Showing posts with label Taşra. Show all posts
Showing posts with label Taşra. Show all posts

Friday, 22 August 2025

Sessizlikte Büyüyen Taşra: Muhittin Çiftçi’nin Sessiz Sofra Romanında Taşra Sosyolojisi ve İçe Kapanış



Sessizlikte Büyüyen Taşra: Muhittin Çiftçi’nin Sessiz Sofra Romanında Taşra Sosyolojisi ve İçe Kapanış ______________ 1. Giriş: Taşra, Sessizlik ve Edebiyat Taşra, modern edebiyatta çoğunlukla hem bir mekân hem de bir ruh hâli olarak karşımıza çıkar. Türkiye edebiyatında özellikle 1950’lerden itibaren artan taşra temsilleri, bireyin toplumla, aileyle ve kendisiyle olan ilişkilerinin dar mekânlar ve dar zamanlar içinde nasıl şekillendiğini gözler önüne serer. Bu bağlamda taşra, yalnızca coğrafi bir uzaklık değil, aynı zamanda toplumsal imkânların sınırlılığı, gündelik rutinin tekrarı ve bireysel sıkışmanın mekânı olarak okunabilir. Muhittin Çiftçi’nin Sessiz Sofra romanı, bu taşra sıkışmasını merkeze alırken, sessizlik olgusunu hem bir anlatı stratejisi hem de bir toplumsal gerçeklik olarak işler. Kitaptaki karakterler, çoğunlukla konuşmamayı seçerek ya da konuşamadıkları için sessizliğe hapsolur. Bu sessizlik, hem iletişimsizlik hem de bir direniş biçimi olarak kendini gösterir. Dolayısıyla roman, hem edebi hem de sosyolojik katmanlarıyla taşrayı ve sessizliği iç içe geçirir. Bu çalışmanın amacı, Sessiz Sofra romanını taşra sosyolojisi bağlamında çözümleyerek; bireyin gündelik hayat içindeki mikro çatışmalarını, sessizlikle örülü anlatılar üzerinden ortaya koymaktır. ______________ 2. Teorik Çerçeve: Taşra Sosyolojisi ve Mikro Gündeliklik Taşra sosyolojisi, büyük anlatılardan ziyade küçük ölçekli toplumsal ilişkileri, gündelik yaşam pratiklerini ve kültürel kodların nasıl yeniden üretildiğini inceleyen bir disiplindir. Türkiye’de taşra, sadece coğrafi bir kategori değil, aynı zamanda bir kültürel formdur. Bu kültürel form, geleneksel yapının sürekliliği, toplumsal rollerin katılığı ve bireysel devinim alanlarının sınırlılığı üzerinden tanımlanır (Şaylan, 2002; Karakaş, 2016). Pierre Bourdieu’nün “habitus” ve “alan” kavramları çerçevesinde taşra yaşamı; bireyin toplumsal habitusunun belirleyici olduğu, sınırlı devinim alanları içinde şekillenen bir pratikler bütünüdür. Bu bağlamda taşrada geçen gündelik yaşam, çoğunlukla görünürde çatışmasızdır ancak altında bastırılmış gerilimler, toplumsal beklentiler ve sessiz karşı çıkışlar barındırır. Sessizlik, bu bağlamda yalnızca konuşmama hâli değil, taşranın toplumsal yapısı içinde şekillenen bir davranış biçimi, hatta bir stratejidir. Sessizlik, bir suskunluk politikası olabileceği gibi, bir iç isyan biçimi de olabilir. Sessizliğin anlamı, bağlamına göre değişkenlik gösterir ve özellikle edebi anlatılarda sembolik yüklemleriyle öne çıkar. Bu çalışma, Sessiz Sofra romanındaki sessizlik hâllerini bu bağlamda bir "mikro direniş" biçimi olarak değerlendirirken, aynı zamanda taşra sosyolojisinin gündelik hayat, mekân, aile ve toplumsal cinsiyet eksenlerinde nasıl tezahür ettiğini analiz etmeye çalışacaktır. ______________ 3. Taşrada Sessizlik: Mekânsal Kapanma, Psikolojik Gerilim Taşra, mekânsal anlamda sınırlı bir coğrafyayı ifade etse de, bireyin deneyim dünyasında çok daha geniş bir anlamlar dizgesine işaret eder. Bu mekân; sabitlik, tekrar, izole olma ve gözlem altında yaşama hâlleriyle birey üzerinde baskı kurar. Sessiz Sofra romanında bu mekânsal yapı, ev içi atmosfer, köy evi, sofra çevresi, kadın odaları, kapalı pencereler gibi temsillerle kodlanır. Her biri bir tür “kapanma”yı sembolize eden bu mekânlar, karakterlerin dış dünya ile bağını koparan, onları yalnızlığa ve içe dönüşe zorlayan yapılardır. Romanın atmosferi, okuru sürekli olarak bir içe kapanma hâline davet eder. Dışarıdan gelen gürültü neredeyse hiç yoktur. Köyün dış sesi bastırılmış; onun yerine içsel, düşünsel ve duygusal sesler ön plana çıkarılmıştır. Bu sessizlik, doğrudan mekânla ilişkilidir: dışarının uzaklığı, ulaşılmazlığı ya da tehditkârlığı karşısında içeride kalmak bir tür korunma biçimidir. Ancak bu korunma, aynı zamanda bir yalnızlık, sıkışmışlık ve pasifleşme hâlidir. Taşra mekânının içe dönük yapısı, bireyde kaçınılmaz olarak psikolojik bir gerilim yaratır. Karakterler konuşmaz, konuşmak istemez ya da konuşsalar dahi sözcüklerin taşıyamayacağı kadar ağır bir yükün altında ezilirler. Sessizlik, bu nedenle, hem bir bastırılmışlık hem de bir psikolojik savunma mekanizmasıdır. Roman karakterleri, özellikle kadınlar, bu sessizliğin içinde var olmaya çalışırken; bir yandan da kendi iç sesleriyle varlıklarını sürdürürler. Bu noktada sessizlik yalnızca bireysel değil, aynı zamanda kültürel bir kod olarak işlev görür. Taşrada sessiz kalmak, “edep”, “saygı”, “itaat” gibi normlarla ilişkilidir. Roman bu normları sarsmaz; onları göz önüne serer ve içlerinde çatlamalar oluşmasına izin verir. Özellikle ev içi ilişkilerde, otorite figürleriyle kurulan iletişim biçimlerinde sessizlik hem bir kabullenme hem de bir iç direniş olarak çift anlamlı biçimde sunulur. Özetle, Sessiz Sofra romanında sessizlik, taşranın mekânsal kapanmışlığı ile doğrudan ilişkilidir ve bu kapanma, bireyde psikolojik bir gerilim ve içsel çözülme yaratır. Roman, bu çözülmeyi doğrudan değil, sezdirerek; yüksek sesli değil, derin sessizliklerle aktarır. ______________ 4. Sessizliğin Sesi: Kadınlar, Aile ve Toplumsal Kodlar Sessiz Sofra romanında sessizlik, yalnızca bireysel bir içe kapanışın değil; aynı zamanda toplumsal cinsiyet rollerinin, aile içi hiyerarşinin ve kültürel kodların belirleyici bir sonucu olarak da karşımıza çıkar. Özellikle kadın karakterlerin suskunluğu, taşra toplumundaki geleneksel ataerkil yapının hem sembolik hem de gerçekçi bir temsili hâline gelir. Roman boyunca kadın karakterler, konuşmaktan çok susmayı tercih ederler — ya da konuşmalarına fırsat verilmez. Bu sessizlik, bir yandan içselleştirilmiş bir itaati, diğer yandan ise dile dökülemeyen bir birikimi temsil eder. Kadınların suskunluğu, taşra aile yapısının görünmeyen ama belirleyici güçlerinden biridir. Sofra çevresindeki konumları, odadaki yerleri, söz sırasına dair yazılı olmayan kurallar bu suskunluğun hem mekânsal hem de davranışsal karşılıklarını oluşturur. Bu bağlamda sessizlik, romanın kadın karakterleri için çoğu zaman bir koruma, bazen bir ezilme, kimi zaman ise bir direnme biçimi olarak karşımıza çıkar. Anlatı, bu sessizliğin yükünü karakterlerin bedeninde ve zihninde taşır. Göz teması, ellerin hareketi, mutfak işleri gibi sözsüz anlatım biçimleri, kadınların ifade alanına dönüşür. Roman, bu sözsüzlüğü bir eksiklik olarak değil; aksine, bir ifade biçimi olarak okura sunar. Toplumsal cinsiyet rolleri bakımından sessizlik, kadının “makbul” ve “uyumlu” olmasıyla özdeşleştirilir. Özellikle yaşlı kuşak kadın karakterlerin, yeni kuşaklara aktardığı kültürel kalıplar aracılığıyla sessizliğin kuşaktan kuşağa bir miras gibi aktarıldığı görülür. Bu aktarım, hem bir süreklilik hem de sorgulanmayan bir normatiflik yaratır. Roman, bu normatif yapının eleştirisini açık bir karşı çıkışla değil; sessizlik içindeki çatlakları görünür kılarak yapar. Kadınların suskunluklarında biriken duygular, bastırılmış arzular ve dile gelemeyen travmalar, anlatının kırılma anlarını oluşturur. Bu kırılmalar, doğrudan anlatılmasa da, sezdirme, ima etme ve sessizliğin gerisinde yatan anlamlarla okura ulaşır. Bu yönüyle Sessiz Sofra, taşrada kadının konumunu, söz hakkını, aile içindeki görünmez emeğini ve kültürel yükünü sessizlik üzerinden sorgulayan güçlü bir metindir. Sessizlik burada yalnızca bir edilgenlik değil; aynı zamanda derin bir anlam üretimidir. ______________ ______________ 5. Çatışmasız Çatışmalar: Gündelik Hayatın Bastırılmış Gerilimleri Sessiz Sofra romanında dramatik yapıyı belirleyen en önemli unsur, yüksek sesli çatışmaların değil, sessizlikle örülü gerilimlerin merkezde olmasıdır. Bu yapı, taşra yaşamının doğasıyla da birebir örtüşmektedir. Taşra, çatışmaların açık bir şekilde ifade edilmediği; bunun yerine duyguların, kırgınlıkların, hayal kırıklıklarının ve beklentilerin bastırıldığı, görmezden gelindiği bir sosyolojik sahnedir. Romanın karakterleri, birbirleriyle doğrudan yüzleşmez. Aile bireyleri arasında açık kavgalar, tartışmalar ya da kopuşlar yoktur; fakat satır aralarında ve sahne boşluklarında biriken bir huzursuzluk vardır. Bu çatışmasızlık, yüzeydeki düzenin korunmasını sağlar; ancak bu düzenin altında bastırılmış bir gerilimin sürekli titreştiği hissedilir. İşte bu nedenle roman, “çatışmasız çatışmalar” üzerine kuruludur. Bu gerilim, gündelik yaşamın sıradan edimlerinde kendini gösterir: sofrada eksilen bir sandalye, sessiz geçen bir yemek, kapalı kapılar ardındaki nefes alışlar, göz göze gelmeyen bakışlar… Roman, bu küçük detaylar üzerinden büyük duygusal yoğunluklar yaratır. Sessizlik, bu noktada yalnızca sözsüzlük değil; aynı zamanda bir duygular dizgesinin ifadesidir. Taşra sosyolojisi açısından bu durum, toplumsal normların dışına çıkmamak için bireylerin kendilerini sürekli olarak denetlemesiyle ilgilidir. Sessiz kalmak, çoğu zaman düzeni korumak, aileyi bir arada tutmak ya da dışlanmamak için başvurulan bir stratejidir. Roman, bu stratejik sessizliğin nasıl içsel kırılmalara yol açtığını gözler önüne serer. Çatışmasızlığın altında yatan asıl çatışma, bireyin kendi iç dünyasında yaşadığı değer krizleridir. Toplumsal beklentilerle kişisel arzular arasındaki boşluk, sessizlikle kapatılmaya çalışılır. Bu sessizlik ise hem bireyin hem de toplumsal yapının içten içe çürüyüşünü simgeler. Roman bu açıdan, yalnızca bireysel hikâyeleri değil; bir toplumun duygusal haritasını, bastırılmış ve suskun hâllerini de çizerek taşra sosyolojisine edebi bir katkı sunar. ______________ ______________ 6. Sonuç: Taşranın Sosyolojik Temsili ve Anlatıdaki Boşluk Sessiz Sofra, taşra yaşamını yalnızca bir arka plan olarak değil, başlı başına bir karakter gibi kurgulayan; mekânın, sessizliğin ve gündelik hayatın toplumsal anlamlarını katmanlı bir biçimde işleyen güçlü bir anlatıdır. Roman, yüksek sesli olay örgülerinden çok, derinleşen suskunluklar ve bastırılmışlıklar üzerinden bir atmosfer kurar ve bu atmosfer aracılığıyla taşranın sosyolojik dokusunu görünür kılar. Bu bağlamda eserdeki sessizlik, yalnızca bir anlatım tercihi değil; aynı zamanda taşranın kültürel, toplumsal ve psikolojik gerçekliğinin sembolik temsili olarak işlev görür. Kadınların, yaşlıların, çocukların ve suskun erkek figürlerin dünyasında şekillenen bu sessizlik; aynı zamanda bir sosyal yapı çözümlemesi, bir iktidar dili ve bir direniş stratejisi olarak okunabilir. Roman, taşra toplumunun rutinlerine, aile yapısına, cinsiyet rollerine ve mekânsal sınırlamalarına dair çok sayıda ipucu sunarken; bu yapıların sorgulanmasına da alan açar. Ancak bunu doğrudan eleştirel bir dille değil, boşluklar, eksiltmeler, sezdirilen gerilimler ve gösterilmeyen çatışmalar yoluyla yapar. Bu tercih, anlatının gücünü arttırdığı gibi, taşranın içsel derinliğini de daha görünür hâle getirir. Sonuç olarak Sessiz Sofra, taşra sosyolojisine edebiyat üzerinden yaklaşan, bireyin iç dünyasındaki çatlakları sosyolojik çerçevede anlamaya olanak tanıyan bir metin olarak değerlendirilebilir. Sessizlik, roman boyunca yalnızca duyulmaz olanı değil; aynı zamanda bastırılmış, unutulmuş, görmezden gelinmiş olanı da temsil eder. Böylece eser, taşranın sadece fiziksel değil; aynı zamanda ruhsal bir coğrafya olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Featured post

Visit from Hızır International Search and Rescue Association and Ankara Provincial Presidency of Turkish Retired Specialist Chiefs Association to Mr Yusuf Sipahi, President of Turkish Disabled Persons Federation

  Ali Gürgen, President of Hızır International Search and Rescue Association, who made statements on his social media account regarding...