29 Ekim, takvimde bir yaprak değildir, bir ulusun yeniden doğuşunun destanıdır. Varoluşumuzun tüm dünyaya yeniden ilan edildiği bir gündür. Atalarımızdan devraldığımız bu bayrağa, ölene kadar namusumuzla, şerefimizle sahip çıkacağız.
Allah, bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın. Göklerden bayrağımızı, minarelerden ezanımızı eksik etmesin. İnsan anasız babasız büyür ama vatansız bir hiçtir. Allah bizi dünyada vatansız, ahirette imansız bırakmasın.
Biz, Osmanlının torunları, Cumhuriyet’in çocuklarıyız. Dini ve vatanı için canını veren şehitlerimize ve gazilerimize bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum.
Ben, ebemin savaş üzerine yazılan ağıt ve türküleriyle büyüdüm. Çok zorluklar görmüş, cepheye sırtında iştira taşımıştı.
Ebem, yiğit bir Anadolu kadınıydı. Hayat hikâyesi tam anlamıyla bir efsaneydi. Seferberlik zamanında düşmana karşı savaşmış, cepheye silah taşımış, köyün cenazelerini yıkamıştı. Başından geçen olayları bize şöyle anlatırdı:
“Bir gün Çeteler yaylayı bastı. Ben de obadaki kadınları, çocukları sayvana topladım, kapının eşiğine de kendim geçtim oturdum. ‘Benim leşimi sermeden içeridekilere dokunamazsınız!’ dedim. İleri geri sürtüşürken elimdeki silah birden patladı. Adamın birinin kulağının dibinden sekip kapının söyesine geldi.”
Obadan çobanlara haber ulaştığında hemen yaylaya yanımıza akın ettiler, adamları geri püskürttüler. Bu haber köyde duyulunca çoluk çocuk ve yaşlılar camiye doluşur. Çeteler bunların izlerini takip edip kıstırır. Çete lideri, duvardaki Osmanlıca yazan taşı görünce içerdekilerin Müslüman olduğuna kanaat getirir, hiç kimsenin kılına bile dokunmadan oradan çekip ayrılmış” derdi.
Taş hâlâ köyümüzün camisinde mevcuttur, üzerinde Şatıroğlu Mehmet Hulisi yazar. Kendisi bir molladır. Öldüğü zaman yerine Torunu Molla Mehmet geçer. Benim de çocukluğumda ders aldığım, ilim sahibi, kâmil bir insandı; ak yüzlü canım dedemdir. Köyün kadınlarını, gençlerini cahil kalmasın diye okutmuş, topluma kazandırmıştır.
Yine ebemin anlattığına göre, savaş yıllarında millet çok yokluk çekmiş. Ebem, sabanın bir tarafına kendisi, diğer tarafa uyuzlu eşeği bağlamış, çift sürmüş. Atların dışkısının içinden buğday tanelerini toplayıp toprağa ekmiş. Bir yıl öyle bir kıtlık olmuş ki kışın iğde, kızamık, dendene, çetene toplayıp öğütüp yemişler. Ayaklarına giyinmeye kara lastik bile bulamamışlar. Bir gün dağdan, keven sekmeden gelirken babamla ayaklarındaki çarıkların ipi kopmuş. Çarıkları omuzlarına atmışlar, ayakları dolaklarla sarılı köye gelmişler. O gün çobanlardan birisi de kayhının altında kalmış, kimse fark etmemiş. Sabahleyin dağa giden çobanlar onu bir çukurun dibinde görmüşler. Adam bir heykele dönmüş. Sırtlarına alıp köye getirdiklerinde ayaklarının canı kaçmış, kangren olmuş, sonra da çobanın bacağının birini kesmişler.
Seferberlik ve yoksulluk, ebemin de köylünün de boynunu bükmüş. Köyde eli silah tutanı hep cepheye göndermişler. Sayım vakti geldiğinde devlet neyin varsa üçte ikisini elinden alırmış. İnsanlar yiyeceklerini kuyulara, hayvanları dağ taşa saklarlarmış. İnsanlar açlıktan kırılıyormuş. O yıllarda amcamı da küçük yaşta askere almışlar. Tam yedi yıl askerlik yapmış. Dedem sakat olduğu için onu almamışlar. Ebem bu çile dolu yılları söyler, söyler anlatırdı. İki kardeşi cephede esir düşmüş. Açlıktan sırımlı çarığı yemişler; birinin ciğerine batmış, ölmüş. Diğeri kurtulup gelmiş, madalyaları vardı. Hatta ben hatırlıyorum, ablam nişanlı iken ölmüştü. Oğlu olmadığı için ebem amcamı iç güvesi vermişti. O zamanlar köyde adam kalmamış. Bir erkeğe neredeyse dört kadın düşüyormuş. Değirmenci İbraham diye bir adam varmış. Köyün dul kadınlarına, kimsesizlere sahip çıkmış; nikâhına almış, çoluğuna çocuğuna bakmış. Kendisi de değirmencilik yapar, köyün arpa, buğdayını öğütür, yarma bulgur, aşlık döver ocakta kül çöreği yapar, düğünlerde zurna çalarak onların aşını ekmeğini kazanmış.
Ebem o kara günleri Allah bir daha getirmesin derdi. Köyde erkek kalmadığı için, cepheye katırlarla iştira taşımış. Geri dönerken karınları acıktığında atların dışkısının içinden arpa, buğday tanelerini toplayıp eve getirir, onları yıkayıp çocuklara aşlık kaynatıp yedirmiş. Bize hep idareli olun elinizin arkasını önünü tanıyın, “Sakla samanı gelir zamanı” derdi.
29 Ekim Yaşasın Cumhuriyet
Bir hilal uğruna can veren şehitler
İstiklal için kanını akıtan yiğitler
Atatürk’ün önderliğinde kurulan bu Cumhuriyet
Sizlerin sayesinde kazandı ebedî şöhret
Bu vatan uğruna nice evler yıkıldı
Analar gözü yaşlı yetimler kaldı
Fakat inancımız hiç eksilmedi
Bir öldük, bin dirildik, vatanımızı vermedik
Bu devlet, bu Cumhuriyet yeni gelmedi
Türklük Ateşi Anadolu’da hiç sönmedi
İnsanlığın ışığı hep bu topraklarda parladı
Cumhuriyette yükseldi göklerde istikbalin yuvası
Dünya duralı böyle bir zafer görmedi
İnanmış bir milletin erdi coşkusuna
Zalimler, vatan hainleri yok oldu
29 Ekim, tarihe altın harflerle yazıldı
Bu kapıları Alparslan açtı Malazgirt’ten bir gedik
Doğudan batıya, kuzeyden güneye yurt dedik
Bedelini kanımızla, canımızla ödedik
Cumhuriyet demek hürriyet demek, uğruna ölmek gerek
Anadan üryanım, vatanım Cumhuriyet kokar
Fıtratım âdemdir, nice zaferlere gebedir
Toprağa sivrilen kayalardan doğdu türlük ateşi
Türkiye yükselir Cumhuriyetle, 29 Ekim /1923 gecesi
Şair-Yazar Perihan Koçyiğit- https://www.okuryazarkitaplar.com/yeniden-dogusun-destani/

