Friday, 17 October 2014

El Cezire TV: TÜRKİYE BAŞBAKANI İLE SÖYLEŞİ (1.KISIM)

El Cezire TV: TÜRKİYE BAŞBAKANI İLE SÖYLEŞİ (1.KISIM)

Etrafındaki siyasi ve coğrafi konjonktür büyük ölçüde ve hızlı bir şekilde değişirken Türk hükümeti, çok büyük iç ve dış meydan okumalarla karşı karşıya kalıyor. El Cezire Televizyonu Bila Hudud’ programının yeni bölümünde;Türkiye’nin tutumunu hükümetin birinci isimi Başbakan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’ndan öğrenmeye çalışacağız. Bu, kendisinin bir Arap kanalına verdiği ilk röportaj.

TÜRKİYE BAŞBAKANI İLE SÖYLEŞİ (1.KISIM)
Yayın Organı : El Cezire TV
Yayın Tarihi : 15 Ekim 2014
Ülke : Katar
Çeviri Şekli : Özet
Görsel Kaynak : AA
http://www.byegm.gov.tr
     SUNUCU: Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu. Sizi Türkiye’nin Başkenti Ankara’dan selamlıyorum. ‘Bila Hudud’ programının yeni bölümüne hoş geldiniz. Etrafındaki siyasi ve coğrafi konjonktür büyük ölçüde ve hızlı bir şekilde değişirken Türk hükûmeti, çok büyük iç ve dış zorluklarla karşı karşıya kalıyor. Bu bölümde, Türkiye’nin tutumunu hükûmetin birinci isimi Başbakan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’ndan öğrenmeye çalışacağız. Bu, kendisinin bir Arap kanalına verdiği ilk röportaj. Sayın Başbakan, hoş geldiniz. Bu röportaj için el Cezire’yi ve ‘Bila Hudud” programını seçtiğiniz için teşekkür ederiz. Ayn el Arab’a müdahale etmemesinden dolayı Türk hükûmetine yönelik büyük eleştiriler söz konusu. Şu ana kadar Ayn el Arab’a neden askerî müdahalede bulunmadınız?

     DAVUTOĞLU: Aslında Suriye’de olaylar bugün başlamadı. Suriye olayları üç yıldır devam ediyor. Suriye’de üç buçuk yıldır masum insanlar, siviller, kadınlar, çocuklar zalim bir rejim tarafından katlediliyor. 300 bine yakın insan şehit edildi, katledildi. 1,6 milyonu Türkiye’de olmak üzere 4 milyonu aşkın insan mülteci durumuna düştü. Suriye’nin içerisinde 10 milyonu aşkın insan yerinden edilmiş ve hemen hemen bütün şehirler yıkılmış durumda. IŞİD, rejimin savunmasız kalan Suriye halkına yönelik kullandığı aşırı şiddet sonucunda ortaya çıktı. Maalesef bugün Suriye halkı, bir taraftan zalim bir rejimin, diğer taraftan acımasız bir şiddet ve terör örgütünün baskısı altında eziliyor. Türkiye, ta bu krizin en başından itibaren iyi ilişkisini kullanarak Suriye rejiminin bu zulmünü engellemeye çalıştı. Öyle ki Türkiye, hem Suriye rejimini hem de uluslararası toplumu sivil halkı korumaya davet etti. O zaman bu davete icabet etmeyenler, Türkiye’nin de bu meseleye müdahil olmasını istemeyenler, şimdi ise bir anda Ayn el Arab’daki gelişmeler dolayısıyla Türkiye’nin devreye girmesini istiyor. Bizim Suriye konusunda çok açık bir prensibimiz var: İster Arap, ister Kürt, ister Türkmen, ister Sünni, ister Nusayri, ister Hıristiyan, Suriye’de hangi etnik ve mezhebi kökenden olursa olsun bütün kardeşlerimiz, dostlarımız herhangi bir yardıma ihtiyaç hissettiklerinde Türkiye yanlarında olmuştur. Bu sebeple geçmişte 1 milyon 600 bin Suriyeli Arap, Kürt ve Türkmen kardeşimizi kabul ettik. Bununla beraber sınır boylarımızda Halep, Azaz, Tel Abyad, Resulayn ve İdlib’de bir ihtiyaç hâsıl olduğunda elimizden geleni yaptık. Ayrıca Ayn el Arab (Kobani) konusunda da aynı tutumu sergiledik. Nitekim bir hafta içinde Ayn el Arab’dan 200 bin Kürt kardeşimizi kabul ettik. Bu da bütün Avrupa’nın üç buçuk yıl içinde kabul ettiği Suriyeli mülteci sayısının bizim üç gün içinde kabul ettiğimizden daha az olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla yüreğimizi ve kapılarımızı Suriyeli kardeşlerimize açtık ama Türkiye’nin herhangi bir savaşa tek başına müdahil olması, söz konusu krize nihai bir çözüm getirmeyecek. Eğer gerçekten fiilî bir müdahaleye ihtiyaç varsa bütün uluslararası toplumun hep birlikte ve sadece Ayn el Arab’da değil, bütün Suriye’deki zulümlere karşı olması gerek. Zira Suriye’deki zulüm, IŞİD’den önce de mevcut. IŞİD geçen sene, yani Mart 2013’te ortaya çıktı. Ondan önce de yüz binlerce insan öldürüldü, kitle imha silahları kullanıldı, Scud füzeleri kullanıldı. İnsanlar dalga dalga Suriye’den kaçmak zorunda kaldı.

     SUNUCU: Ancak Ayn el Arab, sadece Suriye için değil, Türkiye için de özel bir stratejik öneme sahip. Güvenlik çıkarlarınız Ayn el Arab’ın IŞİD’in eline geçmesinin engellenmesini gerektiriyor.

     DAVUTOĞLU: Sınırlarda IŞİD’in hâkim olmasını Türkiye için stratejik bir risk ve tehdit olarak görüyoruz. Bizim için sadece Ayn el Arab değil, 911 kilometrelik sınırımız boyunca yer alan Azaz, İdlib, Lazkiye, Cerablus ve Resulayn gibi bütün bölgeler stratejik önem arz eder. Biz tabii ki Ayn el Arab’ın IŞİD’in eline düşmesini istemeyiz ama bunun için herkes elini taşın altına koymalı. Biz böyle bir müdahalenin olması için sivillerin güvenli alanlarda barınabilmesini sağlayacak güvenli bölgelerin oluşturulmasını gerekli görüyoruz. Yine IŞİD’e karşı verilen mücadele sonrasında rejimin hava bombardımanından sivil halkı korumak için de bir uçuşa yasak bölge istiyoruz. Tabii hepimiz Kobani’deki, Ayn el Arab’daki olaylara üzülüyoruz. Ancak bugünlerde dahi kimse Suriye rejim uçaklarının Halep’i bombaladığından bahsetmiyor. Kimse Suriye rejiminin zulmünün devam ettiğinden bahsetmiyor. IŞİD’in çıkmasının temel sebebi Suriye rejiminin acımasızca sürdürdüğü baskı politikalarıdır. Buna karşı direnen Özgür Suriye Ordusu ve ılımlı muhalefet güç kaybettikçe Suriye rejiminin desteklediği IŞİD güç kazandı. Dolayısıyla, Türkiye’nin stratejik çıkarı yeni bir Suriye’nin kurulmasıdır. Yoksa bugün IŞİD’in tasfiye edilmesi, yarın başka bir örgütün ya da rejimin IŞİD’in yerini doldurması sonucunu doğurur. Bizim için temel mesele bütün etnik, mezhepsel, dini grupların ve herkesin eşit vatandaş olduğu yeni bir Suriye’nin kurulması. Dünyanın da meselesinin bu olduğu kanaatindeyim. Yeni bir Suriye konusunda Suriyeli kardeşlerimize yardım etmemiz şarttır.

     SUNUCU: Talep ettiğiniz tampon bölgenin şekli nasıl olacak ve alanı ne kadar?

     DAVUTOĞLU: Biz hiçbir zaman tampon bölge talep etmedik, biz güvenli bölge talep ettik. Tampon bölge dediğinizde askerî bir anlam taşıyor ve sanki bir ülkeyle başka bir ülke arasında bir geçiş bölgesi gibi görülüyor. Hayır, bizim Suriye’nin ve hiçbir dost ülkenin toprağında gözümüz yok.

     SUNUCU: Dünya basınının tamamı, sizin söylediğinizin tersine güvenli bölgeden değil, tampon bir bölgeden bahsediyor.

     DAVUTOĞLU: “Mıntıka emine”. Bizim kastettiğimiz güvenli bölgedir. Yani öyle bir bölge ki Birleşmiş Milletler teminatı ya da uluslararası koalisyonun teminatı altında olsun. İnsanlar oraya sığındıklarında hava bombardımanından ve kara ordusunun bombardımanından uzak, güvenli olmalarını istiyoruz. Şu ana kadar Türkiye’ye dönük mülteci akınının en önemli kaynağı, Suriye rejiminin hava bombardımanıdır. Söz konusu bölgeyi neden istiyoruz? Çünkü Türkiye’de şu anda neredeyse bir milyon 800 bine yaklaşan mültecilerin bir milyon 600 bini Suriye rejiminden, 200 bini IŞİD’den kaçarak geldi. Dolayısıyla, bu rakamlara baktığımızda, IŞİD tasfiye olmuş olsa dahi Suriye halkı üzerindeki tehdit bitmeyecek çünkü Suriye rejimi Suriyelilerin en büyük tehdidi. Ancak güvenli bölgeler ilan edebilirsek Suriye halkı kendi topraklarında güvenli olur. Bütün ihtiyaçlarını yine Türkiye’den karşılasınlar, bundan hiç çekinmiyoruz. Ama artık Suriyeli kardeşlerimizin Suriye topraklarında kalmasını, kendi toprakları içinde gelecek inşa etmesini istiyoruz. Her türlü yardımı yine yapalım. Kastettiğimiz tampon bölge askerî bir tanımlama değil, askerî bakımdan da koruma altına alınmış insani bir güvenlik bölgesidir.  Söz konusu bölgelerin yerleri ve derinliği oluşturulacağı bölgeye göre farklı olabilir.

     SUNUCU: Güvenli bölgelerin yüzölçümü ne kadar olacak?

     DAVUTOĞLU: Güvenli bölgelerin yüzölçümü ve doğası, bulunduğu yerlerdeki nüfus yoğunluğuna göre belirlenir. Mesela, Halep’te hem rejim saldırıları hem IŞİD’in saldırıları söz konusu. Bu nedenle Halep ile Türkiye sınırı arasında, İdlib ile Türkiye sınırına yakın yerlerinde, aynı şekilde Türkiye ve Lazkiye’nin kuzeyi arasında, yine Haseke’deki belli bölgelerde, şu anki Cerablus bölgesinde, Ayn el Arab’da ve ihtiyacı olan bütün bu yerlerde güvenli bölge olması lazım. Bu bölgelerin yüzölçümü ve derinliği ise insanların güvenliğine göre değişir.

     SUNUCU: Bunu kim belirleyecek? Siz Türkler mi, Birleşmiş Milletler mi veya kim?

     DAVUTOĞLU: Güvenli bölgelerin uluslararası meşruiyetinin güçlü olması için Birleşmiş Milletlerin belirlemesi en doğru olanıdır. Ne yazık ki Türkiye’de üç buçuk yıldır Birleşmiş Milletlerin karar almasını bekliyoruz lakin hiçbir karar alamıyor. Birleşmiş Milletler bu konuda karar alamıyorsa Suriye’ye müdahale konusunda oluşan uluslararası koalisyon ve gönüllüler koalisyonu, bu konuda belli kararlar alıp havadan koruma sağlayabilir. Bunun örneği de Irak’ta doksanlı yıllarda yaşandı. Irak’ta 90’lı yıllarda Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra uzun bir süre belli bir paralelin kuzeyi ve güneyi güvenli bölge ilan edildi ve Saddam’ın saldırılarına karşı korundu. Türkiye, böyle bir koruma alanı oluştuğunda her türlü katkıyı vermeye hazır. Ancak böyle bir koruma alanı yokken tek başına Türkiye’nin müdahalesini istemek bütün bu riski tek başına Türkiye’nin üstlenmesini istemektir. Bizim burada vurguladığımız husus şu: Hangi strateji uygulanacaksa uygulansın bu strateji bütün Suriye’yi kapsamalı, geçici olmamalı, tek boyutlu olmamalı, tek bir bölgeye veya şehre münhasır olmamalı. Nasıl Ayn el Arab’daki Kürtlerin korunma hakları var, aynı şekilde Tel Abyad’daki Arapların, Çobanbey ya da Bayırbucak’taki Türkmenlerin, İdlib’deki Arapların, Afrin’deki Kürtlerin de koruma altına alınmaya hakları var. Ama biz sadece bir noktaya ve sadece IŞİD’den gelen tehdide yoğunlaşırsak tabiri caizse bu, meseleye sadece geçici bir çözüm olur. Biz artık Suriye’de kalıcı bir çözümün zamanının geldiğini ve geçmekte olduğunu düşünüyoruz.

     SUNUCU: Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin sizin güvenli bölgeyle ilgili şartınızı kabul ettiği ve bunu ilan etmek üzere olduklarına dair sızan haberlerin doğruluk derecesi nedir?

     DAVUTOĞLU: Bu konuyu bütün taraflarla görüşüyoruz. Biz, çok acılı üç buçuk yıl geçirdik. Nihayetinde 911 kilometre sınırıyla Suriye’ye en uzun sınırı olan ülke biziz. Uzakta olan ülkelerin bazen burada yaşanan dramları anlaması vakit alabiliyor. Biz bıkmadan usanmadan üç buçuk yıldır uluslararası topluma çağrıda bulunduk. Sadece Suriye konusunda değil, Irak konusunda da çağrıda bulunduk. Irak’taki ve Suriye’deki mezhepçi, tek bir gruba dayalı politikaların büyük bir tepki ve sonuçta bir güç boşluğu oluşturduğu konusunda hep ikaz etmeye çalıştık. Yine ikaz etmeye devam ediyoruz. Maalesef daha önce bu konularda yeterli ve zamanında fikir birliğine varılamadığı için Suriye’de 300 bin kardeşimiz katledildi. Bunlar insan. Onların her birinin hayatı, dünyanın diğer köşelerinde yaşayanlar kadar azizdir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin temel görevi, böylesine derin bir krize çözüm bulmak. Ama maalesef bu mümkün olmadı. Türkiye olarak bu konudaki düşüncelerimizi Amerika, İngiltere gibi bütün ilgili çevrelerle paylaşıyoruz ve krizi bitirmenin tek yolunun kapsamlı çözüm olduğunu vurguluyoruz.

     SUNUCU: Batılı İngiliz, Amerikan, Alman yazar ve yorumcular, Amerika ve koalisyonun IŞİD’e karşı yürüttüğü 400 milyar dolarlık savaşın mahiyetini anlamadıklarını söylüyor. IŞİD’in her geçen gün genişlemesi ve yeni zaferler kazanması gerçeğini göz önünde bulundurarak bu savaşın mahiyetini ve hedeflerini açıklayabilir misiniz?

     DAVUTOĞLU: Aslına baktığımızda, vaktinde çözülemeyen krizlerin bedelini şimdi ödüyoruz. Üç sene önce 2011 yılında Arap Baharı başlayıp Arap gençleri sokağa çıktığında dünyadaki bütün diğer gençler gibi aynı şeyleri istiyorlardı. Bu gençler daha çok özgürlük, refah, izzetli bir hayat, siyasi katılım ve liderlerin veya ülkelerini idare edenlerin hesap verilebilir nitelikte olmalarını istedi. Bunlar Avrupa, Amerika veya dünyanın her bir köşesinde gençlerin istediği taleplerdi. 2011 yıllında ortaya atılan söz konusu talepler, 2012 yılında büyük bir ümit ortamı doğurdu. Lakin 2013’ten bu yana bu taleplerin bastırılması ve maalesef uluslararası toplumun bu talepleri bastıranlara karşı etkin bir yöntem ve ilkeli bir tutum benimsememesinden dolayı IŞİD denilen yapı, 2013’ün baharında doğdu. Yani bunu şunun için zikrediyorum: IŞİD bir neticedir, bir sonuçtur, çok büyük bir tehlikedir, tehdittir ve mazur görülemez. Ama bir taraftan da IŞİD’e karşı verilen mücadelenin esas yürümesi gereken alanın siyasi, kültürel bir mücadele alanı olduğunu da herkesin fark etmesi lazım. Baskı altında tutulan kitleler ümitlerini kaybettiklerinde radikalleşirler. Şunu sormak lazım: Arap gençlerinin ümidini kim tüketti? Suriye ve Humus’ta Sadece ve sadece özgürlük, fikir özgürlüğü, onurlu bir hayat isteyen insanların ümidini kim tüketti? 2011 yılında Arap dünyasının her bir köşesinde büyük ümitler, büyük bir gelecek beklentisi vardı. Şimdi bu soruları sormadan teröre karşı yürütülecek bir mücadele, bir gün belki başarıya ulaşır. Lakin bir terör örgütü gider, başka bir terör örgütü gelebilir. Esas itibarıyla, Arap halklarının ve gençlerinin o haklı taleplerine saygı duymak gerekir. Bundan beş sene önce, on sene önce el Kaide’yi konuşuyorduk. Ondan daha önce başka terör örgütlerini konuşuyorduk. Şimdi ise IŞİD’den söz ediyoruz. Bunun tek çözümü, meşru siyasi yönetimler ve kendi halkına saygı duyan liderler. Biz Türkiye’de çok ciddi ve büyük siyasi tecrübeler sonucunda buraya geldik. Düşünün, Beşar Esad halkını bombalamak yerine o halkı dinlemeyi deneseydi ve üstlerine kimyasal silah, Scud füzesi kullanmak yerine o gençlere kulak verseydi IŞİD ortaya çıkabilir miydi? Ya da Beşar Esad, halkını dinlemeyip insanları katlettiğinde Bosna’da Miloşeviç’e karşı harekete geçen uluslararası toplum, Suriye’de de kimyasal silah kullandığında Beşar Esad’a karşı harekete geçseydi IŞİD doğabilir miydi? Vaktinde çözülemeyen krizler bir kartopu gibi daha büyük bir yumak halinde önünüze geliyor. Ondan sonra da milyarlarca dolar harcamak, çok riskli operasyonlar yapmak ve çok daha fazla kan dökülmesi sonucunda bir netice almak zorunda kalıyoruz. Burada en önemli şey, aynen tıpta olduğu gibi koruyucu hekimlik tarzında daha olay çıkmadan, kriz çıkmadan onu çözmeye dönük politikalar geliştirmek. Onun için şimdi bize dönük tavsiyede bulunanlara şunu söylüyoruz: İlkeleri açık olan kapsamlı bir strateji geliştirin, daha sonra sonucunda ne olacağını görelim. Her türlü katkıyı yapmaya hazırız. Ama bunlar ortaya konmadan sadece bir tehdide dönük tek boyutlu bir mücadele, bugün bir radikal örgütü tasfiye edebilir ama radikalizme karşı gerçek bir zafer kazanılmasını mümkün kılmaz. Zira bugün tasfiye ettiğimiz örgütün yerine başka bir örgüt çıkar. O bakımdan kültürel, siyasi, askerî, ekonomik boyutları olan daha kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.

     SUNUCU: Sayın Başbakan, IŞİD’in doğuşu ve böyle kısa bir sürede bu kadar geniş bir alana yayılması kafalarda soru işaretleri uyandırıyor. Birçok kişi, IŞİD’in arkasında batılı istihbarat teşkilatlarının olduğu, içerisine sızılıp Arap dünyasında hayal kırıklığına uğrayan heyecanlı gençlerin bir araya getirildiği görüşünde. Türk hükûmeti olarak, size göre IŞİD kimdir?

     DAVUTOĞLU: Aslına bakarsanız IŞİD’i ortaya çıkarak faktörler, bundan on sene öncesine kadar gider. Nitekim ilk olarak, bildiğiniz gibi, Amerika’nın Irak’a müdahalesi sonrasında Irak Kaide’si olarak ortaya çıktı. Sonra söz konusu yapı, değişe değişe, kendini bir anlamda dönüşüme uğrata uğrata geçen sene mart ayında kendisini Suriye ve Irak’ı da kapsayan bir yapı haline dönüştürdü. IŞİD’in yıldızı ne zaman parlamaya başladı? Bağdat ve Şam’daki çok geniş Sünni kitleler tümüyle dışlanıp mezhepçi tutumla karşı karşıya kaldıklarında. O dönemde maalesef Musul ile Halep, Anbar ile Rakka arasındaki alanlarda kalan kitleler farklı arayışlara yöneldiler. Lakin terör tecrübesi olan mahkûmların Ebu Gureyb ve Mezze hapishanelerinden çıkması, IŞİD’in ortaya çıkmasının temel faktörü oldu. Söz konusu deneyimli mahkûmlar, Irak ve Suriye’deki güçlerini toplamaya başladı. İlginç bir şekilde, uzun bir dönem Suriye rejimi IŞİD ile hiçbir savaş yapmadı ve onları bombalamadı. Aksine, onlara taktik destek verdi. Suriye rejimi aynı dönemde, Özgür Suriye Ordusu’nu havadan bombaladı. Hava saldırısı nedeniyle Özgür Suriye Ordusu, elinde tuttuğu Cerablus ve Azaz gibi şehirlerden çekildiğinde ortaya çıkan boşluğu IŞİD doldurdu. Suriye rejimi, Özgür Suriye Ordusu’nun karşısına cesaretle savaşacak kara birlikleri çıkaramadığı için havadan bombaladı ve IŞİD’in çatışma yerlerine girmesi için zemin hazırladı. Şimdi IŞİD’den muzdarip Kürtleri temsil ettiğini iddia eden ama bütün Kürtleri temsil etmeyen PYD, uzun süre IŞİD ile çatışmadan yan yana yaşadı. Hem PYD hem IŞİD, uzun bir süre rejimle işbirliği yaptı. Her ikisinin hedefi de Suriye halkının haklarını korumaya çalışan Özgür Suriye Ordusu’nun alanını daraltmaktı. IŞİD, söz konusu şartlar altında ortaya çıktı. Sonra Bağdat ve Musul’daki Sünniler yok sayılıp kenara atılınca ve buna karşı ciddi tepkiler oluşunca IŞİD, bu bölgelerde elverişli atmosfer buldu. IŞİD gibi örgütlerin farklı istihbarat örgütleri tarafından taşeron olarak kullanıldığı konusunu geçmişte çok örneğini gördük. Ama esas itibarıyla Suriye rejiminin IŞİD’e çok güçlü bir taktik destek sağladığını da göz ardı etmemek lazım. Eğer Suriye rejiminin hava saldırıları olmasaydı Özgür Suriye Ordusu ve ılımlı muhalefet, bu alanları boşaltmak zorunda kalmazdı.

     SUNUCU: Biz IŞİD’in çizilmiş bir haritaya göre hareket ettiğini ve onun dışına çıkmadığını gözlemliyoruz. Uzmanlar, IŞİD’in belli noktalarda hareket ettiğini, belli noktalarda durduğunu ve adeta önceden belirlenen bir haritaya göre davrandığını belirtiyor. IŞİD’in istihbarat ilişkilerine dair elinizde kanıtlanmış bilgiler var mı? Nitekim baktığınızda ordular onun önünde satranç taşları gibi dağılıyor? Küçük bir gücü bir yıl içerisinde, yaklaşık olarak Irak’ın ve Suriye’nin üçte birine hükmeder hâle getiren nedir?

     DAVUTOĞLU: İşte burada bence en temel mesele, Irak ve Suriye ordusunun kendi topraklarını koruyacak milli ordu niteliklerini kaybetmiş olması. Irak ordusu niçin Musul’u hemen terk etti? Çünkü Musul’u savunmak yerine geri çekilip Samarra’yı, Şii kutsal bölgeleri savunmayı düşündü. Suriye ordusu ise zaten Halep, Rakka ve İdlib’e savaş ilan etti. Şimdi ilginç bir şekilde Suriye muhalefetini vaktinde silahlandırmakta tereddüt edenler, dolaylı olarak IŞİD’i silahlandırmış oldular. Çünkü Amerika’nın Irak’a verdiği sofistike silahlar, Irak ordusu Musul’da bıraktıktan sonra IŞİD’in eline geçti. Söz konusu silahlar, son derece sofistike ve önemli silahlardır. Şimdi tabii, bu olayı çok dikkatli analiz etmeden IŞİD’in bölgede nasıl bu kadar geniş bir alanda hâkimiyet kurduğunu anlamamız kolay olmaz. Esas itibarıyla, maalesef Suriye ve Irak rejimlerinin dışlayıcı politikaları, uluslararası toplumun bu rejimlerin bu politikalarına göz yumması, IŞİD’in önünde geniş bir alan açtı. Bununla beraber, biraz önce zikrettiğim nedenler, IŞİD’in başka çevreler tarafından desteklenmesi, Musul’da Irak ordusunun bırakıp gittiği Amerikan silahlarına sahip olması, IŞİD’i askerî bir güç haline dönüştürdü.

     SUNUCU: Ayn el Arab’ın IŞİD’in eline geçmesi Türkiye’nin tutumunu değiştirir ve sizi Meclisten aldığınız yetkiye dayanarak bölgeye müdahale etmeye iter mi?

     DAVUTOĞLU: Biz Parlamentodan tezkereyi çıkarırken bunu bir müdahaleden çok, Türkiye’nin ulusal güvenliğini sağlamaya yönelik bir tedbir olarak çıkardık ve Türkiye’ye yönelik bir tehdit olursa kullanmakta da tereddüt etmeyiz.

     SUNUCU: Koalisyona başvurmadan mı?

     DAVUTOĞLU: Tabii ki Türkiye’nin güvenliğine yönelik en ufak bir tehdit olduğunda Türkiye buna cevap vermekte tereddüt etmez. Nasıl Suriye rejimi uçakları Türk hava sahasını ihlal ettiğinde tereddüt etmeden bir uçak ve bir helikopter düşürdük, Suriye hududunu ihlal eden herkese karşı Türkiye tedbir alır. Bunda da hiç tereddüt etmeyiz. Gerekli talimatlar silahlı kuvvetlerimize verildi. Ancak Türkiye’ye doğrudan bir tehdit ve saldırı olmadan Suriye’nin içinde bir operasyon için uluslararası koalisyonla birlikte hareket etmeyi tercih ederiz. O hareketi de güvenli bölgeler, uçuşa yasak bölgelerle birlikte değerlendiririz. Ayrıca kesinlikle, bu konuyla ilgili Batı kamuoyunu yatıştırıcı açıklamalar değil, net bir vizyon ve kapsamlı bir strateji görmek istiyoruz.

     SUNUCU: Güvenli bölgeye ilişkin yakın zamanda bir sonuca ulaşabileceğinize inanıyor musunuz? Ne zaman?

     DAVUTOĞLU: Mümkün, lakin kesin bir şey söylemek zor. Biz bunun için yoğun bir müzakere yürütüyoruz, Ayn el Arab’ın düşmesini istemeyiz. Ayn el Arab’ın düşmemesi için elimizden gelen katkıyı sağlarız. Ama bütün sorumluluğu Türkiye’nin üzerine yüklemeye kimsenin hakkı yok. Zira Suriye’deki krizin sorumlusu Türkiye değil. Herkesin elini taşın altına koyması lazım. Ayn el Arab’ın düşmesi istenmiyorsa Ayn el Arab’daki durumun diğer yerlere sıçramasına engel olmak lazım. Şunu sormak da herkesin hakkı. Ayn el Arab’ın düşmemesini talep ediyorlar. Peki, Rakka, Cerablus, Musul düşerken nerdeydiler? Musul’u terk etmediği için bizim Başkonsolosumuz rehin alındı. Musul’u terk eden Irak ordusunun sorumluluğu nerede? Peki, Azaz düşerken neredeydiler? Dolayısıyla, meseleyi sadece Ayn el Arab veya tek bir bölgeyle bağlamak doğru değil. Bizden bir şey talep eden, masaya çözüm için kapsamlı bir strateji koymalı, bu stratejinin uygulanması esnasında Türkiye’ye yönelecek mülteci akınını nasıl engelleyeceğini de anlatmalı. Bütün bunları ve bundan sonraki aşamada Suriye’de doğacak yapının mahiyetini anlamamız gerek. Yoksa IŞİD’e karşı mücadele etmek bahanesiyle Suriye rejimini meşrulaştırmaya kesinlikle razı olmayız.

     SUNUCU: Ayn el Arab’ı savunanlara katılmak isteyen Türkiyeli Kürtler var. Onlara kentin düşüşünü önlemek, kardeşlerinin yanında savaşmak için geçiş izni verecek misiniz?

     DAVUTOĞLU: Türkiye’de Arap nüfus da var, Türkmen nüfus da var, onlar da giderek Suriye’de bunu yapmak istediler. Onlara da aynı politikayı uyguladık. Türkiye sınırı öyle bir sınır ki mesela Resulayn’da, karşı tarafta Afrin’de ve Ayn el Arab’da her iki tarafta da Kürtler var. İdlib’de, Halep’te, Azaz’da her iki tarafta Araplar var. Cerablus’ta ve Lazkiye’de her iki tarafta Türkmenler var. Eğer biz- ki bütün bunları kendimize kardeş kabul ederiz- onların gidip orada savaşmalarına izin verirsek tüm Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının savaşmalarına göz yummak gerekir ki bu, büyük bir kargaşaya neden olur. Ama oradakilerin bulundukları yerlerde kendilerini savunmaları için neler yapılabilir, bunu tabii konuşmak gerekir veya Türkiye’ye gelen mülteciler Suriye’ye dönüp kendi toprakları için savaşmak isterse ona hiçbir zaman engel olmayız. Ancak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının giderek savaşmalarına göz yummak, bir müddet sonra başka yerlerde başka talepleri de beraberinde getirir. Türkiye için bir Arap’ın bir Türkmen’e, bir Türkmen’in bir Kürt’e, bir Kürt’ün bir Arap’a üstünlüğü yoktur. Herkes eşit şekilde bizim kardeşlerimizdir. Birine vereceğimiz hakkı, diğerine de vermemiz gerekir. Aksi halde Türkiye-Suriye sınırını kontrol etmek imkânsızlaşır.

     SUNUCU: IŞİD’i eleştirmenize rağmen, IŞİD ile özel ilişkiler kurduğunuz yönünde hükûmetinize yönelik suçlamalar var. IŞİD ile ilişkiniz var mı?

     DAVUTOĞLU: Kesinlikle bunlar iftiradan ibarettir. Türkiye’nin hiçbir şekilde IŞİD ile herhangi bir ilişkisi hele hele desteği söz konusu olamaz. Türkiye hiçbir zaman, radikal örgütlerle ve özellikle de bu şekildeki teröre ve şiddete yönelmiş örgütlerle ilişkilere girmemiştir. İslam bir barış dini ve IŞİD’in kullandığı yöntemlerle savunulamaz ve kesinlikle İslam’ın bir barış dini olarak bu yöntemlerle anılmasını da arzu etmeyiz. Dolayısıyla, bizim bu tür yapılarla herhangi bir şekilde ilişkiye geçmemiz söz konusu olamaz. Ama bilmemiz gerekir ki bu yapılarla gerçekte ilişkide olanlar, bu yapıları destekleyenler, Suriye rejimidir. Bu örgüte destek olanların açtığı alanda, bu tür terör yapıları gelişti. Türkiye’nin böyle bir ilişkisi asla söz konusu değildir. Bunu gündeme getirenler, çok büyük bir karalama ve iftira kampanyasının bir parçasıdırlar. Ancak bizim Suriye Özgür Ordusu’ndaki ılımlı muhalefete destek verdiğimiz ve bu desteği sürdürdüğümüz herkesçe biliniyor. Suriye halkının yanındayız. Suriyelilerin yanındayız. Ancak Suriye halkına zulmeden rejimin de, Suriye halkına yine zulmeden bu terör yapılarının da karşısındayız.

     SUNUCU: Öyle anlaşılıyor ki başta ABD olmak üzere Batı, Esad rejimini düşürme seçeneğinden vazgeçmiş görünüyor. Batı’nın Esad’ı yönetimde tutma yönündeki politika değişikliği konusundaki tutumunuz nedir?

     DAVUTOĞLU: Bu çok büyük bir hata olur. Eğer Suriye rejiminin bu kadar cinayetten sonra hele hele kimyasal silah kullandıktan sonra Esad rejiminin kalmasına rıza gösterilirse bundan sonra başka zorbaların da kendi halklarını katletmelerinin önüne geçmek mümkün olmaz. Biz hiçbir zaman, Suriyeli kardeşlerimize böylesine acımasızca yöntemlerle saldıran ve onları evsiz, Suriyeli masum çocukları annesiz babasız bırakan bir rejimin meşru gösterilmesine, bu rejimle ilişki içinde bulunulmasına rıza göstermeyiz. Türkiye olarak her zaman Suriye halkının yanında olduk ve olmaya devam edeceğiz.

     SUNUCU: İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Abdüllahiyan 10 Ekim’de yayımlanan açıklamalarında ve birçok İranlı yetkili, İran’ın Esad’ın düşmesine müsaade etmeyeceğini söyledi. Siz sadece IŞİD’e karşı değil Esad’a karşı da koalisyonun harekete geçmesini talep ediyorsunuz.  Biz Suriye topraklarında bir Türkiye-İran çekişmesiyle mi karşı karşıyayız?

     DAVUTOĞLU: İran ile bu konuda görüş ayrılığımız olduğu doğru. İran ile Türkiye, iki tarihi ilişkilere sahip komşu ülkeler olarak hep iyi komşuluk ilişkileri kurmaya özen gösterdik. Bu çerçevede de en zor zamanlarda İran’ın nükleer programı konusunda ilkeli tutumumuz da herkesin malumudur. Ama biz nasıl İran’ın nükleer konusundaki tutumumuzda ilkeli davrandıysak aynı ilkeli davranışımızı zalim rejimlere karşı da gösterdik. Yani bir yönetimin kendi halkını katletmesi, hiçbir şekilde mazur gösterilemez ve bu konuda da tutumumuz ilkeseldir. Bu konuda da İran ile birçok ortak teşebbüsler içerisinde bulunduk. Dışişleri Bakanlığım döneminde defaatle İran ile bu konuları görüştük.  İran ile birlikte Suriye rejimini başta da ikna etmeye çalıştığımız anlar oldu. Suriye rejimi kendi halkına zulmetmeye devam ettiğinde- ki geçmişte iyi ilişkilerimiz olan bu yönetimle- ilişkilerimizi kesmeyi ve Suriye halkının yanında olmayı tercih ettik. İran yönetimi ise Suriye yönetiminin yanındaki politikasını sürdürdü. Bu konuda görüş ayrılığımız var ancak herhangi bir çözüm çabası içinde her zaman herkesle görüşme iradesine sahip olduğumuzu sürekli vurguladık. Ümit ederiz ki İran, Suriye yönetimi üzerindeki gücünü kullanır ve Suriye rejiminin kendi halkına karşı gerçekleştirdiği bu katliamların durması yönünde çaba sarf eder.

     SUNUCU: Sayın Başbakan, çok iyi biliyorsunuz ki Suriye’yi Beşar Esad değil, Devrim Muhafızları, Kudüs Tugayları Komutanı Kasım Süleymani yönetiyor. Siz Beşar Esad rejiminin yıkılmasını talep ettiğinizde, Esad’ın liderliğini yaptığı Alevi yönetimi değil, Suriye’deki molla rejiminin yıkılmasını talep ediyorsunuz aynı zamanda.

     DAVUTOĞLU: Bizim için Suriye yönetiminde Alevi ya da Sünni birinin olması temel bir mesele teşkil etmez. Geçmişte Beşar Esad Nusayri’ydi ama yine bizimle gayet iyi ilişkileri vardı çünkü biz, hiçbir zaman mezhepçi bir politika takip etmedik. Niye ilişkilerimiz iyiydi? Çünkü o zaman halkını katletmiyordu, halkını katletmeye başladığında ben üç kere Şam’a gittim, uzun saatler boyunca ikna etmeye çalıştım, 8-10 ay. Ama bizi dinlemektense maalesef Suriye’de azınlık yönetimini devam ettirmeye çaba sarf etti. Bizim burada önemli olan temel ilkemiz insan haklarına saygı, yönetimlerin kendi halkına karşı merhamet ve şefkat göstermesi ve hiçbir şekilde zulme alet olunmaması. Hepimiz İsrail’e karşıyız ama bütün Ortadoğu ülkelerinin de bilmesi gereken gerçek şu ki Suriye rejimi, İsrail’in öldürdüğünden daha fazla Müslüman’ı katletti. Biz bunu İranlı dostlarımıza çok söyledik.

     SUNUCU: İran Devrim Muhafızları’nın yardımıyla…

     DAVUTOĞLU: Bir tarafta İsrail Gazze’deki camileri bombalarken, Suriye uçakları ramazanda teravih namazında Halep’teki, Humus’taki, Şam’daki mescitleri bombaladı. Bizim için nasıl mazlumun kimliği yoksa zalimin kimliği de yoktur. Mazlum hangi dinden, hangi mezhepten, hangi etnik kökenden olursa olsun ona sahip çıkarız. Zalim hangi dinden, hangi mezhepten, hangi etnik kökenden olursa olsun kardeşimiz dahi olsa ona karşı çıkarız. Türkiye’nin tutumu ilkeseldir ve bu ilkesel tutumu tek başına kalsa da sürdürmeye kararlıdır.

     SUNUCU: Soruma cevap vermediniz. Suriye rejimini koruyan İran Devrim Muhafızları var ve şu anda siz rejimi yıkmak için ılımlı muhalefeti eğitiyorsunuz. Bu da, Suriye’de İran Devrim Muhafızlarıyla bir çatışmaya girme anlamına gelmiyor mu?

     DAVUTOĞLU: Suriye rejimine destek için İranlı unsurların Suriye’ye gittiği doğrudur ve Hizbullah’ın da Suriye rejimine destek verdiğini biliyoruz. Bizim meselemiz, İran’a ya da Lübnan Hizbullah’ına karşı bir mücadele içine girmek değildir. Sadece ve sadece Suriye halkına destek veriyoruz. Yabancı savaşçılara karşı çıkanlar dâhil herkesin burada ilkeli olması lazım. Yabancı savaşçıya karşı çıkmalıyız ama Suriye’ye giren Hizbullah da yabancı savaşçı sayılır. Suriye’ye giren bazı İranlı veya Rus askeri danışmanlar da yabancı savaşçıdır. Bütün yabancıların Suriye’den elini çekmesi lazım. Hangi niyetle ve ne şekilde olursa olsun Suriye’yi, Suriyelilere bırakalım ve Suriyeliler kendi geleceklerine istedikleri...

     SUNUCU: Sayın Başbakan, Suriye’de Alevi rejiminin yanında Rus savaşçıların varlığını teyit ediyor musunuz?

     DAVUTOĞLU: Bunu Rusya ve İran’ı tek başına kastederek söylemedim. Ben Suriye’deki tüm yabancı savaşçılara karşı olduğumuzu ifade ettim. Bütün bu Suriye’deki yabancı savaşçılara karşı, hepimiz ilkesel olarak karşı çıkmamız lazım. Yani kim olursa olsun Suriye’de yabancı savaşçı olmamalı. Bundan dolayı Türkiye de hiçbir zaman kendi gençlerinin Suriye’ye gitmesine rıza göstermedi.  Biraz önce sorduğunuz soruda olduğu gibi Türkiye’den Kürt kökenli ya da Arap kökenli gençlerimizin de Ayn el Arab’a giderek savaşmalarını istemedik. Çünkü bunun olayı daha da olumsuz bir yere götüreceği kanaatindeyiz. Herkesin de buna özen göstermesini bekliyoruz.

     SUNUCU: Bölgedeki İran nüfuzu büyüyor. Sana’nın düşmesinin ardından İran, elinde dört Arap başkenti olduğunu ilan etti. İran’ın bölgedeki büyük yayılışı tehdit oluşturmuyor mu? Bu, Türkiye’nin çıkarları için bir tehlike değil mi?

     DAVUTOĞLU: Türkiye olarak, hangi ülke olursa olsun, bir ülkenin başka bir ülke üzerinde şekli ne olursa olsun hâkimiyet kurmasına karşıyız. Biz bu topraklarda yaşayan halklar olarak Türkler, Kürtler, Araplar, Acemler, İranlılar hepimiz yan yana barış içinde yaşamalıyız. Herhangi bir ülke eğer başka bir ülkenin toprağı üzerinde hak iddia etmeye başlarsa bunun sonu gelmez. Yapılması gereken şey, herkesin diğer ülkelerin egemenliklerine saygı göstermesidir. Özellikle de bölgemizde bir Sünni-Şii gerilimine yol açacak davranışlardan kaçınmak elzemdir. Bu bölge, çok acılar çekti, çok büyük ızdıraplar yaşadı. Artık bu bölge halklarının da barışa ve huzura ihtiyacı var. Bölgede etnik ve gizli savaşlar üzerinden ortaya çıkacak tablo, hiç kimsenin menfaatine olmayacak. Biz buna karşıyız. İran’ın ya da herhangi bir başka ülkenin bu tür yöntemlere başvurmasına karşıyız. Bakış açımıza göre yeni bir bölgesel düzenin kurulması ve herkesin bu bölgesel düzen içerisinde, kendi sınırlarında, kendi egemenlik alanında saygı görmesinin yanında başka ülkelerin egemenlik haklarına da saygı gösterilmesi elzemdir.

     SUNUCU: İran’ın girdiği, etki altına aldığı ya da etkisi altında olduğunu ilan ettiği bölgelerin büyük bölümü yüz yıl önce Osmanlı mıntıkasıydı. Fars İmparatorluğu, yüz yıl önceki Osmanlı’ya ait toprakları ele geçirecek şekilde genişliyor mu?

     DAVUTOĞLU: Osmanlı tarihi üzerine çok yorumlar yapıldı. Arap toplumlarını ve bazen de Balkanlarda Balkan halklarını bize karşı kışkırtmak isteyenler, Osmanlı tarihini olumsuz bir niyetle anlatmaya ve Yeni Osmanlıcı tabirle Türkiye’ye karşı bir kampanya yürütmeye çalıştılar. Aslında yaşananlar da gösteriyor ki Türkiye’nin hiçbir zaman başka ülkelerin toprağında da geleceğinde de iddiası olmadı. Osmanlı Devleti ise sadece Türklerin devleti değildir. Osmanlı Devleti Arapların da, Boşnakların da, Arnavutların da, Kürtlerin de, Sırpların da devletidir. Osmanlı Devleti’nin son beş-altı sadrazamından iki tanesi Arap’tır. Hayrettin Tunusi Paşa, Said Halim Paşa gibi. Neredeyse Türk kökenli yoktur, Arnavut kökenli vardır, Arap kökenli vardır. Osmanlı, bu bölgede Abbasiler’den, Emeviler’den ve Eyyubiler’den ileri gelen bir çizginin son kadim devletidir. Dolayısıyla biz, Osmanlı tarihini ortak tarihimiz olarak görürüz. Tabii bizi bazen “Yeni Osmanlıcı” diye suçlama çalışmalarının ardındaki temel sebep, bölgede Türklerle Araplar arasında, Türklerle diğer kavimler arasında ihtilaf çıkarma teşebbüsüdür. Biz her zaman her yerde şunu söyledik: Bölgenin en küçük ülkesi kimse biz onunla eşitiz, coğrafi olarak ya da nüfus olarak. Hiçbir ülkeye herhangi bir şey dikte etmedik. İran konusundaki soru ise, bu soruyu İranlılara yöneltmek lazım. Ama bölgeyi bir Osmanlı- Fars ya da Türk-İran rekabeti şeklinde değerlendirmeyi doğru görmem. Biz nihayetinde Irak’taki Şiilerin de dostuyuz. Irak’taki Şiiler, Osmanlı Devleti’ne hiç isyan etmediler. Aynı şekilde Lübnan’daki Dürzîler, Şiiler de hep Osmanlı Devleti ile gayet iyiydi…

     SUNUCU: İran nüfuzu Beyrut’ta başlayıp Şam’a, Bağdat’a, Arap yarımadasının doğu sahillerinden Sana’ya kadar uzanıyor. Arap yarımadası bütün cephelerinden Şia etkisiyle kuşatılmış durumda… İran yani…

     DAVUTOĞLU: İşte bu tehlikeli bir senaryodur. Zaten terör ve radikal eylemlerin ortaya çıkmasına sebep olan da bu mezhep temelli yaklaşımdır. Türkiye kültürel olarak içinde Sünni ve Alevi unsurlar da olan ve nihai olarak seküler yapıya sahip bir devlet olarak hiçbir zaman mezhepçi bir yapıyı savunmadı. Mezhep ya da din temelli ayrışmaları da doğru görmedik. İran’ın bu dediğiniz kuşakta bir Şii ekseni oluşturma çabasını, tasvir ettiğiniz şekilde bölgede Şii-Sünni gerilimini artıracak ve mezhep çatışmalarına yol açabilecek tehlikeli bir senaryo olarak değerlendiririz. Burada İran ile de, bütün diğer ülkelerle de öncelikle mezhep temelli ayrışmalar karşısında bir araya gelinmesi gerektiğini düşünüyor ve buna inanıyoruz. Onun için biz, Esad kendi halkına zulmedene kadar hiçbir ülke liderini şu veya bu mezhepten diye dışlamadık. Ama bölgeyi siyasi ya da mezhebi bir rekabet alanı halinde görmek ya da bu hale getirmek geleceğe yönelik çok fazla riski de beraberinde getirir.

     SUNUCU: İran’ı 25 yıl boyunca şer ekseni olarak tanımlayan Batı’nın İran’a bu yayılmacılığına karşın elini uzatması, ne anlama geliyor? Hatta İngiltere hükûmetinin yaptığı gibi Bağdat, Şam ve diğer yerlerde istikrarlı hükûmetlerin kurulmasına katkı sunmasını talep ediyor. İran, kendi sınırları içerisindeyken bile Batı tarafından tehdit olarak görülürken şimdi yayılmasına rağmen Batı ona elini uzatır oldu. Bu konudaki yorumunuz nedir?

     DAVUTOĞLU: Burada tabii gerçekten siyasi anlamda bakıldığında bölgede çok değişik koalisyonların ve kısa dönemli koalisyonların oluşmakta olduğunu görüyoruz. Ama bu da bölgede kalıcı bir istikrarın önünde engel teşkil ediyor. Ülkeler eğer tutumlarını konjonktürel ihtiyaçlara ve geçici taktiksel hesaplara dayandırırlarsa bir müddet sonra bölgede kalıcı bir düzen kurma imkânı kalmaz. Dediğiniz şekilde, bir taraftan İran üzerinden nükleer mesele sebebiyle baskı uygulamak, diğer taraftan bölgesel konularda İran ile işbirliği içine giren bir politika yürütmek, bölgede kalıcı dengelerin oturmasına engel teşkil edebilir. Hele hele Irak, Suriye ve Lübnan gibi Sünni-Şii dengesinin son derece hassas olduğu ve geniş Sünni kitlelerin kendilerini sahipsiz addettikleri veya savunmasız addettikleri tablonun sürdürülmesi, maalesef radikal terör örgütlerin önünü açar ve oluşacak siyasî boşluğunun doldurulma riskini beraberinde getirir. O bakımdan her şeyden önce, bütün bölge ülkelerinin ve uluslararası toplumun önemli ülkelerinin bu bölgede mezhep ve din temelli ayrışmaların karşısında durması elzemdir. Aksi takdirde iç istikrarsızlıklarla ülkeler, yönetilme kabiliyetlerini kaybederler. Aslında bugün bölgede ve dünyada üç grup ülke var: Birincisi, stratejik vizyonu olup kendi yönetim kabiliyeti olan ülkeler. Bu ülkeler, yükselişte. İkincisi, vizyonu olmayıp yönetme kabiliyeti olanlar. Bu ülkeler, yerlerinde sayıyor. Üçüncüsü, vizyonu olmayıp yönetme kabiliyetine sahip olmayanlar ise ciddi parçalanmalar içine giriyorlar. Maalesef  bölgede birçok ülke vizyonunu da yönetme kabiliyetini de kaybettiği için ciddi parçalanmalar içinde. Kendi yönetiminde âciz herhangi bir ülkeyi yönetmeniz zor olur. Parçalanmış ve çatışmalar yaşayan bir ülke üzerinde etki kurduğunuzda, size ve bu ülkeye fayda gelmez. Onun için hepimizin, herkesin her şeyden önce bu parçalanmış ülkeleri tekrar yönetilebilir hale getirmesi lâzım. Onun için biz geçen sene Suriye konusunda Cenevre-2 sürecini destekledik ve muhalefeti oraya katılmaya ikna ettik. Muhalefetle rejimin aynı masa etrafına oturması için yoğun çaba sarf ettik. Ta ki Suriye yönetilebilir sağlıklı yeni bir yapıya kavuşsun. Ama maalesef rejim, herhangi bir işbirliğine ve herhangi bir tavize yanaşmadı ve bütün ümitler bu anlamda çöktü. Dikkat ederseniz ondan sonra, böyle çözüm ihtimali ortadan kalktıktan sonra IŞİD türedi. IŞİD’e destek ortaya çıkmaya başladı. Mesele şu veya bu başkentte veya ülkede etki kurmak değil, o ülkeye ne kazandırıldığı, ne getirildiğidir. O ülkeye kan mı, barut mu, ölüm mü getirildiği, yoksa refah mı, barış mı getirildiği önemlidir. Onun için Batılı-Doğulu, bölge ülkesi, uluslararası alanda olan herkesin- liderlik arayışı içinde olmadan- bu ateşi söndürmek ve insanlığa faydalı olmak için daha iyi bir politika izlemesi ve etki mücadelelerinden daha çok ilke temelli bir politika geliştirmeleri şart.

     SUNUCU: Mezhepçilik, ırkçılık, parçalanmışlık ve korkutucu  savaş ihtimalleriyle dolu bu tablonun karşısında, izleyicilerimizin sadece Türkiye değil tüm bölgeye yönelen tehlikelere ve korkulara vâkıf olması açısından tarafımdan tamahkârlık göstererek ve cömertliğinize sığınarak şahsınızla bir başka mülakat daha yapmayı rica ediyorum. Sayın Başbakan, sizinle söyleyişimiz sadece bir siyasetçiyle yapılan mülakattan ibaret değildi. Strateji ve anlamlar üzerinde birer ders olarak algılandığını düşünüyorum. Sizinle bir söyleyişi bölümüne daha talibim. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz. İran’ın bölgedeki nüfuzunun artması, Batı’nın İran’a yaklaşması ve bölgedeki tehditlerin ışığında, bölgeyi sürükleyen tehdit ve korkulara ışık tutmak üzere gelecek bölümde Türkiye Başbakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile ikinci bölümde buluşmak üzere. Bu arada Mısır’daki darbeci zalim yönetimin mahkemelerinden şahımsa yönelik çıkan on beş yıl hapis cezası kararına karşı, internet ve sosyal paylaşım sitelerinde benimle dayanışma içinde bulunan yüz binlerce kişiye paylaştıkları duygularından dolayı teşekkür ederken, her zaman benden umduğunuz çizgide kalacağıma söz veriyorum. Gelecek haftaki programımızda strateji ve planlama üstadı Türkiye Başbakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile beraber bölgedeki tehlikelere ışık tutacağız. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.



     Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem yapılacaktır.

No comments:

Post a Comment

Bir Makale

The International New Issues In SOcial Sciences Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme Remziye Gül Yurt Sağlık Bakanlığı rgulyurt@gmail.com Orcid : 0000-0003-3076-3423 Year : 2025 Number : 13 Volume : 2 pp : 279-306 Makalenin Geliş Tarihi Kabul Tarihi Makalenin Türü Doi : 08/12/2025 : 24/12/2025 : Araştırma makalesi : https://zenodo.org/records/18044127 İntihal/Plagiarism: Bu makale, en az iki hakem tarafından incelenmiş, telif devir belgesi ve intihal içermediğine ilişkin rapor ve gerekliyse Etik Kurulu Raporu sisteme yüklenmiştir. / This article was reviewed by at least two referees, a copyright transfer document and a report indicating that it does not contain plagiarism and, if necessary, the Ethics Committee Report were uploaded to the system. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme Remziye Gül YURT Öz Son yıllarda boşanma oranlarındaki artış, evlilik oranlarındaki belirgin düşüş aile yapısına yönelik kaygıların oluşmasına yol açmaktadır. Bu kaygılar, özellikle aile içi bağların çözülmesi, aile yapısının erozyona uğraması ekseninde yoğunlaşmaktadır. Aile yapısındaki dönüşümlerin dijital çağın dinamikleriyle ilişkili olduğuna dair yaklaşımlar yaygınlaşırken, dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz etme hızı da dikkat çekici biçimde artmaktadır. Bu makale, dijital çağın aile içi ilişkilere etkisini analiz etmek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu doğrultuda dijital çağda aile, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi kavramlara ilişkin literatür nitel araştırma yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Literatürdeki bulgular, aile yapısındaki çözülmenin ve aile içi ilişkilerdeki zayıflamanın tarihsel olarak sanayileşme süreciyle hız kazandığını; ancak dijital çağda yaygınlaşan dijital iletişim araçlarıyla bu dönüşümün çok daha ivmeli bir hâl aldığını göstermektedir. Bu çerçevede çalışma, ailenin temel işlevlerini, aile içi ilişkilerin bütünlüğünü dijital çağın baş döndürücü yenilikleri karşısında koruyabilmek için “dijital muhafazakârlık” kavramını önererek bu kavramın aile kurumu açısından sunduğu imkânları değerlendirmektedir. Anahtar kelimeler: Dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital muhafazakârlık, dijital çağda aile ilişkileri. Risks of Family Relationship Disintegration and Preservation Strategies in the Digital Age: An Assessment within the Context of Digital Conservatism Abstract The increase in divorce rates and the significant decrease in marriage rates in recent years have led to concerns about the family structure. These concerns are particularly focused on the disintegration of intra-family ties and the erosion of the family structure. While approaches suggesting that transformations in the family structure are related to the dynamics of the digital age are becoming widespread, the speed at which digital technologies permeate all areas of life is also increasing remarkably. This article was written to analyze the impact of the digital age on intra-family relationships. In this context, the literature on concepts such as family in the digital age, digital addiction, and digital loneliness has been examined using a qualitative research method. The findings in the literature show that the disintegration of the The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 280 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. family structure and the weakening of intra-family relationships historically accelerated with the industrialization process; however, this transformation has become much more rapid with the widespread use of digital communication tools in the digital age. In this framework, the study proposes the concept of "digital conservatism" to protect the basic functions of the family and the integrity of intra family relationships in the face of the dizzying innovations of the digital age, and evaluates the opportunities that this concept offers for the family institution. Keywords: Digital age, digital addiction, digital loneliness, digital conservatism, family relationships in the digital age. 1. Giriş Dijital çağ, insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı, sınırsız ve görünmez bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. Bu dönüşüm yalnızca kamusal alanların değil, toplumun en kadim ve mahrem kurumu olan ailenin de doğrudan etkilendiği bir dönüşüm sürecini ifade etmektedir. Bu çağda gerçekleşen iletişim yöntemi bireyler arasındaki etkileşim biçimlerini yeniden şekillendirmektedir. Dijital araçlarla gerçekleşen iletişimde bir yandan mekânsal sınırlar ortadan kalkarken, aynı zamanda bireyler arasında yeni mesafeler ortaya çıkmaktadır. Yüz yüze ilişkilerin yerini ekran aracılığıyla gerçekleşen yeni bir gündelik hayat ve yaşam şekli almaktadır. Dijital araçlarla şekillenen yeni iletişim yöntemleri hiç kuşkusuz aile içi bireylerin iletişimlerini derinden etkilemektedir. Aile, bir yandan dijital imkânların sağladığı olanaklardan faydalanırken diğer yandan yalnızlık, iletişimsizlik ve değer aşınması gibi risklerle karşı karşıya kalmaktadır. Dolayısıyla 21. yüzyıl, dijitalleşmenin aile yapısı üzerindeki etkilerinin çok boyutlu biçimde tartışılmasını zorunlu kılan kritik bir dönem olarak öne çıkmaktadır. İletişim biçimlerinden kamu hizmetlerine, kültürel aktarım pratiklerinden siyasal söylemlere kadar geniş bir etki alanına sahip olan dijital teknolojiler, yalnızca teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda değerler, normlar ve toplumsal yapılar üzerinde derin dönüşümler yaratan sosyolojik bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Dijital platformlar ideolojilerin, kimliklerin ve değer sistemlerinin üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve yeniden müzakere edildiği başlıca alanlardan biri hâline gelmiştir. Dijitalleşmenin liberal, popülist veya küreselci söylemlerle ilişkisi yoğun biçimde tartışılırken, muhafazakâr değerlerin dijital çağda nasıl konumlandığı meselesi görece sınırlı bir alan olarak kalmıştır. Bu dönüşüm süreci, özellikle muhafazakâr The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 281 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. düşünce açısından dijital çağda değerlerin nasıl korunacağı, yeniden üretileceği ve aktarılacağı sorularını gündeme getirmektedir. Dijitalleşmenin hayatın her alanına hızla nüfuz etmesi bu teknolojilere yönelik eleştirel yaklaşımların giderek artmasına yol açmaktadır. Dijitalleşmeye yönelik eleştirilerin kümelendiği konular ahlaki aşınma, kültürel çözülme ve toplumsal yabancılaşma ile ilişkilendirmektedir. Bu teknolojilerden korunmanın çözümünü dijital alanın dışında kalmak olarak kurgulamak ve dijital mecraların sunduğu imkânları göz ardı etmek faydalı bir yaklaşım değildir. Her yenilik gibi dijital teknolojiler de hem fayda hem de riskleri eş zamanlı olarak barındırmaktadır. Bu bağlamda, dijital teknolojilerin olumsuz yönlerine odaklanmak, bu teknolojilerin sunduğu çok yönlü imkânları göz ardı etmek anlamına gelecektir. Oysa dijital platformlar, bilinçli ve stratejik biçimde kullanıldığında, kültürel ve ahlaki değerlerin görünür kılınması, aktarılması ve sürekliliğinin sağlanması açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu bakış açısından hareketle makale “dijital muhafazakârlık” kavramını tartışmaya açarak bireylerin dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı değer temelli bir üretim ve mücadele sahası olarak ele alan bir yaklaşımın önemini savunmaktadır. Uluslararası literatürde dijital muhafazakârlık kavramının özellikle Rusya bağlamında tartışmaya açıldığı görülmektedir. Eurasia 2.0: Russian Geopolitics in the Age of New Media adlı çalışmada dijital muhafazakârlık vatanseverlik, ulusal kimlik ve tarihsel hafızanın yeni medya aracılığıyla yeniden çerçevelenmesi bağlamında ele alınmakta; dijital platformlar, değerlerin aşındığı alanlar olmaktan ziyade ideolojik ve kültürel sürekliliğin sağlandığı stratejik mecralar olarak değerlendirilmektedir. Bunun yanı sıra Elena Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan makale dijital dönüşüm çağında muhafazakâr hukuki düşüncenin, kamu sistemlerinin dijitalleşme süreçlerini etik, ahlaki ve sosyo-normatif düzenlemelerle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu çalışmalar, dijital muhafazakârlığın dijital teknolojilere karşı bir mesafe koyma tutumundan ziyade, dijital alanı değerlerin korunması ve yeniden inşası için stratejik bir zemin olarak konumlandırdığını ortaya koymaktadır. Türkiye bağlamında ise dijital muhafazakârlık kavramının henüz sistematik bir çerçeveye oturtulmadığı görülmektedir. Türkiye’de yazın alanında dijitalleşme ile ilgili ele alınan çalışmalar çoğu zaman kültürel yozlaşma, The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 282 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. ahlaki erozyon veya dijital bağımlılık ekseninde tartışılmakta; dijital alanın değerleri koruyucu ve yeniden üretici bir potansiyel taşıyabileceği yeterince ele alınmamaktadır. Dijital muhafazakârlık kavramının ulusal literatürde yer almaması, bu alandaki tartışmaların dağınık ve kavramsal bütünlükten yoksun kalmasına yol açmaktadır. Bu durum, dijital çağda muhafazakâr değerlerin nasıl korunacağına ilişkin tartışmaların teorik derinlik kazanmasını zorlaştırmaktadır. Oysa dijitalleşmenin geri döndürülemez bir gerçeklik olduğu dikkate alındığında, değerleri korumanın yolu dijital alanın dışında kalmak değil, bu alanı değer temelli ilkeler doğrultusunda yeniden anlamlandırmaktan geçmektedir. Dolayısıyla kaleme alınan bu makale, Rusya literatüründe geliştirilen dijital muhafazakârlık tartışmalarından yola çıkarak, dijital çağda değerleri korumanın dijital platformlardan uzak durmakla değil, bu platformları bilinçli, etik ve normatif ilkeler çerçevesinde etkin biçimde kullanmakla mümkün olabileceğini savunmaktadır. Bu doğrultuda makalenin amacı, dijital muhafazakârlık kavramını kuramsal olarak tartışmak ve Türkiye bağlamında dijitalleşme-değer ilişkisine yönelik kavramsal bir katkı sunmaktır. Bu yönüyle makale, dijital çağda değerlerin korunmasına ilişkin tartışmalara yeni bir perspektif kazandırmakta ve dijitalleşme karşısında muhafazakâr düşüncenin değerlerin muhafazası ekseninde önemli bir rol üstlenebileceğini savunmaktadır. 2. Çalışmanın Amacı ve Beklenen Yararlar Bu çalışmanın temel amacı, dijitalleşmenin toplumsal ve kültürel yapılar üzerindeki dönüştürücü etkilerini, muhafazakâr değerler ekseninde ele alarak “dijital muhafazakârlık” kavramını kuramsal bir çerçeve içerisinde tartışmaktır. Dijital teknolojilerin aile yapısı, değer aktarımı ve gündelik yaşam pratikleri üzerindeki etkilerinden hareketle çalışma, dijital alanın muhafazakâr düşünce açısından yalnızca bir tehdit ya da kaçınılması gereken bir mecra olarak değil; değerlerin korunması, yeniden üretilmesi ve görünür kılınması açısından stratejik bir alan olarak nasıl konumlandırılabileceğini ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu bağlamda makale, dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı etik, normatif ve kültürel ilkeler doğrultusunda aktif biçimde kullanmayı öneren bir yaklaşımı savunmaktadır. Çalışmanın bir diğer amacı, uluslararası literatürde özellikle Rusya bağlamında geliştirilen dijital muhafazakârlık tartışmalarını Türkiye The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 283 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. bağlamına taşıyarak, dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin kavramsal bir boşluğu doldurmaktır. Türkiye’de dijitalleşmenin çoğunlukla kültürel yozlaşma, ahlaki aşınma ve bağımlılık gibi sorunlar etrafında ele alındığı dikkate alındığında, bu çalışma dijital alanın değer temelli bir üretim ve mücadele sahası olarak ele alınabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Böylece muhafazakâr düşüncenin dijital çağda nasıl bir konum alabileceğine dair teorik bir tartışma zemini oluşturulmaktadır. Beklenen yararlar açısından değerlendirildiğinde bu çalışmanın, dijital muhafazakârlık kavramını sistematik biçimde ele alarak ulusal literatüre kavramsal ve teorik bir katkı sunması beklenmektedir. Ayrıca dijitalleşmenin aile, değerler ve kültürel süreklilik üzerindeki etkilerine ilişkin tartışmalara çok boyutlu bir bakış açısı kazandırarak, dijital teknolojilerin bilinçli ve etik kullanımına yönelik farkındalık oluşturması amaçlanmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr değerlerin korunmasına ilişkin akademik tartışmalara yeni bir perspektif sunmakta; politika yapıcılar, akademisyenler ve toplumsal aktörler için dijital alanın değer temelli biçimde nasıl değerlendirilebileceğine dair düşünsel bir çerçeve sağlamaktadır. 3. Araştırmanın Yöntemi ve Kapsamı Modernleşme, kentleşme, sanayileşme ve medya teknolojilerinin aile yapısında değişime-dönüşüme yol açtığı literatürde tartışılan konular arasındadır. Ancak dijital çağın hız, erişilebilirlik, sınırların belirsizleşmesi ve bireysel iletişim pratiklerini yeniden tanımlaması gibi özellikleriyle aile yapısında ve aile içi ilişkilerde nasıl bir sürecin yaşanabileceğine dair çalışmalar sınırlı sayıdadır. Makale literatürde yer alan bu sınırlı çalışmalardan biri olmakla birlikte tartışmaya açtığı dijital muhafazakârlık kavramıyla hem teknolojinin hızına uyum sağlamayı hem de aile kurumu gibi kadim yapıları korumayı hedefleyen çift yönlü bir strateji sunmaktadır. Bu çerçevede makale, dijital teknolojilerin yol açtığı risk ve tehditleri asgariye indirmek amacıyla dijital muhafazakârlık kavramını teorik ve pratik boyutlarıyla tartışmaya açan disiplinlerarası bir yaklaşımla literatüre katkı sunmayı hedeflemektedir. Bu çalışma, dijital çağın aile ilişkileri üzerindeki etkilerini bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmek amacıyla nitel derleme yöntemi kullanılarak hazırlanmıştır. Derleme yöntemi, belirli bir konuya ilişkin mevcut literatürü The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 284 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. sistematik bir çerçevede incelemeyi, bulguları karşılaştırmayı ve alandaki eğilimleri ortaya koymayı mümkün kılmaktadır. Bu doğrultuda çalışma kapsamında dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital ebeveynlik ve dijital muhafazakârlık gibi kavramları ele alan ulusal ve uluslararası akademik yayınlar incelenmiştir. Araştırma sürecinde öncelikle konu ile ilgili temel kavramlar belirlenmiş; ardından bu kavramlarla ilişkili çalışmalar, belirlenen temalar doğrultusunda sınıflandırılmıştır. Çalışmaların seçiminde, konuyla doğrudan ilişkili olması, alana katkı sunması ve güncel literatürü temsil etmesi temel ölçütler olarak benimsenmiştir. Elde edilen bulgular, aile yapısındaki dönüşümleri tarihsel, sosyolojik ve dijital bağlamlarda ele alan teorik yaklaşımlar ışığında yorumlanmıştır. Bu yaklaşım sayesinde, dijital çağın aile ilişkilerini nasıl dönüştürdüğüne dair çok boyutlu bir değerlendirme yapılmış ve “dijital muhafazakârlık” kavramı bu dönüşümün anlaşılmasında bir analitik çerçeve olarak tartışılmıştır. Bu yöntem doğrultusunda çalışma, mevcut literatürü sentezleyerek alandaki güncel eğilimleri görünür kılmayı, dijital çağda aile kurumuna yönelik risk ve imkânları akademik bir zeminde ortaya koymayı amaçlamaktadır. 4. Dijital Çağda Bağımlılık ve Yalnızlık Dijital çağ, dijital devrim ve dijitalleşme olarak adlandırılan 21. yüzyıl, insanlık tarihindeki en önemli devrimlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu devrimin fitilini ateşleyen ilk adım, Amerikalı bilim insanları tarafından 1947 yılında üretilen transistördür (Özdoğan, 2017:25). Transistörün elektronik cihazların temel bileşeni hâline gelmesi, bilgisayar sistemlerinin ortaya çıkmasını ve bilgilerin dijitalleşmesini sağlamıştır (Özdoğan, 2017:27). Dijital iletişimin ana kaynağı olan internetin doğuşu ise 20. yüzyılın üçüncü çeyreğine dayanmaktadır. Amerika Savunma Bakanlığına bağlı bir birim olan Advanced Research Projects Agency (ARPA) tarafından 1957 yılında kesintisiz bir iletişim ağı kurularak internetin ilk adımı atılmıştır. Bu gelişmeyi takiben 1960 yılında ARPANET projesi kapsamında internetin kullanım alanını yaygınlaştırılmıştır. Büyük bilgisayarlar arasında bağlantılar kurularak paylaşım yapabilen ağlar oluşturulmuş ve zamanla üniversiteler ile diğer kurumlar da bu ağa dahil edilmiştir. Farklı işletim sistemine sahip bilgisayarların ağa bağlanmasıyla “İNTERNET” adı verilen küresel bir network meydana gelmiştir (Yıldırım, 2021:3). Bu networkün The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 285 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. gelişim ivmesi ve kullanım alanı her geçen gün katlanarak artmıştır. Dijital araçlarla iletişim kurulabilmesi, bilgiye kolay erişim sağlanması ve birçok hizmetin kısa sürede mekândan bağımsız şekilde sunulabilmesi, dijital çağın küresel zeminde hızla benimsenmesini sağlamıştır (Yetkin & Coşkun, 2021:2). 20.yüzyılda televizyon ve radyo gibi “geleneksel medya” araçları, bireylerin yüzyıllardır sürdürdüğü iletişim pratiklerini köklü biçimde dönüştürmüşken (Alkan, 2023: 15), 21. yüzyıl bu dönüşümün çok daha kapsamlı bir versiyonuna tanıklık etmektedir. Günümüzde cep telefonları, dijital kameralar, sosyal medya platformları ve çeşitli dijital iletişim teknolojileri, gündelik yaşamın merkezine yerleşmiş ve bireylerin etkileşim biçimlerinin başat belirleyicileri hâline gelmiştir (Akar, 2025:10). Devlet yönetiminden bürokratik süreçlere, ticaretten alışveriş kültürüne; eğitim politikalarından sağlık hizmetlerine kadar hemen her alanda dijital dönüşüm belirgin bir etki oluşturmaktadır (Yurt, 2025:26). Dijital iletişimin en belirgin avantajı, zaman ve mekân sınırlamasından bağımsız olarak, anlık, dijital platformların mevcut olduğu sahalarda kullanılabilmesidir. Bu sayede milyonlarca, hatta milyarlarca bireyin aynı anda iletişim kurması mümkündür. Fiziki sınırlardan bağımsız olarak dijital uygulamalar sayesinde kişilerarası iletişim tek bir tıklamayla kolaylaşmıştır. Mektup, telefon ve telgraf gibi klasik iletişim araçlarıyla kıyaslandığında, dijital dünyanın iletişim açısından sunduğu olanaklar insanlık için paha biçilemez niteliktedir. Dijital iletişimin bu hızda yaygınlaşması bu araçlara yönelik kaygıların zaman içinde artmasına yol açmaktadır. Bu araçlar yoluyla kurulan dijital sosyalleşmelerin, aile üyeleri arasındaki iletişimi zayıflattığına, aile içi bağlara zarar verdiğine yönelik endişeler medyada ve akademik platformlarda geniş yer bulmaktadır (Duran, 2022: 13). Hayatın tüm katmanlarına nüfuz eden bu dijitalleşme sürecinin aile içi ilişkileri yönlendirme ve dönüştürme gücünün giderek artması, dijital teknolojilere ve dijital iletişim biçimlerine yönelik eleştirel yaklaşımların doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu çağın kavramları da kuşkusuz dijital ön ekiyle her geçen gün genişlemekte ve kullanım alanları yaygınlaşmaktadır. Dijital sağlık, dijital eğitim, dijital bankacılık, dijital kurumlar (e-devlet, e-vergi, e-imza), dijital oyunlar ve dijital ticaret dijitalleşmenin somut örneklerinden yalnızca birkaçıdır. Bununla birlikte dijital iletişim, dijital yalnızlık, dijital din ve dijital toplum gibi soyut kavramlar da giderek yaygınlaşmaktadır. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 286 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Önümüzdeki yıllarda dijital ön ekiyle birçok yeni somut ve soyut kavramın türeyeceği kaçınılmazdır. Çünkü her yeni gelişme, dijital hizmetler ve araçların kullanım alanını genişletirken, aynı zamanda bu yenilikler bireylerin günlük yaşamına da entegre olmaktadır. Dijital çağda öne çıkan ve giderek yaygınlaşan bağımlılık türlerinden biri de dijital bağımlılıktır (Yengin, 2019:2). Bu kavram, ilk kez 1995 yılında Ivan Goldberg tarafından literatüre kazandırılmış ve ardından Amerika medyasında “internet addiction” olarak yer bulmuştur (Ersoy & Ağlar, 2024:3; Yıldırım, 2021:7). Kimberly Young tarafından dijital bağımlılığı araştırmak üzere kurulan araştırma merkezi ve geliştirilen bağımlılık testleri dijital bağımlılık alanındaki bilimsel çalışmalara öncülük etmiştir (Havalı, 2024:20). Bağımlılık bir nesneye, kişiye, objeye duyulan önlenemez istek, iradenin yetersiz kalması veya başka bir iradenin etkisi altında olma durumu olarak tanımlanabilir. Dijital bağımlılık ise, bireyin kendisini yeterli hissetmeme dürtüsüyle tetiklenen, teknolojik ve davranışsal bir bağımlılık türüdür (Özsarı & Deli, 2023:2). Bu bağımlılık türünde bireyin zihni sürekli dijital öğelerle meşgul olmaktadır. Birey zamanla dijital araçlardan kopamamaktadır. Birey, bu araçlara erişim sağlayamadığında huzursuz, gergin, kaygılı, mutsuz bir durum sergilemektedir. Dijital bağımlılığın şiddeti, haftalık 40-48 saate varan internet kullanımına kadar ulaşabilirken birey dijitali kullanma isteğinin önüne geçmekte zorlanmaktadır. Bağımlılık düzeyine ulaşan bireylerde, internete bağlı olunmayan zamanın önemi kaybolmakta, saldırganlık gibi davranışsal değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Günlük yaşamda sorumlulukların yerine getirilmesinde aksaklıklar meydana gelirken iş, okul ve aile hayatındaki görevler ihmal edilmektedir. Zamanla bağımlı bireyler, evden dışarı çıkamama gibi ciddi sorunlarla karşılaşabilmektedir (Alyanak, 2016: 1). Literatürde dijital bağımlılık ile ilgili yapılan araştırmaların büyük bir bölümünde olumsuz aile ilişkilerinin yaşandığı ortamlarda bağımlılığın daha yaygın olduğu vurgulanmaktadır. Dijital bağımlılığa yol açan çalışma sonuçları makalenin “literatürde dijital bağımlılık ve aile ilişkileri” başlığında ele alınmıştır. Dijital Yalnızlık The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 287 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Yalnızlık kavramı, Türkçe sözlükte “yalnız olma, kimsenin bulunmaması durumu” olarak tanımlanmaktadır. Ancak Türk Dil Kurumu (TDK), 2024 yılında “kalabalık yalnızlık” kavramını yılın kelimesi olarak açıklayarak, bu kavrama olan ilgiyi önemli ölçüde artırmıştır (Karayaman, Boz, Şener, & Güler, 2025:1). TDK’nın internet sitesinde halk oylamasına sunulan “merhamet”, “yabancılaşma”, “algoritma”, “yozlaşma”, “yapay zekâ” ve “dijital yorgunluk” kelimeleri arasından seçilen “kalabalık yalnızlık”, birey toplum ilişkisi hakkında birçok mesaj barındırmaktadır (tdk.gov.tr, 30 Temmuz 2025). Yaklaşık bir milyon kişinin katılımıyla yapılan oylamada bu kavramın seçilmesi, birey-toplum, sosyoloji ve psikoloji zemininde kapsamlı araştırmaların önemini göstermektedir. Aynı zamanda kavram, toplumsal ve sosyolojik dönüşümün hangi yönlere evrilebileceği konusunda uyarıcı bir niteliğe sahiptir. Birbirine zıt anlamlar taşıyan “kalabalık” ve “yalnızlık” kelimelerinin bir arada kullanılması ilk bakışta tezat gibi görünse de kavramın derinlemesine incelenmesi bireylerin içinde bulunduğu durumun ne denli travmatik olabileceğini ortaya koymaktadır. Carl Gustaw Jung’un yalnızlık ile ilgili tanımı, bu kavramın bireylerin yaşadığı durumu özetler niteliktedir. Jung’a göre yalnızlık, bireyin yanında kimsenin olmaması değil; bireye ait duygu, düşünce ve fikirlerin karşı tarafa iletilememesi veya kabul görmemesidir (Deveoğlu, 2024:2). Literatürde dijitalleşme ve yalnızlık arasındaki ilişki üzerine birçok araştırma bulunmaktadır. Alkan, Alyanak, Deveoğlu, Göldağ, Kavlak, Yıldırım, Şen & Erol, bu ilişkinin farklı boyutlarını inceleyen çalışmalara örnek olarak gösterilebilir. Araştırmalar, yalnızlığa yol açan çeşitli etmenleri ortaya koymaktadır. Aile içi olumsuz ilişkiler, dijital araçlar, dijital oyunlar, dijital hedonizm, anlaşılmama hissi, mobbing ve boşluk hissi bunlardan sadece birkaçıdır. Ancak ortak olarak vurgulanan ve dikkat çeken unsur, aile içi olumsuz ilişkilerden kaynaklanan yalnızlıktır. İnsan doğası, temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarından sonra ait olma, sevilme, sayılma ve anlaşılmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç, Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin üçüncü basamağında, sosyal aidiyet basamağı olarak yer almaktadır. Birey, bu ihtiyacını sevgi, sosyal yakınlık ve dostluk ilişkileriyle karşılamaktadır (Şengöz, 2022:4). Ancak aile içinde ait olma, anlaşılma, sevgi ve değer görme ihtiyacı karşılanamadığında birey, bu boşluğu farklı kanallarla doldurmaya çalışabilmektedir. Bireyin iş, okul ve The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 288 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. sosyal hayatındaki ilişkiler zaman zaman sekteye uğrayabilmektedir. Bu durumlara aile içi iletişimsizlik, anlaşılmama ve değersizlik hissi eşlik ettiğinde bireysel izolasyonla başlayan yalnızlık zamanla bireyi dijital dünyanın zeminine sürükleyebilmektedir. Hayatın neredeyse her alanına entegre olmuş ve mekândan bağımsız sayısız seçenek sunan dijital dünya, bireyleri sanal bir çevreyle kuşatırken bireylerin yalnızlıklarını derinleştirmektedir. Bu yalnızlaşmanın sonucunda, aile ve toplum içindeki iş birliği, dayanışma ve yardımlaşma gibi değerlerin önemi zamanla azalmaktadır. Bireylerde yabancılaşma ve aidiyet duygularının kaybolması kaçınılmaz hâle gelmektedir. Oysa insan, yaratılış itibarıyla toplumsal bir varlıktır ve tarih boyunca milletlerin, devletlerin oluşumunda toplumsal bağlar belirleyici bir rol oynamıştır. Gerçek anlamda tarihin öznesi olabilmek, güçlü toplumsal bağlarla bir arada yaşamakla mümkündür. Toplumlar, rastlantısal olarak bir araya gelmiş yığınlar değildir. Toplumları bir arada tutan, birlikte yaşamalarını sağlayan ortak tarih, sosyal ve kültürel bağlardır. Bu bağlar zamanla güçlenebileceği gibi gevşeyip çözülme tehlikesi de taşımaktadır. Toplumun hangi yöne evrileceği ortak irade ve birlikte yaşama kararlılığıyla doğrudan bağlantılıdır (Çapcıoğlu, 2024: 17-18). Ancak “kalabalık yalnızlık” içinde yaşayan bireylerin artışı, bireylerde birlikte yaşama arzusunun azalmasına yol açacaktır. Bu durumda nihai olarak toplumsal bağların çöküşüne zemin hazırlayacaktır. Dijitalleşme ve Muhafazakârlık Muhafazakârlık Latince’de korumak, saklamak, muhafaza etmek, tutmak gibi anlamlara gelen conservare sözcüğüne dayanmaktadır (Güngörmez, 2004:2). Kavram Ortaçağ’da yasaları, düzeni, belli grupları koruyan, kollayan anlamında “Conservator” terimiyle kullanılmıştır (Akkaş, 2003:2). Arapça sözlükte koruma, himaye etme, gözetme anlamlarına gelen hafaza kökünden türemiştir. Türkçe sözlükte de muhafaza etme, koruma anlamına gelmektedir. Muhafazakârlık kavramının Türkçe’de conservatismin karşılığı olarak ne zamandan itibaren kullanıldığı net olarak bilinmemekle birlikte geleneği koruma sürekliliği ifade etme anlamı uzun bir geçmişe dayanmaktadır (Çamurdaş, 2023:2). Muhafazakârlık modern siyasi bir ideoloji olarak Fransız Devrimi’ne karşı bir tepki hareketi olarak Edmund Burke’ün (1729-1797) fikirleriyle şekillense The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 289 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. de bir yaşam formu, bir düşünce şekli olarak kökeni 4. yüzyılın Kilise babalarından Saint Augustin’e, hatta Antik Yunan’a Aristo’ya kadar uzanmaktadır (Yurt, 2025:16). Edmund Burke tarafından kaleme alınan “Reflections on the Revolution in France 1790 (Fransız İhtilali Üzerine Düşünceler 1790)” muhafazakâr geleneğin en üst referans metni olarak kabul edilmektedir (Beneton, 2016: 15). Muhafazakârlıkla ilgili yaygın kabul, bu düşünce geleneğinin değişime bütünüyle karşı olduğu yönündedir. Ancak bu yaklaşım, muhafazakârlığın gerçek doğasını tam olarak yansıtmamaktadır. Muhafazakârlığın değişime bakışı, kökten ve ani dönüşümlere direnmekle birlikte, değişimin tedrici, kontrollü ve toplumsal istikrarı gözeten bir biçimde gerçekleşmesi gerektiği yönündedir. Nitekim literatür incelendiğinde muhafazakârlığın zaman içerisinde “neo-muhafazakârlık” ve “Yeni Sağ” gibi farklı biçimlere evrilerek dönemin toplumsal ve siyasal koşullarına uyum sağladığı görülmektedir (Yurt, 2025:27). Aile kurumu, insanlık tarihi boyunca toplumsal düzenin köklü yapılarından biri olarak varlığını muhafaza etmiştir. Bu kurum, “bireylerin sosyal bir varlık olmayı öğrendikleri ilk etkileşim ağı olması nedeniyle bireysel hayatlar ve toplum hayatı için en temel kurumdur” (Dikeçligil, 2012:24). Biyolojik, psikolojik, ekonomik, sosyolojik ve hukukî boyutlarıyla aile; üyeler arasındaki ilişkileri belirli normlara bağlayan, toplumun kültürel ve karakteristik özelliklerini kuşaktan kuşağa aktaran ve en yoğun birincil ilişkilerin yaşandığı temel sosyalleşme ortamını oluşturan bir kurumdur (Zorlu, 2025:2). Muhafazakâr düşünce geleneğinde aile, toplumsal yapının inşasında ve sürekliliğinde merkezi bir konuma sahiptir. Toplumsal hayatın en eski kurumu olan aile, yalnızca biyolojik bir birliktelik değil; aynı zamanda değerlerin aktarımını, otoritenin meşruiyetini ve toplumsal düzenin devamlılığını sağlayan temel bir yapı olarak görülmektedir. Muhafazakâr ideolojinin erken dönem teorisyenlerinden Louis de Bonald’a göre aile toplumsal ve siyasal düzenin küçük bir yansıması niteliğindedir (Güler, 2016:127). Muhafazakâr düşüncede aile, bireyin kimlik kazanma sürecinde belirleyici bir kurumsal yapı olarak konumlandırılmaktadır. Aile, bireylerine yalnızca aidiyet duygusu kazandırmakla kalmaz; aynı zamanda onları toplumsal hayata hazırlayarak belirli roller ve konumlar üzerinden toplumsal yapı içine dâhil eder. Bu yönüyle aile, birey ile toplum arasındaki temel aracı The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 290 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. kurumlardan biri olarak işlev görmektedir. Thomas Fleming de benzer biçimde, bireyin esas kimliğini oluşturan tarihsel süreklilik ve gelecek tasavvurunun aile aracılığıyla şekillendiğini ileri sürmektedir. Fleming’e göre insan doğası gereği unutkandır; buna karşılık aile, kuşaklar arası aktarımı mümkün kılan kolektif bir hafıza işlevi üstlenmektedir. Talcott Parsons, aile kurumunun toplumsal düzen içindeki rolünü; neslin devamlılığının sağlanması, bireylerin sosyal ve psikolojik rehabilitasyonu ile toplumsal norm ve değerlerin aktarımını sağlamak şeklinde üç temel işlev üzerinden tanımlamaktadır (Çaha, 2004: 8). Aile, bireylerde topluma ve devlete yönelik sevgi, aidiyet ve bağlılık duygularının gelişmesinde merkezi bir işleve sahiptir. Toplumsal bütünlüğün ve siyasal istikrarın sürdürülebilirliği, bireyler arasındaki bu duygusal ve normatif bağların gücüne doğrudan bağlıdır. Sevgi ve bağlılık temelinde inşa edilmemiş toplumların ve devlet yapıların çözülmeye daha açık olduğu görülmektedir. Bu bağlamda aile değerlerine yönelen herhangi bir tehdidin zamanında engellenememesi, söz konusu tehdidin giderek derinleşmesine ve yalnızca aile kurumunu değil, toplumsal düzeni ve nihai aşamada devletin bütünlüğünü hedef alan yapısal bir soruna dönüşmesine zemin hazırlamaktadır (Gilbert, 2016:74). Durkheim, toplumsal yapıda ortaya çıkan anomi ve yabancılaşma olgusunu, toplumun ortak değer dünyasında meydana gelen çözülmeyle ilişkilendirmektedir. Ona göre toplumsal düzenin zayıflaması ani bir kırılmanın sonucu değil, daha derin ve kademeli bir sürecin ürünüdür. Bu çözülme sürecinin ilk aşaması ise aile kurumunda başlamaktadır. Aile bağlarının zayıfladığı ve aileye atfedilen değerlerin aşındığı toplumlarda, kolektif bilinç giderek güç kaybetmekte; buna bağlı olarak toplumsal bağların ve ortak değerlerin çözülmesi kaçınılmaz hâle gelmektedir (Çaha, 2004:8). Türk sosyoloji geleneğinde Ziya Gökalp, aileyi yalnızca bireylerin bir araya geldiği özel bir alan olarak değil, ulusun varlığını sürdüren ve kültürel sürekliliği sağlayan merkezi bir yapı olarak ele alır. Ona göre aile, toplumsal dirliği teminat altına alan, millî değerleri nesilden nesile aktaran ve ulusal bütünlüğü güçlendiren bir çekirdek kurumdur. Bu yaklaşım, aileyi hem ahlaki hem de ulusal sorumluluk alanı olarak konumlandırmaktadır. Benzer şekilde İhsan Sezal da aileyi toplumsal düzenin inşasında ve kurumsallaşmasında başlangıç noktası olarak değerlendirir. Sezal’in The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 291 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. perspektifinde aile, birey ile toplum arasındaki bağın kurulduğu; toplumsal yapının canlılığını, dayanıklılığını ve sürekliliğini güvence altına alan temel örgütlenme biçimidir (Kır, 2011:2). Bu makalenin odağı gereği, aile kurumunun önemine ilişkin tanımlar sınırlı tutulmuş; esas amaç olarak dijital çağın aile yapısı üzerindeki etkilerini irdelemek ve bu yeni çağda aileyi korumaya yönelik stratejiler geliştirmek benimsenmiştir. Literatürdeki çalışmalar, geleneksel aile modelinin tarihsel süreç içerisinde çekirdek aile formuna evrildiğini; dijital çağla birlikte çekirdek yapısının da farklılaşarak çoklu aile tipolojilerine dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Araştırmalar, aile yapısındaki çözülme eğiliminin Sanayi Devrimi sonrasında hız kazanan kentleşme ve göç süreçleri, kadın hakları mücadelesi, eğitimde fırsat eşitliğinin genişlemesi, kadınların iş gücüne aktif katılımı gibi çeşitli toplumsal dinamiklerle bağlantılı olduğunu vurgulamaktadır (Turgut, 2017:18). Bunun yanı sıra aile içi ilişkilerin belirgin biçimde zayıfladığı; tek ebeveynli aileler, dijital aileler, arkadaş temelli aile yapıları ve çocuksuz aile modelleri gibi yeni aile formlarının dijital çağın ilk çeyreğinde dikkat çeken bir seviyede artış gösterdiği literatür bulgularındandır (Bayer, 2013:12). Dolayısıyla aile yapısındaki dönüşüm çok boyutlu nedenlerle şekillenmekte olup bu nedenlerin etkisi, dijitalleşmenin hızlandırıcı niteliğiyle günümüzde daha görünür ve daha belirgin hale gelmiştir. Dijital Muhafazakârlık 2016 yılında yayımlanan Russian Geopolitics in the Age of New Media (Yeni Medya Çağında Rus Jeopolitiği) adlı eserde, dijitalleşmenin jeopolitik yapılar üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Anılan eserde Rusya’daki bölgelerin yerel ve jeopolitik mekânsal kimliklerine ilişkin anlatıların dijital platformlar aracılığıyla inşa edilmesi, bölgesel öz belirlemeye yönelik politik bir yönelimin oluşturulmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bu anlatıların, “dijital jeopolitik” kavramını görünür ve analiz edilebilir bir olgu hâline getirdiği; dolayısıyla Rusya’daki sosyologlar tarafından incelenmesi gerektiği eserde vurgulanan temel hususlar arasındadır. Eserde özellikle dikkat çeken bölümlerden biri, “Digital Conservatism: Framing Patriotism in the Era of Global Journalism” (Küresel Gazetecilik Çağında Vatanseverliğin Çerçevelenmesi) başlığıdır (Bassin ve diğerleri, 2016:185). Bu başlıkta yazar, The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 292 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Rusya’nın yeni medya ortamı içerisinde gelenekselci ve muhafazakâr anlatıların nasıl yeniden üretildiğini incelemektedir. Dijital platformların yalnızca teknik araçlar olmadığı, aksine tarihsel hafıza, ulusal kimlik ve muhafazakâr değerlerin dolaşıma sokulduğu ideolojik mekânlar hâline geldiği vurgulanmaktadır. Eserde dijital gazetecilik, devletle uyumlu aktörler ile taban hareketlerinin çevrimiçi katılım pratiklerini bir araya getirerek muhafazakâr bir jeopolitik dünya görüşünü pekiştiren stratejik bir mecra işlevi görmektedir. Böylece dijital muhafazakârlık; medya biçimi, siyasal ideoloji ve ulusal kimliğin, Rusya’nın Sovyet sonrası coğrafyadaki jeopolitik hedefleri çerçevesinde karşılıklı olarak birbirini ürettiği bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle dijital muhafazakârlık, geleneksel değerlerin dijital formlar içinde yeniden üretilmesini ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu eserde “dijital muhafazakârlık” kavramının kullanılması uluslararası literatür açısından bir ilki barındırmakla birlikte muhafazakârlığın dijital çağda kendini yenilemesi ve dijital bir forma evrilmesinin kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu göstermektedir. Dijital muhafazakârlığın konu edindiği başka bir çalışma Elena Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan makalede yer almaktadır. Anılan yazarlar “Conservatism and Conservative Legal Thinking: The Era of Public Systems’ Digital Transformation (Muhafazakârlık ve Muhafazakâr Hukuk Düşüncesi: Kamu Sistemlerinin Dijital Dönüşümü Çağı) başlıklı makalede muhafazakârlığın genel kavramsal yapısını tartıştıktan sonra, dijital dönüşümün hukuki ve sosyal etkileri bağlamında muhafazakâr düşüncenin nasıl konumlanması gerektiğini belirtirler. Kazachanskaya ve Mamychev dijital teknolojilerin hızla kamu sistemlerine entegre olduğu bir dönemde, muhafazakâr hukuki düşüncenin salt geleneksel değerleri korumaya dönük değil, aynı zamanda dijitalleşme süreçlerini bu değerlerle uyumlu bir şekilde düzenlemeye odaklanan bir çerçeve geliştirmesi gerektiğini savunurlar. Söz konusu çalışmada toplumsal yaşamda dijital teknolojilerin geliştirilmesi ve etkin biçimde kullanılabilmesi için doktrinel nitelikte hukuki ve düzenleyici politikaların yanı sıra etik standartlar ve ahlaki ilkelerin oluşturulmasının gerekliliğine vurgu yapılmaktadır. Kazachanskaya ve Mamychev’e göre, 21. yüzyılda güçlü bir devlet yapısının inşası açısından dijital ortamda sunulan hizmetlerin; deontolojik kodlar, biyolojik tehditler ve çevresel riskler dikkate alınarak tasarlanması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, dijital çağın The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 293 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. gereklerine uyum sağlayabilmek için kamu yönetiminde ve kamu hizmetlerinde gerçekleştirilen dijital dönüşümlere ek olarak, sosyo-normatif düzenlemelerin de hayata geçirilmesi gerektiği ifade edilmektedir (Kazachanskaya ve Mamychev, 2021:447-455). Bu çerçevede dijital muhafazakârlık, dijitalleşmenin değerler üzerinde yarattığı dönüştürücü etkilere karşı geliştirilen savunmacı bir refleks olmanın ötesinde, dijital çağın imkânlarını dikkate alan kurucu bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası literatürde özellikle Rusya örneğinde görüldüğü üzere, dijital platformlar muhafazakâr değerlerin aşındığı değil, aksine yeniden üretildiği ve dolaşıma sokulduğu stratejik alanlar hâline gelebilmektedir. Kazachanskaya ve Mamychev’in dijital dönüşüm bağlamında muhafazakâr hukuki düşünceye ilişkin ortaya koyduğu normatif çerçeve, dijitalleşmenin etik, ahlaki ve toplumsal sorumluluk ilkeleriyle birlikte ele alınması gerektiğini açık biçimde göstermektedir. Türkiye bağlamında ise dijitalleşme sürecinin hızına karşın, değerlerle dijital platformlar arasındaki ilişkinin henüz kavramsal ve kuramsal bir bütünlük içinde ele alınmadığı görülmektedir. Bu durum, dijital çağda değerleri koruma ve aktarma çabalarının dağınık ve tepkisel bir düzeyde kalmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla dijital muhafazakârlığın kuramsal bir çerçeve olarak tartışmaya açılması, dijitalleşmenin kaçınılmazlığı karşısında değerlerin korunmasına yönelik yeni ve sistematik bir düşünme biçimi sunmaktadır. Bu çerçevede sınırların görünmez hâle geldiği, küresel kültür ve değer aktarımının hızlandığı ve dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz ettiği bu dönemde Türkiye açısından da aileyi, bireyi, kimliği, inancı, değerleri koruyan, kamusal alanlardaki gerçekleşecek olan dijital dönüşümlerin her kademesinde koruyucu çerçeveye duyulan ihtiyaç giderek artmaktadır. Bu ihtiyacı en kapsamlı biçimde karşılayan ve söz konusu dönüşümü teorik olarak açıklayan yaklaşım dijital muhafazakârlık perspektifidir. Dijital muhafazakârlık perspektifi, insanı merkeze alan tüm değerleri ailenin, kimliğin, inancın, tarihin, kadim kültürel mirasın ve hatta insan psikolojisinin- dijital çağın dönüştürücü ve çoğu zaman aşındırıcı etkilerinden korumayı amaçlayan kapsamlı bir stratejik çerçeve sunmaktadır. Bu bağlamda dijital sınırların belirlenmesi, ekran sürelerinin denetimi, sosyal medya kullanımının kontrollü biçimde düzenlenmesi ve The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 294 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. bireyin özel alanının korunması temel stratejik başlıklar olarak öne çıkmaktadır. Bu makalenin odağında ise aile kurumunun korunmasına yönelik dijital muhafazakârlık stratejiler yer almaktadır. 5. Dijital Muhafazakârlık Stratejileri Dijital Sınırların Belirlenmesi Dijital çağın diğer tarihsel dönemlerden ayırt edici özelliği, fiziksel sınırların anlamını yitirmesidir. Artık kıta, ülke veya sınır kavramları dijital mecralarda büyük ölçüde erimektedir. Bireylerin paylaşımları, saniyeler içinde uçsuz bucaksız mesafeleri aşarak dünyanın herhangi bir noktasındaki bireylerin erişimine açılmaktadır. Sosyal medya platformları üzerinden bireyler, toplumsal, kültürel ve sosyal içeriklere sürekli maruz kalmaktadır. Bu bağlamda, bireylerin sahip oldukları kültürel değerleri ve kadim mirası koruyabilmeleri, dijital araçları ve sosyal medyayı bilinçli, kontrollü ve iradeli bir şekilde kullanmalarını zorunlu kılmaktadır. Dijital mecraların bilinçli kullanımı, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda aile içi ilişkilerin sağlıklı biçimde sürdürülmesi açısından da hayati öneme sahiptir. Ekran süresinin sınırlandırılması, özellikle çocuklar için güvenli içerik filtrelerinin uygulanması, özel alan ve mahremiyetin korunması, bu alanların dijital mecralarda paylaşılmaması temel dijital muhafazakârlık stratejilerini oluşturmaktadır. Aile Değerlerinin Dijital Ortama Taşınması Dijital ortamda aile değerlerinin -yardımlaşma, koruma, işbirliği, merhamet, sevgi, saygı vb.- paylaşılması ve ailenin toplumsal önemi üzerine üretilen içerikler, söz konusu mecralarda ailenin işlevinin ve öneminin sürekli hatırlanmasına önemli katkılar sağlamaktadır. Bu tür paylaşımlar, aile bireyleri arasında etkili iletişimi teşvik ederek, karşılıklı anlayış ve işbirliği ortamını güçlendirmektedir. Özellikle rehber niteliğindeki içerikler, aile içi karar alma süreçlerinde farkındalık yaratmakta, çatışma yönetimi ve duygusal destek mekanizmalarının geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. Ayrıca, bu paylaşımlar, bireylerin aile değerlerini içselleştirmesini destekleyerek, toplum genelinde kültürel ve ahlaki normların korunmasına dolaylı yoldan hizmet etmektedir. Sonuç olarak, aile değerlerinin dijital zeminde görünür kılınması ve bu değerlerin sürdürülebilir biçimde paylaşılması, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından hem bireysel hem de toplumsal açıdan kritik bir rol oynamaktadır. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 295 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Eğitim ve Farkındalık Stratejileri Dijital ortamda paylaşılan içeriklerin bireyler üzerindeki olumsuz etkilerine yönelik eğitim ve farkındalık çalışmaları, dijital muhafazakârlık stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu çalışmaların özellikle aile yapısı, aile içi ilişkiler ve aile üyeleri bağlamında yürütülmesi ayrı bir önem taşımaktadır; çünkü aile, toplumu bir arada tutan temel işlevlerden birine sahiptir. Aile yapısının zayıfladığı toplumların uzun vadede sürdürülebilir olması mümkün değildir. Bireyler toplumsal değerleri, kültürel mirası ve insana, ahlaka ilişkin normları ilk olarak aile içinde öğrenmektedir. Bu yönüyle aile, toplumun adeta bir sigortası işlevi görmektedir. Bu nedenle, ilgili kurumların1 öncülüğünde aile üyelerine dijital dünyadaki riskler ve fırsatlar hakkında eğitim verilmesi dijital muhafazakârlık stratejilerinin merkezi bir unsuru olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, çocuklar ve gençlere dijital sorumluluk bilinci kazandırmaya yönelik yürütülecek eğitim ve farkındalık faaliyetleri de dijital muhafazakârlığın stratejik hedefleri arasında yer almaktadır. Toplumsal ve Kültürel Bağların Güçlendirilmesi Dijital çağın hızla ilerleyen dinamikleri ve kıtalararası kültürel etkileşimler karşısında, ulusal değerlere yönelik toplumsal ve kültürel bağların güçlendirilmesi kritik bir strateji olarak öne çıkmaktadır. Dijital mecralarda üretilen içeriklerin, toplumsal bağları pekiştirecek ve kültürel mirasın yaygınlaşmasına katkı sağlayacak nitelikte olması, ulusal kültürün yabancı kültürler karşısında erimesini önleyecektir. Ayrıca, dijital araçlar aracılığıyla ulusal ve kültürel değerlerin paylaşımı bu paylaşımların sürdürülebilirliği, ulusal değerlerin korunmasına önemli katkılar sunmaktadır. Bu bağlamda, aile yapısının güçlendirilmesi, aile değerlerinin yaşatılması ve ailenin toplum içindeki rolünün vurgulanması yönündeki dijital içerikler de toplumsal bütünlüğün korunması açısından büyük önem taşımaktadır. Dijitalin Bilinçli Kullanımı Dijital dünyanın sunduğu sayısız hizmet arasında kaybolmak ve bireysel özden uzaklaşmak yerine, dijitali bilinçli ve ölçülü bir şekilde tüketme iradesi, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından son derece kritik bir 1Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Üniversiteler, Sivil Toplum Kuruluşlar vb. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 296 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. tutum olarak değerlendirilmektedir. Bireye herhangi bir fayda sağlamayan, zaman kaybına yol açan ve psikolojik sıkıntılara neden olabilecek sınırsız dijital kullanım, ciddi bir risk ve tehlike unsuru taşımaktadır. Her bireyin öz disiplin bilinciyle güçlü bir irade göstermesi, dijital bağımlılık tuzağından korunmasına önemli katkılar sunacaktır. Bu öz disiplin ve dijital mecraların iradeli kullanımı, aile üyeleri arasında da sağlanmalıdır. Aile fertlerinin işbirliği ve dayanışmasıyla, dijitalin eğitim, sağlık ve benzeri temel ihtiyaçlar dışında belirli zamanlarda kullanılmaması -başka bir deyişle, dijitalin minimal düzeyde ve ihtiyaç odaklı kullanımı- dijital muhafazakârlık stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. 6. Dijitalleşme ve Aile İlişkileri Literatür Bulguları ve Tartışma Bu başlık altında dijital bağımlılık, dijital yalnızlık ve dijital çağda aile içi ilişkiler konusuna dair literatür araştırmalarında öne çıkan bulgular ele alınmaktadır. Söz konusu bulgular, dijital araçların aile içi ilişkiler üzerindeki etkilerini farklı boyutlarıyla anlamaya yöneliktir. Bu bağlamda, literatür taramaları, dijital çağın aile dinamikleri üzerindeki karmaşık etkilerini daha bütüncül bir perspektifle değerlendirme imkânı sunmaktadır. Bu çerçevede literatür bulguları: Bayhan’ın (2020:119) lise öğrencileri üzerinde gerçekleştirdiği araştırma, internet bağımlılığının aile içi ilişki kalitesiyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bulgular, ebeveynlik tutumlarının çocukların dijital davranışlarını doğrudan etkilediğini göstermekte; özellikle ilgisiz, mesafeli veya yetersiz ebeveynlik pratiklerinin internet bağımlılığı, siber zorbalık ve siber mağduriyet oranlarını anlamlı düzeyde artırdığı belirtilmektedir. Ayrıca aile bağlarının zayıf olduğu ya da ebeveynlerin ayrı yaşadığı aile tiplerinde çocukların dijital risklere maruz kalma olasılığının belirgin şekilde yükseldiği vurgulanmaktadır. Benzer biçimde Kavlak ve arkadaşlarının (2022:9) çalışması da aile ilişkilerinde yaşanan çatışma, iletişimsizlik veya duygusal kopukluk gibi olumsuzlukların internet bağımlılığı, dijital oyun bağımlılığı ve yalnızlık düzeyleriyle pozitif yönlü bir ilişki gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bu bulgular, dijital bağımlılık davranışlarının yalnızca bireysel faktörlerle değil, güçlü biçimde aile içi etkileşim örüntüleriyle şekillendiğine işaret etmektedir. Göldağ’ın (2018:14) lise öğrencileri üzerine gerçekleştirdiği araştırma, dijital oyun kullanımının aileler tarafından yeterince denetlenmediğini ve oyun The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 297 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. süreleri ile içeriklerinin çoğu zaman kontrolsüz kaldığını göstermektedir. Çalışmanın bulguları, dijital oyunlar üzerinde etkin bir ebeveyn kontrolü sağlanmadığında öğrencilerin internet bağımlılığı eğilimlerinin belirgin biçimde arttığını ortaya koymaktadır. Benzer şekilde Alyanak’ın (2016:4) çalışması, internet bağımlılığının tedavi sürecinde güçlü aile ilişkilerinin kritik bir değişken olduğunu vurgulamaktadır. Araştırmaya göre, bağımlılığın altında yatan iletişim problemleri ve aile içi çatışmaların giderilmesi, bireyin bağımlılıkla baş etme kapasitesini önemli ölçüde güçlendirmekte; bu bağlamda aile içi iletişim kanallarının güçlendirilmesi, destekleyici bir iş birliği ortamının sağlanması ve duygusal dayanışmanın artırılması tedavi sürecinin başarısı açısından temel bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Bu iki çalışma birlikte değerlendirildiğinde, dijital bağımlılık davranışlarının önlenmesinde ve tedavi edilmesinde aile kurumu ile ebeveynlik pratiklerinin merkezi bir role sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ersoy ve Ağlar’ın (2024:17) araştırması, aile içinde açık iletişim kanallarının bulunmasının ve demokratik bir aile atmosferinin sağlanmasının dijital bağımlılık riskini anlamlı biçimde azaltan temel etkenler olduğunu göstermektedir. Çalışma, aile içi iletişimin niteliğinin çocukların dijital davranış örüntülerini doğrudan biçimlendirdiğini vurgulamaktadır. Buna paralel olarak Şen ve Erol (2024:3), aile içi iletişimin başlangıç noktasının ebeveynler olduğunu ifade etmekte ve anne-babanın sergilediği tutarlı, yapıcı ve sağlıklı iletişim biçiminin çocuklarla kurulacak ilişkinin temelini oluşturduğunu belirtmektedir. Araştırma bulguları, dijital teknolojilerin aile içi iletişimi zayıflatıcı etkilere sahip olabileceğini; ancak güçlü aile bağları, nitelikli etkileşim ve destekleyici ebeveyn tutumlarının bu olumsuz etkileri önemli ölçüde sınırlayabildiğini ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda çalışmalar, dijital bağımlılığın önlenmesinde yalnızca teknolojik faktörlere değil, aile içi iletişim süreçlerinin kalitesine de odaklanılması gerektiğini açık biçimde göstermektedir. Haberli (2023:7), ebeveynlerin çocukların dijital araçlarla kurdukları ilişkiyi yönlendirmede belirleyici bir konumda bulunduğunu vurgulamakta ve literatürde ebeveynlik tutumlarının arabulucu, otoriter ve ortak izlenme şeklinde üç kategori altında incelendiğini aktarmaktadır. Arabulucu tutumdaki ebeveynler, çocuklarıyla dijital içeriklerin olumlu ve olumsuz yönlerini tartışarak rehberlik sağlayan, dijital farkındalık ve eleştirel medya okuryazarlığı gelişimini destekleyen bir yaklaşım benimsemektedir. Buna The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 298 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. karşılık otoriter tutum, baskıcı ve tek yönlü bir kontrol mekanizmasına dayandığından, çoğu zaman çocukların dijital içeriklere yönelik merak ve yönelimlerini artırmakta; ayrıca aile içi iletişimde çatışma ve uzlaşma sorunlarına yol açabilmektedir. Ortak izlenme tutumunda ise ebeveynler çocuklarıyla birlikte dijital araçları kullanarak daha etkileşimli, paylaşımcı ve işbirlikçi bir iletişim modeli geliştirmektedir. Araştırma bulguları, bu işbirlikçi yaklaşımın çocukların öğrenme süreçlerine ve dijital deneyimlerinin niteliğine anlamlı düzeyde olumlu katkı sunduğunu göstermektedir. Böylece çalışma, ebeveynlik tarzlarının dijital davranışları şekillendiren güçlü bir sosyopedagojik faktör olduğunu ileri sürmektedir. Karaboğa (2019:16) araştırmasında, uzun süreli dijital medya kullanımında aile içi iletişimin ve aile bağlarının zayıflayacağı vurgulanmaktadır. Araştırma, aile üyeleri arasındaki etkileşimin güçlendirilmesi için ebeveynlere dijital medya okuryazarlığı eğitimini önermektedir. Bu eğitimin zaman yönetimi başta olmak üzere hem eşler arasındaki iletişime hem de ebeveyn-çocuk iletişimine olumlu katkı sağlayacağı eğitimin sağlayacağı faydalar olarak öne çıkmaktadır. Barış ve Yeşilyurt’un (2025:8) araştırmasında dijital mecraların yalnızca kullanım sıklığının değil, bu platformlarda paylaşılan içeriklerin niteliğinin de aile ilişkilerini doğrudan etkilediğini göstermektedir. Özellikle kıyaslama, rekabet ve idealize edilmiş yaşam temsilleri içeren paylaşımların aile içi iletişimde güvensizlik, yetersizlik hissi ve duygusal kopukluk gibi sonuçlara yol açtığı belirtilmektedir. Fenomenleşmiş içeriklerin de benzer biçimde aile dinamiklerini olumsuz etkilediği ifade edilmektedir. Çalışma, bu olumsuz etkilerin azaltılabilmesi için ailelere dijital içerik yönetimine yönelik stratejik öneriler sunmakta; bilinçli kullanım, içerik seçimi ve dijital etkileşim sınırlarının belirlenmesi gibi uygulamaların önemine dikkat çekmektedir. Bu doğrultuda her iki araştırma, dijital mecraların aile yapısı üzerindeki etkilerinin hem kullanım biçimi hem de içerik türleri üzerinden çok boyutlu olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Akbaş ve Dursun’un (2020:11) araştırması, dijital teknolojilerin uzun süreli kullanımının özellikle çocuklar üzerinde bilişsel, davranışsal ve sosyal düzeyde olumsuz sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktadır. Araştırmacılar, bu olumsuzlukların önlenmesinde baskıcı veya yasaklayıcı ebeveynlik tarzlarının etkili olmadığını, aksine ebeveynlerin dijital teknolojiyi bilinçli, kültürel ve pedagojik bir perspektifle kullanma The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 299 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. becerilerini geliştirmelerinin kritik bir önem taşıdığını vurgulamaktadır. Çalışma, bu bağlamda dijital ebeveynlik kavramını öne çıkararak dijital kültürün aile içinde geliştirilmesinin, Arslan’ın (2020:2) ifadesiyle “dijital yerlilerin” sağlıklı biçimde yetiştirilmesi açısından temel bir gereklilik olduğunu belirtmektedir. Benzer şekilde Yurdakul, Dönmez, Yaman ve Odabaşı (2013:6), dijital bağımlılığın önlenmesinde dijital ebeveynliğin merkezi bir rol üstlendiğini ifade ederek kavramı; dijital araçlara hâkim olan, dijital mecralardaki fırsat ve risklerin bilincinde bulunan, çocuklarını çevrimiçi tehditlere karşı koruyan, gerçek ve sanal dünyada haklara saygı kültürünü aktaran ve teknolojik gelişmelere uyum sağlayabilen bireylerin sergilediği ebeveynlik biçimi olarak tanımlamaktadır. Bu doğrultuda dijital ebeveynlik, çocukların dijital dünyada güvenli, bilinçli, etik ve sürdürülebilir biçimde var olabilmelerini sağlayan temel bir rehberlik çerçevesi sunmaktadır. 7. Sonuç İnsanlık tarihi, her büyük yeniliğin arkasındaki köklü toplumsal dönüşümlerin itici gücüyle durmaksızın şekillenen bir değişim ve dönüşüm yolculuğudur. Ateşin bulunması, yazının icadı, buharlı makinelerin üretime dâhil edilmesi, elektriğin keşfi ve nihayetinde internetin ortaya çıkışı, insan yaşamında paradigmatik kırılmalara yol açan başlıca dönüm noktalarıdır. Bu yenilikler, toplumların beslenme alışkanlıklarından yerleşik yaşam pratiklerine, ticaret ve üretim yöntemlerinden iletişim biçimlerine kadar geniş bir yelpazede radikal değişim süreçlerini tetiklemiştir. 21.yüzyıl diğer adıyla dijital çağ, internetin keşfiyle birlikte dijital iletişimin küresel ölçekte yeniden biçimlendiği bir döneme işaret etmektedir. İnternetin sağladığı altyapı sayesinde dünya üzerindeki milyarlarca insan, fiziksel sınırların belirleyiciliğinden bağımsız olarak aynı dijital zeminde bir araya gelebilme imkânına kavuşmuştur. Bu yeni iletişim ortamı bireylere önemli fırsatlar sunmakla birlikte, beraberinde çeşitli risk ve tehditleri de taşımaktadır. Söz konusu risklerin ulusal ve yerel kültürler açısından kritik yönü, farklı kültürel kodlara ve değer sistemlerine kontrolsüz biçimde maruz kalma sonucunda ulusal değerlerden uzaklaşma ihtimalinin artmasıdır. Bireyin sosyalleşmesinde ve toplumun sürekliliğinde temel bir rol üstlenen aile kurumunun dijital ortamlardan gelebilecek olası tehditlere karşı korunması, toplumsal bütünlük açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede makale bireyin kendisiyle ve çevresiyle (aile, toplum vb.) olan The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 300 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. iletişimini dijital çağın baş döndüren teknolojileri karşısında korumak için “dijital muhafazakârlık” kavramını teklif etmesiyle özgün ve ayırt edici yönüyle öne çıkmaktadır. Dijital muhafazakârlık yaklaşımı, dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma geliştirmek yerine, dijital alanı değer temelli bir mücadele ve üretim sahası olarak ele almakta; değerlerin korunmasını dijital platformların etkin ve stratejik kullanımına bağlamaktadır. Dijital muhafazakârlık, muhafazakâr değerlerin dijital çağın iletişim biçimleriyle yeniden ifade edilmesini ve dolaşıma sokulmasını esas alan bir kavramsallaştırmadır. Bu yaklaşım, geleneği dijitalleşmenin karşısında sabit ve değişmez bir unsur olarak değil, dijital mecralarla etkileşim hâlinde yeniden müzakere edilen dinamik bir yapı olarak ele almaktadır. Rusya’da dijital muhafazakârlık, özellikle yeni medya aracılığıyla vatanseverlik, ulusal kimlik ve tarihsel hafızanın yeniden çerçevelenmesi bağlamında teorik bir içerik kazanmıştır. Buna karşılık Türkiye’de kavram henüz literatürde sistematik biçimde ele alınmamış olsa da hızlı dijitalleşmenin toplumsal yapılar üzerindeki etkileri, dijital muhafazakârlığın kuramsal bir çerçeve olarak geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Makale, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi bireysel deneyimlerin aile bağlarını nasıl zayıflattığına ilişkin bulguları bir araya getirerek literatürdeki dağınık bilgi birikimini sistematik bir çatı altında toplamaktadır. Bununla birlikte dijital iletişimin hızlanmasıyla aile üyeleri arasındaki fiziksel ve duygusal mesafenin nasıl yeniden tanımlandığına dair özgün tespitler sunarak, aile sosyolojisi ve iletişim çalışmaları alanlarında önemli bir tartışma zemini oluşturmaktadır. Sonuç olarak makale, dijital muhafazakârlığı Türkiye literatüründe kavramsal bir öneri olarak tartışmaya açarak, dijitalleşme ile değerler arasındaki ilişkiye yönelik dağınık tartışmaları bütünlüklü bir çerçeveye oturtmayı hedeflemektedir. Çalışmanın özgünlüğü, dijital muhafazakârlığı ne dijitalleşmeye karşı bir reddiye ne de geleneksel değerlerden kopuş olarak ele alması; aksine dijital platformların değer temelli ve normatif ilkeler doğrultusunda etkin kullanımını savunan kurucu bir yaklaşım geliştirmesinde yatmaktadır. Uluslararası literatürde özellikle Rusya örneğinde görülen dijital muhafazakârlık tartışmalarının Türkiye bağlamına taşınması, karşılaştırmalı bir perspektif sunarak literatürdeki önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr düşüncenin edilgen değil, yönlendirici ve üretken bir rol üstlenebileceğini The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 301 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. göstermekte; dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin akademik tartışmalara özgün bir katkı sunmaktadır. 8. Öneriler Dijital çağın olumsuz etkilerini azaltmak, dijital mecraların daha bilinçli, kontrollü ve kültürel duyarlılıkla kullanılmasını sağlamak amacıyla makale genç, ebeveyn, akademi, bürokrasi, sivil toplum kuruluşları, resmî kurumlar ve daha birçok kurum-kuruluşa çeşitli öneriler sunmaktadır. *Birey, aile ve toplumların dijital mecraların olumsuz etkilerine karşı daha kırılgan hâle geldiği görülmektedir. Bu nedenle, değer üreten ve değer aktarımını önceleyen bir dijital zeminin inşası zorunludur. Bu zemini ifade eden en kapsamlı kavram dijital muhafazakârlıktır. Dijital muhafazakârlık, dijital teknolojilerin hayatın her alanına nüfuz ettiği çağımızda birey, aile ve toplumların değerlerini, kimliklerini ve geleneksel normlarını koruma yönündeki bilinçli duruşu ifade etmektedir. *Dijital muhafazakârlık yaklaşımının Türkiye bağlamında işlevsel hâle gelebilmesi için, dijitalleşme politikalarının yalnızca teknik altyapı ve verimlilik ekseninde değil, değer temelli bir perspektifle ele alınması gerekmektedir. Bu doğrultuda, kamu yönetimi ve kamu hizmetlerinde yürütülen dijital dönüşüm süreçlerinin etik ilkeler, mahremiyet hassasiyeti ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla birlikte yapılandırılması önem taşımaktadır. Dijital platformların, kültürel sürekliliği destekleyen ve toplumsal değerlerin aktarımını güçlendiren araçlar olarak değerlendirilmesi, dijitalleşmenin değerlerle çatışan değil, değerleri yeniden üreten bir sürece dönüşmesine katkı sağlayacaktır. *Akademik düzeyde dijital muhafazakârlık kavramının sosyoloji, siyaset bilimi, hukuk ve iletişim çalışmaları ekseninde disiplinlerarası biçimde ele alınması, kavramın teorik derinliğini artıracaktır. Eğitim, medya ve dijital okuryazarlık politikalarında değer temelli içeriklerin teşvik edilmesi de dijital muhafazakârlığın pratik karşılıklarını güçlendirecek önemli adımlar arasında yer almaktadır. Bu bağlamda dijital alan, muhafazakâr değerlerin savunulduğu bir “tehdit alanı” olmaktan çıkarılarak, değer temelli bir toplumsal inşa zemini olarak yeniden düşünülmelidir. *Yerli ve değer odaklı dijital içerik üretimi teşvik edilmelidir. Bu kapsamda kamu destekli projelerin yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 302 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. *Dijital ortamlarda özel alanın korunması ve mahremiyet bilincinin güçlendirilmesi, bireylerin dijitalleşme sürecinde psikolojik bütünlüklerini korumaları açısından kritik önem taşımaktadır. *Dijital ebeveynlik farkındalığının artırılmasına yönelik eğitim ve bilgilendirme faaliyetlerinin yaygınlaştırılması, çocukların ve gençlerin dijital risklerden korunması ve sağlıklı dijital alışkanlıklar geliştirmesi için gereklidir. *İlköğretimde seçmeli ders olarak sunulan “Medya Okuryazarlığı” dersinin lise ve yükseköğretim düzeylerinde de zorunlu hâle getirilmesi, eleştirel dijital bilinç geliştirilmesi açısından önem arz etmektedir. *Dijital mecralarda doğruluk, adalet, saygı ve mahremiyet gibi etik değerlerin yaşatılmasına yönelik içerik üretiminin artırılması, dijital kültürün etik zeminde şekillenmesine katkı sağlayacaktır. *Baskıcı, otoriter ve yasaklayıcı ebeveyn modelleri yerine; hoşgörülü, empati kurabilen, çocuklarıyla iletişim ve müzakere becerisi geliştirebilen bir ebeveyn yaklaşımının teşvik edilmesi gerekmektedir. *Aile bireylerinin birlikte geçirdikleri zamanın niteliğinin artırılması, ortak etkinliklerle duygusal ve sosyal bağların anlamlı biçimde güçlendirilmesi önemlidir. *Aile içi ilişkilerde merhamet, saygı, sevgi, aidiyet, paylaşım, hoşgörü ve güven temelli ilişkilerin güçlendirilmesi hem aile bütünlüğünü hem de toplumsal dayanıklılığı destekleyen temel bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. *Dijital mecralarda dezenformasyon, manipülasyon ve sahte içeriklerle mücadele için hem teknolojik hem de pedagojik temelli doğrulama mekanizmaları geliştirilerek kullanıcıların eleştirel dijital düşünme becerileri desteklenmelidir. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 303 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Kaynakça Akkaş, Hasan Hüseyin (2003). Muhafazakâr Siyasi Düşünce Kavramı Üzerine, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4(2), 241-254. Aksan, Gamze. (2025) Ebeveyn ve Genç İlişkisinde Aile Tutumları ve Aile Değerleri Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma. Habitus Toplumbilim Dergisi, 6, 95-124. Alkan, Buse (2023). Instagram’ın Evli Çiftlerin Aile Yaşantısına Etkileri. İletişim Bilimi Araştırmaları Dergisi 3(3), 218-235. Alyanak, Behiye (2016). İnternet Bağımlılığı. Klinik Tıp Pediatri Dergisi 8 (5), 20-24. Akbaş, Özge Zeybekoğlu ve Dursun, Cansu (2020). Teknolojinin Aileye Etkisi: Değişen Ailenin Dijital Ebeveyn ve Çocukları. Turkish Studies-Social, 15(4), 2245-2265. Akar, Damla (2025). Sosyal Medyada Aile Algısı: Ekşi Sözlük Tanımları Üzerine Bir Değerlendirme. Trt Akademi, 10(24), 800-829. Arslan, Aysel 2020). Üniversite Öğrencilerinin Dijital Bağımlılık Düzeylerinin Çeşitli Değişkenler Açısından İncelenmesi. International E-Journal of Educational Studies, 4(7), 27-41. Barış, Özlem ve Yeşilyurt, Segah (2025). Sosyal Medyada Ailelerin Medyatikleşmesi: Popüler Aileler Örneği, TRT Akademi, 10(24), 624-651. Bassin, Mark ve diğerleri (2016). Eurasia 2.0: Russian geopolitics in the age of new media. Bloomsbury Publishing PLC. Bayer, Ali (2013). Değişen Toplumsal Yapıda Aile. Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 4(8), 101-129. Bayhan, Vehbi (2020). Z Kuşağı Lise Gençlerinde Sosyal Medya Bağımlılığı İle Siber Zorbalık ve Siber Mağduriyet Deneyimleri. İlahiyat Akademi (12), 117-144. Beneton, Phillipe (2016). Muhafazakârlık, Le Conservatisme. (C. Akalın Çev.), İstanbul: İletişim. Çaha, Ömer (2004). Muhafazakâr Düşüncede Toplum, Liberal Düşünce Dergisi, (34), 15-24. Çamurdaş, Kübra (2023) Türkiye’de Gelenek ve Modernite Geriliminde Muhafazakârlık: Hareket Dergisi Örneği1. Çiftçi, Ayşe Nur (2023). Aile Yapısında Yaşanan Çözülme ve Uzunköprü Örneği.” Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25 (Özel Sayı), 489-514. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 304 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Duran, Resul (2022). Türkiye Aile Yapısının Geleceğine Yönelik Çıkarımların Değerlendirilmesi. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Dergisi, 2(1), 147-164. Gilbert, Andrew Norman (2016). British Conservatism and The Legal Regulation of İntimate Adult Relationships, 1983-2013 (Doctoral Dissertation, Ucl (University College London)). Güler, Zeynep (2016). Muhafazakârlık, Kadim Geleneğin Savunusundan Faydacılığa. H.B.Örs (Der.), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler (Ss. 115-162). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi. Göldağ, Battal (2018). Lise Öğrencilerinin Dijital Oyun Bağımlılık Düzeylerinin Demografik Özelliklerine Göre İncelenmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 15 (1), 1287-1315. Güngörmez, Bengül (2004). Muhafazakâr Paradigma: “Dogma” ve “Önyargı. Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 1(1), 11-30. Deveoğlu, Müge (2024). Yalnızlığın Yeni Hali: Dijital Yalnızlık. Sosyologca, 9/18-19, 341-352. Dikeçliğil, F. Beylü (2012). Aileye Dair Kabullerin Ezber Bozumu, Muhafazakâr Düşünce, 8(31), 21-52 Ersoy, Mustafa ve Ağlar, Cengiz (2024). Trdizin Veri Tabanındaki Dijital Bağımlılık Araştırmalarına Genel Bakış (2013-2023). Haberli, Mehmet (2023). Dijital Çağda Aile: Ebeveynleriyle İlişkisi Çerçevesinde Gençlik ve Din. Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, 7(3), 374-389. Havalı, Sibel (2024). Dijital Bağımlılık Üzerine Güncel Tartışmalar. Ankara: Berikan Yayınevi. Karaboğa, Mehmet Tahir (2019). Dijital Medya Okuryazarlığında Anne ve Baba Eğitimi.” Opus International Journal of Society Researches, 14(20), 2040-2073. Karayaman, Saffet ve diğerleri (2025) Kalabalık Yalnızlık Ölçeği. Kazachanskaya, Elena ve Mamychev, Alexey (2021). Conser-vatism and Conservative Legal Thinking: The Era of Public Systems' Digital Transformation. European Proceedings of Social and Behavioural Sciences. Kır, İbrahim (2011). Toplumsal Bir Kurum Olarak Ailenin İşlevleri. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 10(36), 381–404. Özdoğan, Ogan (2017). Endüstri 4.0: Dördüncü Sanayi Devrimi ve Endüstriyel Dönüşümün Anahtarları, Pusula. The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 305 “Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279 306. Özsarı, Arif ve Deli, Şekip Can (2023). Dijital Okuryazarlık ve Dijital Bağımlılık İlişkisi: Hokey Sporcuları Araştırması. The Online Journal of Recreation and Sports, 12(4), 491-501. Şen, Gülyaşar Erol, Ayten (2024). Modernleşme Sürecinde Dijital Medyanın Aile Üzerindeki Etkileri.” Kaide Dergisi (Asbü Uluslararası Aile Araştırmaları Dergisi), 2 (1), 1-30. Turğut, Faruk (2017). Tarihsel Süreçte Aile Kurumunun Dönüşümü ve Geleceğine Yönelik Çıkarımlar. Medeniyet ve Toplum Dergisi, 1(1), 93-117. Ültay, Eser ve diğerleri (2021), Sosyal Bilimlerde Betimsel İçerik Analizi.” Ibad Sosyal Bilimler Dergisi, (10), 188-201. Yengin, Deniz (2019). Teknoloji Bağımlılığı Olarak Dijital Bağımlılık. Turkish Online Journal of Design Art and Communication, 9(2), 130-144. Yetkin, Elif Gizem ve Coşkun, Kemal (2021). Endüstri 5.0 (Toplum 5.0) ve Mimarlık, Avrupa Bilim ve Teknoloji Dergisi, (27), 347-353. Yurdakul, Işıl ve diğerleri (2013). Dijital Ebeveynlik ve Değişen Roller. Gaziantep University Journal of Social Sciences, 12(4), 883-896. Yıldırım, İrfan (2021). Sosyal Medya, Dijital Bağımlılık ve Siber Zorbalık Ekseninde Değişen Aile İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme.” Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9 (5), 1237-1258. Yurt, Remziye Gül (2025). Dijital Muhafazakârlık: Gelenekten Dijitale Muhafazakârlığın Dönüşümü. İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları. Zorlu, Yaşar (2025). Sosyal ve Dijital Medyanın Aile İçi İletişim Üzerindeki Olumsuz Etkileri Ve Sosyal Sonuçları. Erciyes İletişim Dergisi, 12(2), 599-620. Https://Tdk.Gov.Tr/İcerik/Basindan/2024-Yilinin-Kelimesi-Kavrami-Kalabalik Yalnizlik/ The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645 9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2 306 https://dergipark.org.tr/tr/pub/tinisos/article/1838435

Featured post

İRAN-İSRAİL-ABD SAVAŞI VE TÜRKİYE'NİN BARIŞI SAĞLAMA ÇABALARI

  Birinci Haftanın Bilançosu: Ateş Çemberinde Diplomasi 7 Mart 2026 Ortadoğu, 28 Şubat 2026'da başlayan ve bir haftayı geride bıra...