anlamına gelir. Taşınma kararının BM Genel Kurulu'nda alınması gerekir ve ABD'nin buradaki etkisi göz ardı edilemez.
Batılı Ülkelerin Çekinceleri: Birçok Avrupa ülkesi ve müttefik, Türkiye'nin son yıllardaki dış politika yaklaşımları ve iç siyasi durumu nedeniyle BM gibi hassas bir kurumun merkezine ev sahipliği yapması konusunda temkinli davranabilir.
Pratik Zorluklar: Diplomatik ayrıcalıklar, güvenlik, altyapı ve 193 ülkenin delegasyonu için yaratılacak yaşam standartları gibi devasa lojistik sorunlar bulunmaktadır.
Anlamı: İstanbul önerisi, New York'taki statükonun sorgulandığının bir göstergesidir. ABD'nin çekilme eğilimi, BM'nin fiziksel konumunun da artık bir tartışma konusu olduğunu ortaya koymuştur. Bu fikir, ABD'siz bir BM dünyasında yeni bir küresel denge ve meşruiyet arayışının sembolik bir ifadesidir. Ancak, önündeki siyasi ve pratik engeller, onu şu an için uzak bir ihtimal olmaktan çıkarmıyor. Yine de, tartışılması bile, BM'nin geleceğinin yeniden düşünülmeye başlandığının kanıtıdır.
5. ABD’siz Bir BM Mümkün mü ve Ne Anlama Gelir?
Trump’ın politikaları ve BM'nin merkezinin yeri üzerine başlayan tartışmalar, ABD’yi BM’den tamamen çıkarmasa bile, sistemi derinden sarsacak bir yönde ilerliyor. Peki, "ABD’siz BM" senaryosu ne anlama gelir? Yada BM Genel Merkezi'nin İstanbul'a taşınması ve Trump'un bir noktadan sonra Nato'dan çıkması durumunda Washington Dolar'ın küresel etkisinin Donald Trump’ın "America First" fikrinin bir yansıması olarak mı karşımıza çıkar?
“ABD’siz bir Birleşmiş Milletler mümkün mü?” sorusu, son yıllarda özellikle Donald Trump’ın dış politikada benimsediği “America First” yaklaşımıyla yeniden gündeme gelmiştir. Trump’ın BM’ye yönelik eleştirileri ve kurumun merkezinin yerinin tartışmaya açılması, her ne kadar Washington’un örgütten tamamen çekilmesi anlamına gelmese de, uluslararası düzenin sarsılmasına yol açabilecek gelişmeler olarak görülmektedir. ABD’siz bir BM senaryosu, hem küresel güvenlik mimarisinin hem de diplomatik denge mekanizmalarının yeniden tanımlanmasını zorunlu kılabilir. Öte yandan BM Genel Merkezi’nin İstanbul’a taşınması ihtimali, sadece sembolik bir güç kayması değil, aynı zamanda uluslararası sistemin coğrafi ve stratejik ağırlığının yeniden dağılımı anlamına gelecektir. Bu tabloya NATO’dan olası bir Amerikan çekilmesi ve Washington Doları’nın küresel etkisinin azalması da eklendiğinde, Trump’ın “America First” politikasının aslında sadece ulusal değil, küresel ekonomik ve politik dengeleri dönüştürmeye yönelik bir yansıma olduğu anlaşılmaktadır.
6. Doların Küresel Egemenliği ve "America First" Paradoksu
Donald Trump’ın "America First" politikalarının nihai bir sınavı, ABD dolarının küresel rezerv para birimi olarak konumunda yaşanacaktır. BM'den ve potansiyel olarak NATO'dan çekilme eğilimleri, Washington'ın çok taraflı kurumlardan uzaklaştığı "yumuşak güç" alanını temsil eder. Ancak doların egemenliği, ABD'nin "sert gücünün" (askeri kapasite) ve "yapısal gücünün" (ekonomik sistem) en somut yansımasıdır. Burada kritik bir paradoks ortaya çıkar: Trump'ın kurumlardan çekilerek pekiştirmeye çalıştığı egemenlik, aslında bu kurumların istikrar kazandırdığı dolar sistemine bağımlıdır.
Doların Gücünün Dayanakları:
Doların küresel konumu şu temellere dayanır:
Petro-Dolar Sistemi: Uluslararası enerji ticaretinin büyük kısmının dolar cinsinden yapılması, küresel talep yaratır.
ABD Tahvilleri ("Güvenli Liman"): Dünyanın merkez bankaları ve yatırımcıları, doları ve ABD hazine tahvillerini en güvenli varlık olarak görür.
SWIFT ve Finansal Altyapı: Küresel finansal işlemlerin çoğu, ABD etkisi altındaki sistemler üzerinden dolar ile gerçekleşir.
Derin ve Likit ABD Piyasaları: ABD finansal piyasalarının büyüklüğü ve istikrarı, doları cazip kılar.
"America First" Politikalarının Dolar Üzerindeki Olası Etkileri:
Trump'ın izolasyonist ve jeopolitik gerilimi artırıcı politikaları, bu dayanakları aşındırabilir:
Güven Erozyonu: BM ve NATO gibi istikrar sağlayıcı kurumlardan çekilmek, ABD'nin "güvenilir" müttefik profiline zarar verir. Bu, dolar ve ABD tahvillerinin "güvenli liman" statüsünü sorgulatabilir. Yatırımcılar ve merkez bankaları, jeopolitik olarak öngörülemez hale gelen bir ülkenin parasına olan güvenlerini yeniden değerlendirebilir.
Alternatif Arayışlarının Hızlanması: Çin, Rusya, hatta AB ve Körfez ülkeleri, doların tekeline alternatif oluşturma çabalarını zaten sürdürüyor. Trump'ın politikaları, bu çabaları bir "zorunluluk" haline getirebilir. BRICS üyelerinin kendi ödeme sistemlerini geliştirmesi, Çin'in yuan ile enerji ticareti anlaşmaları yapması ve Avrupa'nın ABD yaptırımlarından korunmak için INSTEX gibi mekanizmalar oluşturması, bu trendin somut işaretleridir.
Yaptırım Gücünün Aşınması: ABD'nin finansal yaptırım gücü, doların küresel kullanımına dayanır. Ancak, doların kullanımı azaldıkça ve alternatifler güçlendikçe, bu en güçlü yaptırım aracı da etkinliğini yitirebilir. Bu, Trump yönetiminin dış politikada en sevdiği araçlardan birinin kendi politikaları nedeniyle zayıflaması anlamına gelebilir.
Sonuç: Bir Paradoksun Cezası mı?
Trump'ın "America First" politikası, kısa vadeli ekonomik çıkarları (ticaret dengeleri, askeri harcama paylaşımı) maksimize etmeye odaklanırken, uzun vadede ABD küresel gücünün en önemli dayanağını – doların egemenliğini – riske atıyor olabilir. BM Genel Merkezi'nin İstanbul'a taşınması gibi bir senaryo, ABD'nin yumuşak gücünün sembolik bir kaybıyken; doların küresel rezerv para statüsünün kaybı, ABD'nin yapısal gücünün fiili bir çöküşü olur.
Dolayısıyla, Washington’ın doların küresel etkisi, Trump'ın "America First" fikrinin bir zaferi olarak değil, tam tersine bir paradoksun cezası olarak karşımıza çıkabilir: Kurumsal bağlardan kurtularak daha "egemen" olmayı hedefleyen bir ülke, bu süreçte küresel ekonomik egemenliğinin temelini oyabilir. Bu durum, Trump'ın politikalarının nihai ironisi ve en büyük jeopolitik bedeli olacaktır.
"Sonuç olarak, Trump'ın sorusu aslında şudur: ABD, bir zamanlar kurduğu dünyada, kendi inşa ettiği kurallar ve kurumlar olmadan, hatta belki parasının ayrıcalıklı statüsünü kaybetme riski pahasına, tek başına ayakta kalabilir mi? Bu sorunun cevabı, sadece uluslararası diplomasinin değil, küresel ekonominin de geleceğini belirleyecek ve hepimizi derinden etkileyecektir."