Monday, 1 December 2014
GÜÇ KOŞULLARDAKİ BİREYLER FEDERASYONU (GÜÇKOBİR) KİMDİR?,MİSYONU VE VİZYONU NEDİR?
GÜÇ KOŞULLARDAKİ BİREYLER FEDERASYONU (GÜÇKOBİR) KİMDİR?,MİSYONU VE VİZYONU NEDİR?
http://www.guckobir.org
GÜÇ KOŞULLARDAKİ BİREYLER FEDERASYONU (GÜÇKOBİR), imkanı kısıtlı çocuk, genç ve bunların yanı sıra negatif ayrımcılığa uğramış, topluluklar ve bunların aile bireyleri ile yine göç yolu ile Türkiye'nin herhangi bir yerinden, bir diğer yerine göç etmek zorunda kalmış ya da yurt dışından Türkiye'ye göç etmiş bireylere, sosyal, psikolojik, ekonomik ve toplumsal destek vermek amacıyla kurulmuştur. Bu amacının yanı sıra bahse konu kendini güç koşullarda hisseden bireylere sunulan toplumsal ve kurumsal destekleri artırmak için de sosyal program ve politikalar geliştirir, geliştirenlere destek verir.
GÜÇKOBİR Gönüllülerinden "ELVER" Projesi
GÜÇKOBİR Gönüllülerinden "ELVER" Projesi
Gönderilme Zamanı: 30/11/2014
Güç Koşullardaki Bireyler Federasyonu ve Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü Öğrencileri tarafından ''Elver Projesi'' başlatıldı.
Proje, dezavantajlı bir bölge olan Altındağ'da yaşayan eğitim çağındaki çocukların eğitim ihtiyaçlarının karşılanmasını ve sosyal aktivitelerle sosyal gelişimlerinin sağlanmasını amaçlamaktadır. Bu süreçte çocuklara rehberlik ve danışmanlık hizmeti verilmesini de kapsayan uygulama, Güç Koşullardaki Bireyler Federasyonu Gönüllülerin geliştirip hayata geçirdiği bir projedir.
Geçtiğimiz cumartesi günü uygulamaya başlanan projenin koordinatörü Kaan Sağlam "Altındağ Gençlik ve Spor Merkezi'nde Eğitim modülümüz kapsamında gerçekleştirdiğimiz matematik dersi ve tanışma oyunu ile başladı. Çocukların öğrenmeye istekli olduğunu ve oyunla eğitim tarzını çok benimsediklerini gözlemledik. 10-16 yaş aralağında olan yaklaşık 30 çocuk ile gerçekleştirilen eğitimler 12:00-16:00 saatleri arasında ve daha önceden belirlenmiş ihtiyaca göre ve programa göre verildi. Uygulama boyunca çocukların katılımına önem verildi. Ders anlatımlarında akran eğitiminin daha etkili olduğu bilgisi ile matematik dersinde başarılı öğrencilerin bildiklerini diğer arkadaşlarına aktarması yolu ile klasik eğitim öğretiminin dışında bir öğretim tarzı uyguladık. Uygulama süresi dolan öğrencilerin sınıftan ayrılırken üzgün oldukları ve gelecek haftayı merak ve heyecanla bekledikleri kendileri tarafından ifade edildi" dedi.
Proje eğitmenlerinin sosyal hizmet eğitimi alıyor olmasının, bu yaş aralığındaki çocuklarla iletişim kurmakta avantaj sağladığı görüldü.
Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet bölümü öğrencilerinin geliştirip uyguladığı ''Elver Projesi"nde yer alan proje uygulayıcıları; Mustafa Toprak, Şengül Maydos, İsmail Gümbül, Nazlı Demirkıran, Hande Polatkal, Pınar Kemik, Zeynep Adıbelli, Elçin Demir ve Cihat Aslan'dan oluşmaktadır.
18 Yaşında Milletvekili Olmak…
18 Yaşında Milletvekili Olmak…
Röportaj: Mustafa KARACA
Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Şükrü NİŞANCI*: ”Bu önerinin olumlu ve olumsuz yönleri var. Önerinin ortaya atılmasının sebebi 12 Eylül’ün sebep olduğu depolitizasyon. Yöneten her zaman yönetilenden birikim olarak büyük olmalıdır. Önerinin kabul edilmesi Türkiye’de hiçbir şeyi değiştirmez.”
Anayasa değişikliği için yapılan çalışmalar halen sürmekte. Alınan kararlar da meclisi ve halkı büyük ölçüde etkileyecek gibi görünüyor. Bugünlerde gündemimizden hiç ayrılmayan milletvekili seçilme yaşının 18’e düşürülmesi önerisi ne kadar doğru? Bu öneri kabul edilirse Türkiye’yi ne derecede ve hangi yönde etkileyeceğine ilişkin; “Genç ve dinamik nüfusa sahip olan Türkiye, bu öneri için zemini hazır konumda mı? Bu öneri sunulurken hangi amaç veya amaçlar güdüldü?” gibi birçok soruyu Atatürk Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Şükrü NİŞANCI’ya yönelttik ve hocamızın bilgilerinden faydalanarak ikna edici cevaplar aldık.
***
TÜRKİYE’DE MİLLETVEKİLİ SEÇİLMEK
-Anayasa değişikliği maddelerinden milletvekili seçilme yaşının 18’e indirilme önerisi hakkında görüşleriniz nelerdir? Bu öneriyi doğru buluyor musunuz?
Bu olaya birkaç açıdan bakmak lazım. Olumlu ve olumsuz yönleri var tabi. Böyle bir girişimin olumlu yönü şu: 12 Eylül’ün sebep olduğu depolitizasyon (Siyasetten Uzaklaştırma) sürecinin açtığı yaraları sarma, gençleri, halkı siyasete yönlendirme ve siyasete olan ilgiyi artırma gibi pozitif bir yönü var. 12 Eylül’ün yaptığı erozyonu gidermek için yapılan olumlu bir adım olarak düşünülebilir. Siyaset ülkemizde toplum tarafından pek olumlu karşılanmaz. Hâlbuki siyaset toplumun ortak sorunlarına karşılık gelen şeydir. Türkiye gibi, kentlileşen dolayısıyla ortak sorunların giderek artığı bir ülkede siyasete karşı ilginin artması beklenir ama ülkemizdeki siyasi kültür bunu gerçekleştirecek durumda değildir. İşte bu durumu tamir etmek üzere gençlere siyaseti sevdirmek, siyasi olaylara insanların ilgisini çekmek açısından, seçilme yaşının indirilmesi olumlu bir adım olarak düşünülebilir. Fakat bir de bu işin olumsuz kısmı var. Bu düşünce diğer konularla birlikte düşünüldüğünde yani Türkiye’nin demokrasisi gibi konularla entegre olarak düşünüldüğünde pek çok yetersizlikleri içinde barındıran bir taleptir. Yani şöyle; eğer insanlar demokrasiye çekilecekse, demokrasiye çekilecek olanlar sadece gençler midir? Mesela cinsiyeti kıstas alacak olursak nüfusun yarısını kadınlar oluşturmaktadır. Meclisi oluşturan üyelerin kadın-erkek oranındaki uyumsuzluktan da anlaşılacağı üzere “Kadınların siyasete ilgileri ve pratikleri ne düzeydedir?” sorusu sorulmalıdır. Kadın milletvekili sayısı oldukça düşüktür. 70 civarında kadın milletvekilimiz var. Bu sayıyı meclisin tümüne oranlarsak %14-15’i kadınlardan oluşuyor. Ülkemizdeki kadınların temsil edilmesi %10 civarındaysa toplumun yarısı eksik temsil ediliyor demektir. TBMM de, kadınların sayısının mecliste sadece simgesel bir değeri var. Aynı şekilde kadın vali sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Ayrıca var olan kadın milletvekilleri meclis komisyonlarında ne kadar etkinler? Meclis haricindeki diğer birimlerde de aynı durum mevcuttur. Hatta durumu daha vahim olanları da vardır. Peki bu duruma dönük neler yapılıyor? Türkiye’nin demokrasi kültürünü sadece seçme-seçilme meselesi oluşturmaz. Acaba Türkiye’de demokrasi kültürünü besleyecek bir arka plan var mıdır? Örneğin okullarda öğrencileri demokrasiye yöneltme çabaları ne düzeydedir? Müfredat buna göre hazırlanıyor mudur? Öğrenci hoca ilişkilerinde demokrasi ne düzeydedir? Bunları göz önüne alırsak milletvekili seçilme yaşını 18’e indirmek ne anlam ifade eder? Bence pratikte bir anlam ifade etmez. Bir de işin Türkiye’deki bir başka boyutu da var. Mesela Türkiye’de cezaî ehliyet yaşı 18, askere gitme ise 20’dir. Çünkü askere gitmek için vatandaşın reşit olması lazım. Askere gitme yaşı 20’de tutuluyorsa, milletvekili olabilme yaşının 18 olarak belirlenmesi bir tutarsızlıktır. Bütün bunlar göz önüne alındığında bu öneri diğer konularla tutarlılık göstermemektedir.
18 YAŞINDA MİLLETVEKİLİ OLMAK
-18 yaşındaki bir milletvekili yaşından ötürü genç ve çevresi dar olacak. Sizce 18 yaşında genç bir milletvekili nasıl oy toplayabilir? Arkasında başka birinin olduğu düşünülebilir mi?
Bana göre bence o kısım çokta sorun değil. Yani aday nasıl ve hangi yöntemlerle oy toplarsa toplasın. Demokraside bu çok önemli bir sorun değildir. Nasıl oy toplayabileceği kişinin kendi sorunudur. Zaten demokrasilerde insanlar tek başlarına oy toplamıyorlar. Bu bir örgütlenme meselesidir. 18 yaşındaki bir milletvekilini diğer milletvekillerinden ayrı düşünmemek gerekir. Diğer milletvekilleri propagandalarını nasıl yapıyorlarsa o da öyle yapar. Partinin genel siyaseti doğrultusunda kampanyalar yapılır. Yani oy toplama işini kişinin kendine özgü bir başarı olarak düşünmemek lazım. 40 yaşındaki bir milletvekili ne yapıyorsa 18 yaşındaki de aynısını yapar. Yaşın çokta bağlayıcı bir önemi yoktur.
-Bu önerinin kabul edildiğini varsayarsak, “18 yaşındaki bir milletvekilinin genç tabakayı daha iyi anlayıp temsil edebilir” gibi bir düşünce ortaya atılabilir mi?
Demokrasilerde toplumun her kesiminin eşit derecede temsil edilmesi gerekir. Bu yönden bakacak olursak bir karşılığı vardır bu düşüncenin. Ama bence bunun daha çok siyasi bir karşılığı var. Yani burada mesele 18 yaş civarındakilerin temsil edilmesi değildir. Eğer öyleyse başka şeyleri de sormak ve hatta sorgulamak gerekir. Türkiye de oranı %10 olan özürlü vatandaşları kaç kişi temsil ediyor? Birkaç göstermelik kişi dışında bunun örneği yoktur. Her meslek grubuna ayrı temsilci mi gereklidir? İşçilerin temsilini işçiler, öğretmenlerin temsilini öğretmenler, çocukların temsilini çocuklar mı yapmalıdır? Bu olay bence daha çok popülizm kokuyor. Siyasi bir tabanı var. Mesela siyasetçiler oy sayılarını genişletmek için hemen her kesimden oy toplayabilmek için ilgili kesimlerden temsilci eleman bulundururlar. Bu demokraside mecburi değildir ama genelde siyasetçiler tarafından yapılır. Bu konuda siyasi anlamdaki gerekler ve düşünceler ön plandadır.
MİLLETVEKİLLİĞİ-EĞİTİM İLİŞKİSİ
-18 yaşındaki bir genç yaşı itibariyle üniversite okumamış olacak. Sizce bir milletvekilinin üniversite mezunu olması şart mı?
Hayır. Öyle bir kıstas koyarsak yönetim konusu bir elit rejimine dönmüş olur. Bu da, elitler mi yönetsin, halk mı yönetsin sorununu yeniden tartışmak anlamına gelir. Yöneticinin liyakati abartıldığında bu işin sonu krallığa kadar gider. Elitizm denilir buna. Halk eğer yönetilecekse daha elit insanlar yönetsin daha eğitimli kişiler yönetsin düşüncesine dayalıdır. Bu işin sonu yoktur. Devam ettirirsek; doktora eğitimli olsun, yabancı dili olsun gibi kriterler artınca demokrasiden uzaklaşmış oluruz. Burada mesele milletvekilliğini yapabilme kapasitesine sahip olmadır. Yeterli seviyede deneyim ve tecrübe birikimi olmasıdır. Yaş fazla önem arz etmez.
SEÇME VE SEÇİLME YAŞLARININ EŞİTLİĞİ
-Türkiye’de seçme yaşı 18. “18 yaşındaki bir vatandaş oy verebiliyorsa milletvekili de olabilir.” gibi bir bağıntı kurulabilir mi?
Hayır. Mantıksal olarak bu argûman doğruysa, tüm alanlar için uygulanmalıdır. Seçme ile seçilme arasında yaş olarak bir farkın gözetilmesi makul gerekçelere dayanır. Seçilme daha sorumluluk gerektiren bir şeydir. Aksine Türkiye’de halihazırda seçme yaşı 18 ise seçilme yaşının daha fazla olması gerekir. Ancak seçme ve seçilme yaşı paralel olarak düşürülebilecekse yani seçme yaşı 18’in altına indirilecekse, seçilme yaşı da buna paralel olarak 18 yaşına düşürülebilir. Yani yöneten ile yönetilen aynı yaş seviyesinde olmamalıdır. Yöneten her zaman daha fazla birikime sahip olmalıdır. Bu olay bu şekilde değerlendirilmelidir.
ÖNERİNİN ARKA PLANI
-Peki sizce milletvekili seçilme yaşının 18’e indirilme önerisi hangi amaçla sunuldu?
Onu ben tam olarak bilemem ama işin içinde mutlaka siyasi bir amaç vardır. Kamuoyu yoklaması için olabilir. Halkın tepkisini ölçmek için de olabilir. Bunu tam olarak bilemeyiz. Bu soruya öneri kabul edilmeden kesin olarak cevap vermek mümkün değildir. Soruyu, öneren kimse ona sormak lazım. Sorulduğunda doğru cevap gelir mi onu da bilemeyiz. Belki de 12 Eylül’ün getirdiği olumsuz manzarayı düzeltmektir. Sonuç olarak madde tam olarak kesinleşmeden bir şey söylemek doğru değil.
TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN DEĞİŞİMLER
-Milletvekili seçilme yaşı 18’e inerse Türkiye’de neler değişir?
Bence hiç bir şey değişmez. Kısa vadede dünyanın hiçbir yerinde bir şeyi değiştiremeyiz. Başka şeyler de değişirse belki birtakım değişimler söz konusu olabilir. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, insan bir organın yeterliliği ile sağlıklı olmaz. Sağlık diğer tüm organların kendi fonksiyonlarını yeterli sağlamasıyla meydana gelen sıhhat olgusudur. Yani sadece bir organın sağlıklı çalışması, genel sağlık açısından çok fazla önem arz etmez. En azından kısa vadede hiçbir şey değişmez. Türkiye’nin demokrasi sorunu belki onlarca yılın getirdiği, onlarca alana yayılmış bir sorundur. Mesela, darbe anayasası hala geçerliliğini korurken ve Türkiye’nin önemli kurumları, darbeci mantıkla işletilirken, 18 yaş konusuna takılıp kalmak, demokrasiyi yaşatan iklimden bihaber olmak demektir.
ASKERLERİN OY KULLANMASI
-Milletvekili seçilme yaşı ile birlikte gündeme gelen er ve erbaşların askerdeyken oy kullanabilmelerini sağlamaya yönelik yapılan çalışmaları doğru buluyor musunuz?
Bence o doğru. Demokrasinin ilkelerinden birisi de genel oydur. 1 milyona yakın bir kitlenin oy kullanmaması, olgun demokrasiyle bağdaşmaz. Şimdiye kadar askerlerin oy kullanamaması tarihsel bir realiteye dayanıyor kuşkusuz. İttihat ve Terakkide askerlerin siyasete karışmalarının çok fena sonuçları hala hafızalarda canlılığını korumaktadır. Balkan Savaşları vs. neredeyse İttihat ve Terakki’nin siyasete bolca karışma sevdası Türk’lerin yurtsuz kalmasını sonuç verecek kadar hazindir. Ancak, ifrat tefriti doğurmuş; daha sonra da asker, oy kullanamayacak derecede siyasetten uzak tutulmaya çalışılmıştır. Ne tuhaftır ki askerler oy kullanmadığı zaman daha çok politize olmuşlardır. Darbe yapmayı kendilerine hak görecek kadar askerler siyasetin içinde kalmışlardır. Kamu hizmetinin aksatılmasından endişe ediliyorsa, bu hizmeti sadece askerler sunmuyorlar ki. Kamu hizmeti yapıyorlar diye öğretmenlerin, hatta askerlerle aynı içerikte görev yapan polislerin de oy kullanmaması gerekir. Türkiye’de gizli oy ilkesi geçerli. Gizli oy durumunda niçin asker politize olsun ki? Kullandığım oyu kimse bilmiyorsa ben verdiğim kararı yansıtabilmeliyim. Yurtdışında ülkeyle çokta ilgisi olmayan kişiler oy kullanabiliyorsa eğer, yönetimden etkilenen askerin de, mahkûmların da oy kullanması gerekir. Amerika’da uzaydan bile oy kullanabiliyorlar. Bu da onların simgesel açıdan demokrasiye ne kadar önem verdiklerini gösterir. Demokraside genel oy ilkesi uygulanır. Bu ilke kişinin oy vermesine engeli olmayan (yaş gibi) herkesin oy kullanabilmesini gerektirir. Eğer er ve erbaşlar oy kullanamazsa genel oy ilkesinden uzaklaşmış oluruz.
*Yrd. Doç. Dr. Şükrü NİŞANCI Kimdir? İstanbul üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu (1991). Sakarya Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi alanında doktora yaptı(2000). “Sivil İtirazın Teorik Temelleri ve Meşruiyet Meselesi” konulu doktora tezini yazdı. Birçok kitap ve dergide yazılarını yayınladı. Atatürk Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.
Türkiye’de Girişimcilik ve Gençlerin İstihdam Sorunu
Türkiye’de Girişimcilik ve Gençlerin İstihdam Sorunu (Röportaj)
Genç Müsiad Trabzon şubesi başkanı Mustafa Albayrak:"Girişimcilik bir süreçtir. Bu sürecin sadece bir kısmında bulunmak kişiyi girişimci yapmaz. Girişimci olmak için süreci tamamlamak gerekir."
Röportaj: Gülnur ÜLKER
Türkiye’nin demografisine baktığımızda %16,6’sını genç nüfus oluşturuyor. Bilinen bir gerçek var ki o da şudur: Avrupa’nın en genç nüfusuna sahip ülkesi Türkiye’dir. Genç nüfus, ülkesine üretkenlik, yaratıcılık aynı zamanda enerjik, ataklık yani bir dinamo görevi gördüğü için üzerinde durulması gereken en önemli konuların başında geliyor. Çünkü, ülkelerdeki genç nüfus sayısının fazla olması demek istihdam edilmeyi bekleyen genç sayısının fazla olduğu anlamına geliyor. Bu da ciddi problemleri beraberinde getiriyor. Türkiye’nin sahip olduğu genç nüfusu, kendisi de aynı zamanda genç bir girişimci olan Genç Müsiad Trabzon şubesi başkanı Mustafa Albayrak ile “Türkiye’de Girişimcilik ve Genlerin İstihdam Sorunu” çatısı altında değerlendirdik. Kendisi bu konuda gençlerimize ayna olacak mahiyette tecrübeleriyle ışık tuttu. Bu yüzden kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum.
Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için size bir kez daha teşekkür ederim. İş hayatına erken yaşta atıldınız. Şirketinizi kurup kendi işinizin patronu oldunuz. Yani genç bir girişimcisiniz. Gençlere örnek teşkil etmesi açısından iş hayatınızdaki serüveninizden biraz bahseder misiniz?
Ben sizlere genç iş adamlarına böyle bir fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Genç iş adamları bütçe ve birikim olarak haliyle büyük iş adamlarının gerisinde kalıyor. Fakat bizlerin de bilgi ve birikimlerimizden faydalanılması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta dünya değişiyor Türkiye değişiyor her yönden yenileniyoruz. Bunun için bizler yenilenen sürecin öncüleriyiz. Evet genç bir girişimciyim ve iş hayatına baya erken yaşta atıldım. KTÜ Jeoloji Mühendisliğinden 2008 yılında mezun olduktan sonra her mezun gibi iş arayışına başladım. Ancak özel sektörde hiç çalışmadan kendi işimi kurdum ve halihazırda kendi işime devam etmekteyim. 2007 yılında mezun olduktan sonra Albayrak Mühendislik Firması’nı kurdum. Bu kararı nasıl aldınız diye soracak olursanız şöyle anlatayım: Her insanın yaşamında bir dönüm noktası vardır ya benim dönüm noktam da eniştem oldu. Bir akşam otururken sohbet esnasında eniştem “boşuna iş arayıp geleceğini ipotek altına alma” dedi. Önce şaşırdım sonra nasıl yani dedim, eniştem ‘’bir yerlerde çalışabilirsin çokta paralara kazanabilirsin ama bir yanın hep eksik kalır. Kendi işini kurarsan başlangıçta belki az kazanırsın ama işini büyütürsen yanında çalıştıracağın kişilere iş imkanı sağlamakla hem devletine faydan olur hem de eksik kalan yanını tamamlarsın’’ dedi. Eniştemin bu sözleri ile iş hayatına atıldım, insan kendi içindeki cevherin farkına varmayabilir ama başkaları o farkındalığı size hissettirir.
Tabiri caizse iş tecrübemi iş sahasında bizzat kendi üstlendiğim işlerde kendi işimin başında yaşadım. Kolay bir durum olmasa da zoru başarmak her zaman ilgimi çeken bir olgu olduğundan kendime olan güvenim ile bilgimi birleştirerek başarılı olacağıma her zaman inandım. Tabi zorluklar da yaşadım piyasanın güvenini kazanmak bir girişimci için en büyük zorluk. Diğer zorluklara gelince onlar devede kulak kalır misali. Tabuları yıktık. Gençliğin vermiş olduğu aktiflik bizleri başarıya ulaştırmaya devam ediyor.
Genç bir girişimci olarak gençlere kendiniz gibi girişimciliği mi tavsiye edersiniz? Yoksa mevcut olan işlere yerleşmelerini mi?
Gençlere girişimciliği her zaman tavsiye ederim, ancak genç kardeşlerimizin şu 3 temel ilkeyi muhakkak bilmeleri gerekiyor. Adımlarını da buna göre atmaları gerekiyor. Bunlardan birincisi önce neyi yapmak istediklerini iyi idrak etmeleri gerekir, yani ne istedikleri önemli. Önce hayallerini kursunlar sonrada peşinden koşsunlar hayalleri olmayanın karışık yollarda yollarını kaybetmeleri kaçınılmazdır. İnsan havada uçacak bir vasıtayı hayal etmeseydi bugün böyle bir nimet hizmetimizde olur muydu? İkincisi, girişimcilik sadece yüzeysel olarak bir işe girişmek değildir. Girişimcilik bir süreçtir. Düşünün sürekli iş değiştiren başarısız olan sonra yeniden farklı bir iş dalına atlayan kişi aslında girişimci değildir. Girişimciliği şu şekilde tavsiye ediyorum: Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle alt yapısını oluşturduktan sonra doğru işi yapmaktır girişimcilik. Bunun için illa herkes girişimci olacak diye bir kaide yok. Fırsatını bulan alt yapısını ve gerekli şartları oluşturan herkes girişimci olmalıdır. Girişimcilik konusunda yanlış anlaşılan ve bilinmesi gereken bir diğer husus da girişimcilik illa bir iş yeri açmak değildir. Büyük bir şirketin önemli bir mevkisinde başarılı olan kişiler de girişimcidir. Orada işe başlamak için başvuru yapan, işe girmek için hünerlerini sergileyen ve girişken olan bir kişi de girişimcidir. Girişimcilikte asıl amaç kardır. Dolayısıyla kar sağlanabilecek yeni bir işletme kurulmasını ya mevcut işlerde yer almalarını her genç arkadaşımıza tavsiye ediyorum.
Ülkemiz Avrupa’ya oranla daha genç nüfusa sahip. Bunun sonucunda Üniversitelerden mezun olan genç sayımız her yıl katlanarak artıyor. Gençlerimizin işsizlik konusunda kendi gelecekleri açısından haklı bir kaygıları var. Sizce de yeterince istihdam alanı mı yok? Yoksa gençlerimiz iş mi beğenmiyor? Bu konudaki düşünceniz nedir?
Haklısız. Genç nüfus oranımız fazla. Bu bize 2023 hedeflerinde bir dinamo görevi görecek en büyük argümandır. Avrupa’ya oranla daha kalabalık olduğumuz için mezun sayımız da onlara oranla haliyle fazla oluyor. Evet! Binlerce öğrenci mezun oluyor ve çoğu istihdam edilememiş. Fakat mevcut duruma meslek lisesi öğrencilerinin mezuniyet ve istihdam penceresinden baktığımızda ise mezun olan herkes iş buluyor hatta ihtiyacı karşılamıyor. Yani bu da bir şeylerin yanlış gittiğini gösteriyor. Ülkemizde üniversite mezunlarının sayısının artması güzel bir gelişmedir. Üniversite mezunlarının sayısının fazla olması az olmasından her zaman daha iyidir. İstihdam edilmede yaşanan sıkıntının hükümetle ya da devletle alakalı bir problem olduğunu düşünmüyorum. Asıl sıkıntı toplumda yani ailelerimizin bu duruma olan yanlış bakış açılarından kaynaklandığını dolayısıyla da çocuklarını yanlış yönlendirmelerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yani herkes çocuğum kaymakam olsun ister ya da avukat, mühendis, doktor… Ama unutulan kısım herkesin yeteneği ve yatkınlığı farklıdır. Türkçe öğretmeni olacak çocuğumuzu inşaat mühendisi yapmaya kalkarsak hayal kırıklığı yaşarız. Liseyi bitirmekte zorlanan ya da meslek lisesine gitmesi gereken çocuğumuzu İİBF bölümlerinde okumaya mecbur bırakırsak yanlış yaparız. Hepsini topladığımızda eşittir istihdam sorunu ortaya çıkar. Bir tarafta büyük bir ihtiyaç varken Diğer tarafta büyük bir fazlalık oluşur. Türkiye’nin eskiden kalma kötü bir alışkanlığı var ya çocuğum Devlet memuru olsun zihniyeti, hem bu devletin hem de ailelerin gençlerimiz üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Devlet zamanında siyasi çıkarlar uğruna memur alımları yaparak insanları memurluğa özendirmiştir. Devletimiz de, milletimiz de herkes memur olursa devlet kime hizmet edecek felsefesini çözememiştir. Sonuçta devlet herkesi istihdam edecek diye bir kaide yok. Tabi ki de herkesin iş sahibi olması ve gelirinin yüksek olması sosyal devletin bir görevidir ödevidir. Fakat mecburiyeti değildir diye düşünüyorum. Mesela benim işletmemin kapasitesi bellidir. Ben mevut kapasitenin iki katı personel çalıştırırsam işletmenin ömrü kısalır ve belli bir süre sonra batar.
Dünyadaki küresel girişimcilik kültürü ile Türkiye’deki girişimcilik kültürünü mukayese edersek Türkiye’yi bu açıdan nasıl değerlendirirsiniz? Eksiklerimiz var mı? Varsa nelerdir?
Türkiye ile Küresel Dünyayı kıyasladığımız zaman elbette eksiklerimiz vardır. Tabi bunu ekonominin büyüklüğü, siyasi istikrar ve devletin girişimciye bakış açısıyla değerlendirmek gerekir. Aslında bizlerde küresel girişimcilik kültürünün bir parçasıyız. Küresel girişimcilik çok uluslu firmaların artması ile birlikte gelişmeye devam ediyor. Bizim gibi yerel düzeyde faaliyet gösteren işletmelere uzak bir kavram küresel girişimcilik. Dünyadaki küresel girişimcilik kültürü ile Türkiye’deki girişimcilik kültürünü karşılaştıracak olursak bizler çok daha gerideyiz. Çünkü ülkemizde “hep benim kontrolümde olsun” , “ben yapayım” , “ben yaptım” gibi düşünceler var. Bu düşünceler küresel anlamda girişimcilik kültürünün ülkemizde geri kalmasına neden oluyor. Küresel girişimciliğin temelinde ise ortak amaç etrafında toplanan büyük işletmeler var. Herkes kendine düşen görevi yapıyor ve sonunda payını alıyor. Bu işletmeler arasında ülkemizde bulunan birçok işletme yerini almış durumda ve gayette başarılı çalışmalar yapıyorlar. Amaç dünyadaki pastadan paylarını dengeli ve daha az maliyetle almak. Bizler bunu yerelde MÜSİAD olarak başarmak için çalışmalar yapıyoruz. İlk adımımızı da attık. Trabzon’un yerel iş adamları ile birlikte 50 ortaklı bir işletme kurduk. Tabi bu bir başlangıç. Birleşik girişimcilik kültürü her geçen gün artacaktır diye düşünüyorum.
Ülkemizde girişimcilik konusunda eksik olduğumuz alanlara baktığımız zaman, silah sanayi, elektronik cihazların üretimi sanayisi, otomobil sanayisi en fazla eksik olduğumuz konuların başında geliyor. Bu alanlarda ciddi bir eksikliğimiz olduğu için ülkemiz açısından da hoş olmayan durumlar ortaya çıkıyor. Örneğin biz bir gemi narenciye ihraç ediyoruz 50.000 $ girdi sağlarken Çin’den veya diğer ülkelerden bir konteynır elektronik cihaz ithal ettiğimizde 200.000 $ dolar çıktı oluyor. Bu da beraberinde cari açığı neden olurken ekonomik verileri olumsuz etkiliyor. Durumu özetleyecek olursak eksik olduğumuz hususlarda üretim yapabileceğimiz ürünlerle ilgili Devlet teşviki, Arge destekleri gibi desteklerinin bürokrasiye takılmadan Devlet denetimi ile girişimcilerimize ulaşmasında çok büyük yarar olacağı kanısındayım, hem bürokrasiyi hem de rakiplerinizi yenmek zorundasınız buda bizim işimizi zorlaştırıyor.
Devletin girişimcilere verdiği destekler sizce yeterli mi?
Devletin girişimcilere verdiği destekler yeterlidir desem olmaz çünkü, bir işletmeci yatırımcı her zaman daha fazla destek ister. Ancak şunu kesin söyleyebilirim. Ülkemizde girişimcilere verilen destekler yetersiz değildir. Bunun en belirgin örnekleri bölgelerde kurulan Kalkınma Ajanslarıdır, KOSGEB’dir, Ticaret ve Sanayi Odalarının çalışmalarıdır, Esnaf Odaları’nın çalışmalarıdır. Örnekler arttırılabilir. Girişimcilik yanlış anlaşıldığı için girişimciye verilen destek konuya biraz daha uzak kesimler tarafından yetersiz görülüyor tabi. Vatandaşlara girişimcilere verilen destek yeterli midir? diye sorduğunuzda aklına direk mahallesindeki bir işsiz gence destek var mıdır diye düşünüyor. Şunu söylemek isterim boş gezen adam girişimci değildir. Girişimcilik bir süreçtir. Bu sürecin sadece bir kısmında bulunmak kişiyi girişimci yapmaz. Girişimci olmak için süreci tamamlamak gerekir.
Şunu da belirtmem de fayda olacaktır. Ülkemize girişimcilere verilen desteklerden ziyade bu desteklere ulaşma konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Yani bürokrasi yetersiz, mühür bende Süleyman benim anlayışı ile çalışan bir bürokrasi kimseye bir fayda sağlamaz. Karşılaştığımız en önemli zorluklar kraldan çok kralcı olan bürokrasidir.
Mesela Türkiye’de veya dünyada yapılan önemli projeler var. Bu projeler için dışarıdan hizmet ithali yapılıyor. Tamam! Bunu bir kere yaparsınız ama ikinci bir kez yapılması bana göre en büyük eksikliği içinde barındırıyor. Örnek verecek olursak İstanbul tüp geçit projesini gerçekleştiren firma yabancı. O proje için gerekli bütün Mühendislik alanlarında özel sektöründe bu projelere müdahil olmasını sağlayarak artık bu hizmeti üreten bir girişimci topluluğu yaratırken bu hizmeti ithal eden değil ihraç eden konumuna gelebilirsiniz. Kalkınmanın anahtarı üretmekse yeter ki bize o kapıyı gösterin biz o kilidi açarız.
Girişimcilik denince akla hep erkek kesim gelir. Ülkemizde bayanların kendi işini kurma konusunda fazla becerikli olmadığı önyargısı vardır. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Kadın girişimciliğin ülkemiz açısından önemi nedir?
Kadınların becerisi olmadığı ön yargısına katılmıyorum. Girişimciliğin cinsiyeti olmaz. Bizim için çok önemli bir değerdir, ancak kadınların ön plana çıkamamalarında topluma yerleşmiş yanlış bir algı var. ”Kadınsın anlamazsın” gibi. Bu yüzden girişimcilik denince akla hep erkek kesimin gelmesi girişimcilik kültürünün henüz olgunlaşmamış olduğunu gösterir. Tabi toplumda bayanlardan beklentiler farklı olduğu için ya da geleneksel olarak bayanları evinin kadını olarak kabul edildiği için girişimcilik konusunda da başarısız olabilme ihtimalleri daha fazla olur diye düşünülüyor. Tabi bu yanlış bir düşüncedir. Bu sorun sadece erkeklerin sorunu değil toplumun sorunudur. Kadın girişimciliğin ülkemiz açısından önemi vardır. Ev yaşantımızda kadının önemi ne ise ülkemizde de kadın girişimciliğin önemi o kadar fazladır. Bu nedenle kadın girişimcilerimiz desteklenmelidir. Çünkü potansiyel bir enerji bekletilmektense ülke ekonomisine katılması ülkemiz için ciddi bir başarı olur. Yine aynı konuya geleceğiz. Her kadın girişimci değildir. Keza her genç ya da her adam da girişimci değildir. Girişmekle girişimcilik farklı şeylerdir. Girişimcilik bir algılama ve ileri görme sanatıdır, bu da kadınların en belirgin özelliğidir. Kadınlara son zamanlarda verilen desteklerle de devlet tarafından önlerinin açıldığı kanaatindeyim. Örnek verecek olursak kuyumculuk sektöründe Trabzon seti Türkiye ve Dünyada bir marka haline gelmiştir. Bunda kadın girişimcilerin payı oldukça yüksektir.
Genç nüfusa sahip ülkeler ekonomide daha avantajlıdır. Yeni fikirlere açık, yaratıcı, enerjik ve dinamik gençler ekonomiyi pozitif yönde etkiler. Türkiye’yi bu açıdan değerlendirdiğimiz zaman şanslı olmasına rağmen ciddi bir girişimcilik ve işsizlik sorunu var. Sizce bunun sebebi nedir?
Genç nüfusa sahip ülkelerde potansiyel dolayısıyla etkin kullanıldığında ülke ekonomisine katkısı daha fazla olur. Türkiye’yi bu açıdan değerlendirecek olursak evet genç nüfusumuz fazladır. Potansiyel olarak üretim gücümüz de fazladır. Potansiyel üretim gücümüzü kullanamadığımız için avantajlı olduğumuz halde başarılı olamıyoruz. Ülkemizde ciddi bir işsizlik sorunu olduğu kesin ama olayı diğer yönüyle de düşünmekte fayda var Ülkemizde kalifiye insan sorunu var. Yine daha önce değerlendirdiğimiz gibi kaporta üretecek birini sen işletmeci yaparsan olmaz. Motor üretebilecek kişi farklı bir alanda çalışırsa olmaz. İnşaat mühendisi olacak kişi polis olursa olmaz. Madenlerde bu çoktur maden çavuşları vardır belki de ilkokul bile okumamış ama okur yazar maden mühendisinden çok daha iyi işe hakim oldukları muhabbet esnasında konuşulur. Yani şunu anlatmaya çalışıyorum diplomayı koy madene sana yol göstersin değil kalifiye olmak önemli. Zaten üniversiteden sonra öğrencilerin hep mezun oldukları alanların dışında işler yaptıkları gerçeği bunun en belirgin örneğidir. Yani bir yandan işsizlik varken öte yandan kalifiyeli insan sorunu yaşıyoruz. İşsizlik sorunu sadece bir istihdam yetersizliği meselesi değildir. Yanlış tercihler de işsizlik sorunun kaynağı olabilir iş beğenmemek de istihdam edilememekte. Bunların hepsinin toplamının adı işsizlik sorunudur.
Aslında bunun temelinde okullardaki ezbere dayalı eğitim sisteminden kaynaklandığını düşünüyorum. Buna değinmeden geçmek olmazdı. Okullarımızda verilen ezberci sistem öğrencilerimizi bir şeyleri düşünerek yapmalarını analiz ederek hareket etmelerini ya da doğru karar vermelerini olumsuz etkiliyor. Bu maalesef normal yaşamlarını da yansıyor. Aldıkları kararları, attıkları adımlarda başarısız olmalarına sebep oluyor. Bizde pratik yok, genç fidanları hep ezberci bir algıyla yetiştiriyoruz. Verilen eğitimlerin sahada verilmesi halinde pratik ve teorinin birleştirerek daha bilgili ve tecrübeli insan yetiştirebiliriz.
Ülkemizdeki genç nüfusu Türkiye’nin kalkınması açısından güçlü bir potansiyel olarak görüyor musunuz?
Tabi ki genç bir nüfusa sahip olmamız önemli ama bu nüfusu yönlendirmekte bir o kadar önemli. Genç nüfusumuzu ihtiyacımız olan her alanda eğitmez isek bize çokta bir faydası olmaz. Önemli olan her alandaki insan ihtiyacımızı karşılayacak beyinler yetiştirmek. Bugün Avrupa Birliğine alınmıyorsak bunun en önemli nedeni genç nüfusumuz değil midir? Birileri bu nüfusu kendileri için risk görüyorsa o zaman bu bizim için bir avantajdır. Bunun bilinciyle eğitimde, iş hayatında iş ahlakından sonra dikkat etmemiz gereken önemli hususun “hangi işi yaparsan yap tam ve eksiksiz yap” olmalıdır. Çünkü tam yapılmayan bir iş kalitesiz bir üretim olarak size geri döner yani size itibar kaybettirir. Eksiksiz yapılan bir iş ise size hem itibar hem de saygı kazandırır. Bu denklemin sonucunda siz de Devletiniz de kazanır.
Son olarak ülkemizdeki gençlere bu vesile ile neler söylemek istersiniz? Onlara tavsiyeleriniz nedir?
Gençler bizim geleceğimizdir. Öncelikle çok okumalarını, araştırmalarını gerçekleri öğrenmek için çaba sarf etmelerini tavsiye ediyorum. Yönlendirilenden çok doğruya ulaşıp kendilerini yönlendirsinler. Hangi işi yaparlarsa yapsınlar her zaman en iyi olmak için çalışırlarsa hem onlar için hem de ülkemiz için en hayırlısı olacağını düşünüyorum. Gençlere tavsiyem; herkes girişimi değildir ve de olmaz. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle alt yapısını oluşturduktan sonra doğru işi yapmak için mücadele edin. Aksine boşuna emek harcamış olursunuz. Elinizdeki imkanları etkin kullanın. İllaki kendi işletmeniz olacak diye bir kaide yok. Girişimci iseniz bir iş adamının yanında ya da farklı işletmelerde girişimcilik ruhunuzla bulunduğunuz yeri başarıya ulaştırıp belki de daha fazla kazanırsınız. En azından riskiniz az olur. Tabi girişimciliğin önemli bir boyutu da risk almaktır. Fakat ben büyük kaybetmektense küçük küçük kazanmayı tavsiye ederim. Zaten riski sonucuna katlanabilecek cesareti ve imkanı olanlar alabilir. Herkes risk alamaz. Gençler olarak ülkemize her konuda katkı sağlamalıyız. Özellikle devletimizin bekası için bu süreçlerde faydalı işler yapmalı nerede olduğumuzun bilincinde olmalıyız. Hiç bir zaman geldiğimiz yeri unutmamalıyız. Ticaretimizi ahlaklı bir şekilde sürdürmeliyiz. Hep benim olsun dememeli paylaşmayı da bilmeliyiz. Gençler ülkemizin geleceği ve garantisidir. Bu bilinç ile hareket ederek milletimize ve devletimize faydalı bireyler olarak yapabileceğimizin her zaman en iyisini yapmalıyız. Yerli üretimle daha fazla üretmeli daha fazla ihraç etmeli daha fazla satmalıyız. Bana bu şansı tanıdığınız için sizlere ve derginize çok teşekkür ediyorum. Bilimsel olarak yayın hayatınızda başarılar diliyorum.
Mustafa Albayrak: 01.01.1984 yılı Trabzon Yomra ilçesinde doğdu. 2003 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Jeoloji bölümünü kazanıp 2007 yılında mezun oldu. Mezun olduğu yıl Albayrak Mühendislik firmasını kurdu. 2009 yılında BORMA Yapı İnşaat firmasını kurup 2011 yılında ise bu sektörden ayrıldı. 2010 yılında 9 ortaklı Mim Gayrimenkul Değerler A.Ş şirketini kurup, 2011 yılı sonunda şirketteki hisselerini devredip ayrıldı. Aynı zamanda 2009-2013 yılları arasında Genç Müsiad’da yöneticilik yaptı. Hemen akabinde 2014 yılında Genç Müsiad Trabzon Şubesi başkanlık görevini devraldı. Hâlihazırda Başkanlık görevine ve Albayrak Mühendislik firmasındaki işine devam etmektedir.
Sunday, 30 November 2014
YENİDEN BAŞLADI
Kör, topal ilerliyor Galatasaray…
Dünya futbol literatüründe olamayacak bir şekilde eksi averajla lider…
Oynanan futbola methiye düzecek halimiz yok.
Galatasaray galibiyeti hak etti diyecek halimiz de yok.
Ama bu galibiyetin sezonun en önemli galibiyeti olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.
Birincisi, Hamza Hoca’ya önemli bir kredi verildi bu galibiyetle…
İkincisi, takım kendini toparlamak için zaman kazandı, kalitesi vasat bu ligde…
Galatasaray’ı eleştirirken federasyonu da unutmamak lazım.
Galatasaray’ın şampiyonluk yarışı verdiği rakiplerindenFenerbahçe, son başlama vuruşundan tam 144 saat sonra maça çıkacak ligde.
Avrupa Ligi’nde maç yapan Beşiktaş 90, Trabzonspor ise 94 saat sonra sahne alacak.
Galatasaray’ın Anderlecht maçı ile Türkiye’nin en uzak deplasmanlarından biri olan Gaziantep maçının başlama vuruşu arasında ise sadece 69 saat var.
Ne diyelim; müthiş bir planlama örneği resmen…
Maç başlamadan hemen önce twitter.com/iskenderbaydaradresinden bir tweet atmış ve sadece “Yeniden başlasın” yazmıştım.
Bu maç öyle bir maçtı.
Alınacak bir 3 puanın her şeyden daha önemli olduğu bir maçtı.
Galibiyet golünün, Galatasaray formasıyla çıktığı 100’üncü maçında 57’nci golünü atan Burak’tangelmesi de ayrıca önemli.
Şimdi, yaraları sarma zamanı.
Şimdi, Muslera gibi direnme zamanı.
Şimdi, yeniden bu takıma inanma zamanı.
Biliyorum, sahadaki performansa bakınca inanmamak daha mantıklı.
Ama mantığımızın sesini dinlesek hiç aşık olmazdık zaten…
eşref-i mahlukatın atmadığı taş
Çok saçma düşünüyor olabilirim fakat sevmek demek o bilinen klasik bir olmak yek olmak gibi gelmiyor bana. Ya da o yek olma hali fiziksel bir anlayıştan ziyade çok derinlerde başka bir anlamı olmalı gibi hissediyorum.
Pek çok şey gibi zamanla, özveriyle ve biraz da şansla ulaşılabilecek her kavramı, manayı olduğu yerden alıp çok aşağılara çekiyoruz. Bu davranışın kısır döngüye dönüşmesinin sebebi ise hani bir işin hamallık diye tabir edilen biçimde güç sarf edip onu ''tatlı yorgunluk'' yapan sonunda hayalindeki şeyin olmasıdır ya. Her şeyi alıp evirip çevirip tatsız bir kısır döngü yapan şey emeksiz güzellik beklemek alışkanlığı. Aslında biraz daha genelden bakmaya çalışınca demek istediğimin ama tam ifade edemediğim şey için ''sevmek'' denilen olgu bile dar kalıyor. Kesinlikle karşı cinse duyulan bir hoşlantı, hayranlık, aşk da değil mevzu.
Çokça içimde hissedip, bir damla yazıyla ifade etmeye çalıştığım şey insanın insana dokunabilmesi, ulaşabilmesi... Birbirinde kendinde olmayan bir şeyi bulmak, onları değiş tokuş yapmak. Zıttıyla tamamlanmak. Hep eksik bir şey var diye şu yeryüzünde dolanıp durduğumuz mevzu yoksa başka ne ola ki?
Şu iletişim-ulaşım çağında birbirine çok uzak olmak ironisini de hak etmiş olmalıyız ki insanın insanı keşfetmesi yerine ottan boktan şeyleri icat etmekle uğraşıyor.
Mesele insanoğlunun kendi matah bir şey sanması durumu da değil. Keşfetmek! Sen bunu büyüyen bir çocukta bulursun, ben yarda bulurum, diğeri yarende bulur. Ama bulur. Görmesini bilene.
Yahu işte tam şey yapamıyorum da birbirinde standart bir hissiyatın üzerinde sanki yıllardır beklediği bir hissi uyandırmak gibi bir şey. Böyle yazınca ''Hollywood Etkisi'' denilen hadise gibi canlanıyor ama o hiç değil.
Bir göle taş atmak gibi ama o taşın yüzeyde görülen etkisinin uzunca zaman derinlerde devam etmesi gibi.
İşte hep gibi gibi. Tarifi zor hatta yok.
Bir yanda da çok ütopik.
En olmadı bunu ütopik gösteren, kendimizi bildik bileli sistemin bizi normalleştirme adı altında hissizleştirdiği, düzleştirdiği bu halimizi kabul etmek de olabilir. (her neyse konu zaten anlaşılmazken bir de sistemden dem vurma yönünde budaklanmasına hiç ihtiyacı yok)
Bilmiyorum kulağımı bir acayip yollardan tutma eğiliminde miyim ama bildiğim tek şey burada neyi anlatmak istediğim ama nasıl anlatamamış olduğum!
Bir yere bağlamayacağım, telaş yapma. Nasıl giriş yapmayıp orta yerinden daldıysam mevzuya yine aynı hızla çıkıyorum.
Böyle bir şeyler.
http://yaygaradefteri.blogspot.com.tr
AA yılın fotoğraflarını oylamaya sunuyor
AA yılın fotoğraflarını oylamaya sunuyor
30 Kasım 2014 11:25 (Son güncelleme 30 Kasım 2014 12:07)
Anadolu Ajansı, 2014'e damga vuran olaylara ait fotoğraflarını oylamaya sunuyor. Haber ve yaşam kategorilerindeki 22 kare seçkin fotoğraf yarın oylanmaya başlanacak.
ANKARA
Anadolu Ajansı, 2014'e damga vuran olaylara ait fotoğraflarını oylamaya sunuyor. Oylama sonucunda, AA foto muhabirlerinin Türkiye ve dünya gündemini etkileyen en önemli fotoğrafları arasından yılın fotoğrafı seçilecek.
100. Yıl Vizyonu kapsamında yurtdışı ağını genişleten AA'nın, ilk kez 2012'de düzenlediği "Yılın Fotoğrafları" oylamasında, bu yıl da Türkiye'nin yanı sıra Suriye, Mısır, Filistin, Endonezya, Pakistan, Sierra Leone, ABD, Güney Amerika gibi dünyanın farklı coğrafyalarından haber ve yaşam kategorilerindeki 22 kare seçkin fotoğraf, tüm dünyada 3 dilde altyazı ile oylamaya sunulacak.
AA fotoğraf editörlerince belirlenen ve her ay yapılan Ayın Fotoğrafı Oylaması'nda birinci olan fotoğrafların yer aldığı seçkide, aralarında Time, Washington Post, New York Times, The Guardian, The Telegraph,Huffington Post, Paris Match gibi dünya medyasının önemli yayın organlarında yankı uyandıran çatışma, doğal afet, siyaset, spor, yaşam gibi çeşitli konularda fotoğraflar yer alıyor.
"Yılın Fotoğrafları", www.aa.com.tr adresi üzerinden yarın oylanmaya başlanacak.
Yıl boyunca her ay seçilen en iyi fotoğraflar Türkçe, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde altyazı ile bütün dünyada oylamaya açık olacak.
Oylama sonucunda, AA foto muhabirlerinin Türkiye ve dünya gündemini etkileyen en önemli fotoğrafları arasından yılın fotoğrafı seçilecek.
Muhabir: Yıldız Seçil Aktaş
Subscribe to:
Posts (Atom)
Bir Makale
The International New Issues In SOcial Sciences
Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme
Remziye Gül Yurt
Sağlık Bakanlığı
rgulyurt@gmail.com
Orcid : 0000-0003-3076-3423
Year
: 2025
Number : 13
Volume : 2
pp
: 279-306
Makalenin Geliş Tarihi
Kabul Tarihi
Makalenin Türü
Doi
: 08/12/2025
: 24/12/2025
: Araştırma makalesi
: https://zenodo.org/records/18044127
İntihal/Plagiarism: Bu makale, en az iki hakem tarafından incelenmiş, telif devir
belgesi ve intihal içermediğine ilişkin rapor ve gerekliyse Etik Kurulu Raporu sisteme
yüklenmiştir. / This article was reviewed by at least two referees, a copyright transfer
document and a report indicating that it does not contain plagiarism and, if necessary,
the Ethics Committee Report were uploaded to the system.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri:
Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme
Remziye Gül YURT
Öz
Son yıllarda boşanma oranlarındaki artış, evlilik oranlarındaki belirgin düşüş aile
yapısına yönelik kaygıların oluşmasına yol açmaktadır. Bu kaygılar, özellikle aile içi
bağların çözülmesi, aile yapısının erozyona uğraması ekseninde yoğunlaşmaktadır.
Aile yapısındaki dönüşümlerin dijital çağın dinamikleriyle ilişkili olduğuna dair
yaklaşımlar yaygınlaşırken, dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz etme
hızı da dikkat çekici biçimde artmaktadır.
Bu makale, dijital çağın aile içi ilişkilere etkisini analiz etmek amacıyla kaleme
alınmıştır. Bu doğrultuda dijital çağda aile, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi
kavramlara ilişkin literatür nitel araştırma yöntemi kullanılarak incelenmiştir.
Literatürdeki bulgular, aile yapısındaki çözülmenin ve aile içi ilişkilerdeki
zayıflamanın tarihsel olarak sanayileşme süreciyle hız kazandığını; ancak dijital
çağda yaygınlaşan dijital iletişim araçlarıyla bu dönüşümün çok daha ivmeli bir hâl
aldığını göstermektedir.
Bu çerçevede çalışma, ailenin temel işlevlerini, aile içi ilişkilerin bütünlüğünü dijital
çağın baş döndürücü yenilikleri karşısında koruyabilmek için “dijital
muhafazakârlık” kavramını önererek bu kavramın aile kurumu açısından sunduğu
imkânları değerlendirmektedir.
Anahtar kelimeler: Dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital
muhafazakârlık, dijital çağda aile ilişkileri.
Risks of Family Relationship Disintegration and Preservation Strategies in the
Digital Age: An Assessment within the Context of Digital Conservatism
Abstract
The increase in divorce rates and the significant decrease in marriage rates in recent
years have led to concerns about the family structure. These concerns are particularly
focused on the disintegration of intra-family ties and the erosion of the family
structure. While approaches suggesting that transformations in the family structure
are related to the dynamics of the digital age are becoming widespread, the speed at
which digital technologies permeate all areas of life is also increasing remarkably.
This article was written to analyze the impact of the digital age on intra-family
relationships. In this context, the literature on concepts such as family in the digital
age, digital addiction, and digital loneliness has been examined using a qualitative
research method. The findings in the literature show that the disintegration of the
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
280
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
family structure and the weakening of intra-family relationships historically
accelerated with the industrialization process; however, this transformation has
become much more rapid with the widespread use of digital communication tools in
the digital age. In this framework, the study proposes the concept of "digital
conservatism" to protect the basic functions of the family and the integrity of intra
family relationships in the face of the dizzying innovations of the digital age, and
evaluates the opportunities that this concept offers for the family institution.
Keywords: Digital age, digital addiction, digital loneliness, digital conservatism,
family relationships in the digital age.
1. Giriş
Dijital çağ, insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı, sınırsız
ve görünmez bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. Bu dönüşüm yalnızca
kamusal alanların değil, toplumun en kadim ve mahrem kurumu olan
ailenin de doğrudan etkilendiği bir dönüşüm sürecini ifade etmektedir. Bu
çağda gerçekleşen iletişim yöntemi bireyler arasındaki etkileşim biçimlerini
yeniden şekillendirmektedir. Dijital araçlarla gerçekleşen iletişimde bir
yandan mekânsal sınırlar ortadan kalkarken, aynı zamanda bireyler
arasında yeni mesafeler ortaya çıkmaktadır. Yüz yüze ilişkilerin yerini ekran
aracılığıyla gerçekleşen yeni bir gündelik hayat ve yaşam şekli almaktadır.
Dijital araçlarla şekillenen yeni iletişim yöntemleri hiç kuşkusuz aile içi
bireylerin iletişimlerini derinden etkilemektedir. Aile, bir yandan dijital
imkânların sağladığı olanaklardan faydalanırken diğer yandan yalnızlık,
iletişimsizlik ve değer aşınması gibi risklerle karşı karşıya kalmaktadır.
Dolayısıyla 21. yüzyıl, dijitalleşmenin aile yapısı üzerindeki etkilerinin çok
boyutlu biçimde tartışılmasını zorunlu kılan kritik bir dönem olarak öne
çıkmaktadır.
İletişim biçimlerinden kamu hizmetlerine, kültürel aktarım pratiklerinden
siyasal söylemlere kadar geniş bir etki alanına sahip olan dijital teknolojiler,
yalnızca teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda değerler, normlar ve
toplumsal yapılar üzerinde derin dönüşümler yaratan sosyolojik bir olgu
olarak karşımıza çıkmaktadır. Dijital platformlar ideolojilerin, kimliklerin ve
değer sistemlerinin üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve yeniden müzakere
edildiği başlıca alanlardan biri hâline gelmiştir. Dijitalleşmenin liberal,
popülist veya küreselci söylemlerle ilişkisi yoğun biçimde tartışılırken,
muhafazakâr değerlerin dijital çağda nasıl konumlandığı meselesi görece
sınırlı bir alan olarak kalmıştır. Bu dönüşüm süreci, özellikle muhafazakâr
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
281
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
düşünce açısından dijital çağda değerlerin nasıl korunacağı, yeniden
üretileceği ve aktarılacağı sorularını gündeme getirmektedir.
Dijitalleşmenin hayatın her alanına hızla nüfuz etmesi bu teknolojilere
yönelik eleştirel yaklaşımların giderek artmasına yol açmaktadır.
Dijitalleşmeye yönelik eleştirilerin kümelendiği konular ahlaki aşınma,
kültürel çözülme ve toplumsal yabancılaşma ile ilişkilendirmektedir. Bu
teknolojilerden korunmanın çözümünü dijital alanın dışında kalmak olarak
kurgulamak ve dijital mecraların sunduğu imkânları göz ardı etmek faydalı
bir yaklaşım değildir. Her yenilik gibi dijital teknolojiler de hem fayda hem
de riskleri eş zamanlı olarak barındırmaktadır. Bu bağlamda, dijital
teknolojilerin olumsuz yönlerine odaklanmak, bu teknolojilerin sunduğu
çok yönlü imkânları göz ardı etmek anlamına gelecektir. Oysa dijital
platformlar, bilinçli ve stratejik biçimde kullanıldığında, kültürel ve ahlaki
değerlerin görünür kılınması, aktarılması ve sürekliliğinin sağlanması
açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu bakış açısından hareketle makale
“dijital muhafazakârlık” kavramını tartışmaya açarak bireylerin
dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı değer
temelli bir üretim ve mücadele sahası olarak ele alan bir yaklaşımın önemini
savunmaktadır.
Uluslararası literatürde dijital muhafazakârlık kavramının özellikle Rusya
bağlamında tartışmaya açıldığı görülmektedir. Eurasia 2.0: Russian
Geopolitics in the Age of New Media adlı çalışmada dijital muhafazakârlık
vatanseverlik, ulusal kimlik ve tarihsel hafızanın yeni medya aracılığıyla
yeniden çerçevelenmesi bağlamında ele alınmakta; dijital platformlar,
değerlerin aşındığı alanlar olmaktan ziyade ideolojik ve kültürel sürekliliğin
sağlandığı stratejik mecralar olarak değerlendirilmektedir. Bunun yanı sıra
Elena Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan
makale dijital dönüşüm çağında muhafazakâr hukuki düşüncenin, kamu
sistemlerinin dijitalleşme süreçlerini etik, ahlaki ve sosyo-normatif
düzenlemelerle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu
çalışmalar, dijital muhafazakârlığın dijital teknolojilere karşı bir mesafe
koyma tutumundan ziyade, dijital alanı değerlerin korunması ve yeniden
inşası için stratejik bir zemin olarak konumlandırdığını ortaya koymaktadır.
Türkiye bağlamında ise dijital muhafazakârlık kavramının henüz sistematik
bir çerçeveye oturtulmadığı görülmektedir. Türkiye’de yazın alanında
dijitalleşme ile ilgili ele alınan çalışmalar çoğu zaman kültürel yozlaşma,
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
282
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
ahlaki erozyon veya dijital bağımlılık ekseninde tartışılmakta; dijital alanın
değerleri koruyucu ve yeniden üretici bir potansiyel taşıyabileceği yeterince
ele alınmamaktadır. Dijital muhafazakârlık kavramının ulusal literatürde
yer almaması, bu alandaki tartışmaların dağınık ve kavramsal bütünlükten
yoksun kalmasına yol açmaktadır. Bu durum, dijital çağda muhafazakâr
değerlerin nasıl korunacağına ilişkin tartışmaların teorik derinlik
kazanmasını zorlaştırmaktadır. Oysa dijitalleşmenin geri döndürülemez bir
gerçeklik olduğu dikkate alındığında, değerleri korumanın yolu dijital
alanın dışında kalmak değil, bu alanı değer temelli ilkeler doğrultusunda
yeniden anlamlandırmaktan geçmektedir. Dolayısıyla kaleme alınan bu
makale, Rusya literatüründe geliştirilen dijital muhafazakârlık
tartışmalarından yola çıkarak, dijital çağda değerleri korumanın dijital
platformlardan uzak durmakla değil, bu platformları bilinçli, etik ve
normatif ilkeler çerçevesinde etkin biçimde kullanmakla mümkün
olabileceğini savunmaktadır. Bu doğrultuda makalenin amacı, dijital
muhafazakârlık kavramını kuramsal olarak tartışmak ve Türkiye
bağlamında dijitalleşme-değer ilişkisine yönelik kavramsal bir katkı
sunmaktır. Bu yönüyle makale, dijital çağda değerlerin korunmasına ilişkin
tartışmalara yeni bir perspektif kazandırmakta ve dijitalleşme karşısında
muhafazakâr düşüncenin değerlerin muhafazası ekseninde önemli bir rol
üstlenebileceğini savunmaktadır.
2. Çalışmanın Amacı ve Beklenen Yararlar
Bu çalışmanın temel amacı, dijitalleşmenin toplumsal ve kültürel yapılar
üzerindeki dönüştürücü etkilerini, muhafazakâr değerler ekseninde ele
alarak “dijital muhafazakârlık” kavramını kuramsal bir çerçeve içerisinde
tartışmaktır. Dijital teknolojilerin aile yapısı, değer aktarımı ve gündelik
yaşam pratikleri üzerindeki etkilerinden hareketle çalışma, dijital alanın
muhafazakâr düşünce açısından yalnızca bir tehdit ya da kaçınılması
gereken bir mecra olarak değil; değerlerin korunması, yeniden üretilmesi ve
görünür kılınması açısından stratejik bir alan olarak nasıl
konumlandırılabileceğini ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu bağlamda
makale, dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı
etik, normatif ve kültürel ilkeler doğrultusunda aktif biçimde kullanmayı
öneren bir yaklaşımı savunmaktadır.
Çalışmanın bir diğer amacı, uluslararası literatürde özellikle Rusya
bağlamında geliştirilen dijital muhafazakârlık tartışmalarını Türkiye
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
283
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
bağlamına taşıyarak, dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin kavramsal bir
boşluğu doldurmaktır. Türkiye’de dijitalleşmenin çoğunlukla kültürel
yozlaşma, ahlaki aşınma ve bağımlılık gibi sorunlar etrafında ele alındığı
dikkate alındığında, bu çalışma dijital alanın değer temelli bir üretim ve
mücadele sahası olarak ele alınabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Böylece muhafazakâr düşüncenin dijital çağda nasıl bir konum alabileceğine
dair teorik bir tartışma zemini oluşturulmaktadır.
Beklenen yararlar açısından değerlendirildiğinde bu çalışmanın, dijital
muhafazakârlık kavramını sistematik biçimde ele alarak ulusal literatüre
kavramsal ve teorik bir katkı sunması beklenmektedir. Ayrıca
dijitalleşmenin aile, değerler ve kültürel süreklilik üzerindeki etkilerine
ilişkin tartışmalara çok boyutlu bir bakış açısı kazandırarak, dijital
teknolojilerin bilinçli ve etik kullanımına yönelik farkındalık oluşturması
amaçlanmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr değerlerin
korunmasına ilişkin akademik tartışmalara yeni bir perspektif sunmakta;
politika yapıcılar, akademisyenler ve toplumsal aktörler için dijital alanın
değer temelli biçimde nasıl değerlendirilebileceğine dair düşünsel bir
çerçeve sağlamaktadır.
3. Araştırmanın Yöntemi ve Kapsamı
Modernleşme, kentleşme, sanayileşme ve medya teknolojilerinin aile
yapısında değişime-dönüşüme yol açtığı literatürde tartışılan konular
arasındadır. Ancak dijital çağın hız, erişilebilirlik, sınırların belirsizleşmesi
ve bireysel iletişim pratiklerini yeniden tanımlaması gibi özellikleriyle aile
yapısında ve aile içi ilişkilerde nasıl bir sürecin yaşanabileceğine dair
çalışmalar sınırlı sayıdadır. Makale literatürde yer alan bu sınırlı
çalışmalardan biri olmakla birlikte tartışmaya açtığı dijital muhafazakârlık
kavramıyla hem teknolojinin hızına uyum sağlamayı hem de aile kurumu
gibi kadim yapıları korumayı hedefleyen çift yönlü bir strateji sunmaktadır.
Bu çerçevede makale, dijital teknolojilerin yol açtığı risk ve tehditleri
asgariye indirmek amacıyla dijital muhafazakârlık kavramını teorik ve
pratik boyutlarıyla tartışmaya açan disiplinlerarası bir yaklaşımla literatüre
katkı sunmayı hedeflemektedir.
Bu çalışma, dijital çağın aile ilişkileri üzerindeki etkilerini bütüncül bir bakış
açısıyla değerlendirmek amacıyla nitel derleme yöntemi kullanılarak
hazırlanmıştır. Derleme yöntemi, belirli bir konuya ilişkin mevcut literatürü
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
284
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
sistematik bir çerçevede incelemeyi, bulguları karşılaştırmayı ve alandaki
eğilimleri ortaya koymayı mümkün kılmaktadır. Bu doğrultuda çalışma
kapsamında dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital ebeveynlik
ve dijital muhafazakârlık gibi kavramları ele alan ulusal ve uluslararası
akademik yayınlar incelenmiştir.
Araştırma sürecinde öncelikle konu ile ilgili temel kavramlar belirlenmiş;
ardından bu kavramlarla ilişkili çalışmalar, belirlenen temalar
doğrultusunda sınıflandırılmıştır. Çalışmaların seçiminde, konuyla
doğrudan ilişkili olması, alana katkı sunması ve güncel literatürü temsil
etmesi temel ölçütler olarak benimsenmiştir. Elde edilen bulgular, aile
yapısındaki dönüşümleri tarihsel, sosyolojik ve dijital bağlamlarda ele alan
teorik yaklaşımlar ışığında yorumlanmıştır. Bu yaklaşım sayesinde, dijital
çağın aile ilişkilerini nasıl dönüştürdüğüne dair çok boyutlu bir
değerlendirme yapılmış ve “dijital muhafazakârlık” kavramı bu dönüşümün
anlaşılmasında bir analitik çerçeve olarak tartışılmıştır.
Bu yöntem doğrultusunda çalışma, mevcut literatürü sentezleyerek alandaki
güncel eğilimleri görünür kılmayı, dijital çağda aile kurumuna yönelik risk
ve imkânları akademik bir zeminde ortaya koymayı amaçlamaktadır.
4. Dijital Çağda Bağımlılık ve Yalnızlık
Dijital çağ, dijital devrim ve dijitalleşme olarak adlandırılan 21. yüzyıl,
insanlık tarihindeki en önemli devrimlerden biri olarak kabul edilmektedir.
Bu devrimin fitilini ateşleyen ilk adım, Amerikalı bilim insanları tarafından
1947 yılında üretilen transistördür (Özdoğan, 2017:25). Transistörün
elektronik cihazların temel bileşeni hâline gelmesi, bilgisayar sistemlerinin
ortaya çıkmasını ve bilgilerin dijitalleşmesini sağlamıştır (Özdoğan, 2017:27).
Dijital iletişimin ana kaynağı olan internetin doğuşu ise 20. yüzyılın üçüncü
çeyreğine dayanmaktadır. Amerika Savunma Bakanlığına bağlı bir birim
olan Advanced Research Projects Agency (ARPA) tarafından 1957 yılında
kesintisiz bir iletişim ağı kurularak internetin ilk adımı atılmıştır. Bu
gelişmeyi takiben 1960 yılında ARPANET projesi kapsamında internetin
kullanım alanını yaygınlaştırılmıştır. Büyük bilgisayarlar arasında
bağlantılar kurularak paylaşım yapabilen ağlar oluşturulmuş ve zamanla
üniversiteler ile diğer kurumlar da bu ağa dahil edilmiştir. Farklı işletim
sistemine sahip bilgisayarların ağa bağlanmasıyla “İNTERNET” adı verilen
küresel bir network meydana gelmiştir (Yıldırım, 2021:3). Bu networkün
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
285
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
gelişim ivmesi ve kullanım alanı her geçen gün katlanarak artmıştır. Dijital
araçlarla iletişim kurulabilmesi, bilgiye kolay erişim sağlanması ve birçok
hizmetin kısa sürede mekândan bağımsız şekilde sunulabilmesi, dijital çağın
küresel zeminde hızla benimsenmesini sağlamıştır (Yetkin & Coşkun, 2021:2).
20.yüzyılda televizyon ve radyo gibi “geleneksel medya” araçları, bireylerin
yüzyıllardır sürdürdüğü iletişim pratiklerini köklü biçimde
dönüştürmüşken (Alkan, 2023: 15), 21. yüzyıl bu dönüşümün çok daha
kapsamlı bir versiyonuna tanıklık etmektedir. Günümüzde cep telefonları,
dijital kameralar, sosyal medya platformları ve çeşitli dijital iletişim
teknolojileri, gündelik yaşamın merkezine yerleşmiş ve bireylerin etkileşim
biçimlerinin başat belirleyicileri hâline gelmiştir (Akar, 2025:10). Devlet
yönetiminden bürokratik süreçlere, ticaretten alışveriş kültürüne; eğitim
politikalarından sağlık hizmetlerine kadar hemen her alanda dijital
dönüşüm belirgin bir etki oluşturmaktadır (Yurt, 2025:26). Dijital iletişimin
en belirgin avantajı, zaman ve mekân sınırlamasından bağımsız olarak,
anlık, dijital platformların mevcut olduğu sahalarda kullanılabilmesidir. Bu
sayede milyonlarca, hatta milyarlarca bireyin aynı anda iletişim kurması
mümkündür. Fiziki sınırlardan bağımsız olarak dijital uygulamalar
sayesinde kişilerarası iletişim tek bir tıklamayla kolaylaşmıştır. Mektup,
telefon ve telgraf gibi klasik iletişim araçlarıyla kıyaslandığında, dijital
dünyanın iletişim açısından sunduğu olanaklar insanlık için paha biçilemez
niteliktedir. Dijital iletişimin bu hızda yaygınlaşması bu araçlara yönelik
kaygıların zaman içinde artmasına yol açmaktadır. Bu araçlar yoluyla
kurulan dijital sosyalleşmelerin, aile üyeleri arasındaki iletişimi
zayıflattığına, aile içi bağlara zarar verdiğine yönelik endişeler medyada ve
akademik platformlarda geniş yer bulmaktadır (Duran, 2022: 13). Hayatın
tüm katmanlarına nüfuz eden bu dijitalleşme sürecinin aile içi ilişkileri
yönlendirme ve dönüştürme gücünün giderek artması, dijital teknolojilere
ve dijital iletişim biçimlerine yönelik eleştirel yaklaşımların doğmasına
zemin hazırlamıştır.
Bu çağın kavramları da kuşkusuz dijital ön ekiyle her geçen gün
genişlemekte ve kullanım alanları yaygınlaşmaktadır. Dijital sağlık, dijital
eğitim, dijital bankacılık, dijital kurumlar (e-devlet, e-vergi, e-imza), dijital
oyunlar ve dijital ticaret dijitalleşmenin somut örneklerinden yalnızca
birkaçıdır. Bununla birlikte dijital iletişim, dijital yalnızlık, dijital din ve
dijital toplum gibi soyut kavramlar da giderek yaygınlaşmaktadır.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
286
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Önümüzdeki yıllarda dijital ön ekiyle birçok yeni somut ve soyut kavramın
türeyeceği kaçınılmazdır. Çünkü her yeni gelişme, dijital hizmetler ve
araçların kullanım alanını genişletirken, aynı zamanda bu yenilikler
bireylerin günlük yaşamına da entegre olmaktadır.
Dijital çağda öne çıkan ve giderek yaygınlaşan bağımlılık türlerinden biri de
dijital bağımlılıktır (Yengin, 2019:2). Bu kavram, ilk kez 1995 yılında Ivan
Goldberg tarafından literatüre kazandırılmış ve ardından Amerika
medyasında “internet addiction” olarak yer bulmuştur (Ersoy & Ağlar,
2024:3; Yıldırım, 2021:7). Kimberly Young tarafından dijital bağımlılığı
araştırmak üzere kurulan araştırma merkezi ve geliştirilen bağımlılık testleri
dijital bağımlılık alanındaki bilimsel çalışmalara öncülük etmiştir (Havalı,
2024:20).
Bağımlılık bir nesneye, kişiye, objeye duyulan önlenemez istek, iradenin
yetersiz kalması veya başka bir iradenin etkisi altında olma durumu olarak
tanımlanabilir. Dijital bağımlılık ise, bireyin kendisini yeterli hissetmeme
dürtüsüyle tetiklenen, teknolojik ve davranışsal bir bağımlılık türüdür
(Özsarı & Deli, 2023:2). Bu bağımlılık türünde bireyin zihni sürekli dijital
öğelerle meşgul olmaktadır. Birey zamanla dijital araçlardan
kopamamaktadır. Birey, bu araçlara erişim sağlayamadığında huzursuz,
gergin, kaygılı, mutsuz bir durum sergilemektedir. Dijital bağımlılığın
şiddeti, haftalık 40-48 saate varan internet kullanımına kadar ulaşabilirken
birey dijitali kullanma isteğinin önüne geçmekte zorlanmaktadır. Bağımlılık
düzeyine ulaşan bireylerde, internete bağlı olunmayan zamanın önemi
kaybolmakta, saldırganlık gibi davranışsal değişiklikler ortaya çıkmaktadır.
Günlük yaşamda sorumlulukların yerine getirilmesinde aksaklıklar
meydana gelirken iş, okul ve aile hayatındaki görevler ihmal edilmektedir.
Zamanla bağımlı bireyler, evden dışarı çıkamama gibi ciddi sorunlarla
karşılaşabilmektedir (Alyanak, 2016: 1).
Literatürde dijital bağımlılık ile ilgili yapılan araştırmaların büyük bir
bölümünde olumsuz aile ilişkilerinin yaşandığı ortamlarda bağımlılığın
daha yaygın olduğu vurgulanmaktadır. Dijital bağımlılığa yol açan çalışma
sonuçları makalenin “literatürde dijital bağımlılık ve aile ilişkileri”
başlığında ele alınmıştır.
Dijital Yalnızlık
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
287
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Yalnızlık kavramı, Türkçe sözlükte “yalnız olma, kimsenin bulunmaması
durumu” olarak tanımlanmaktadır. Ancak Türk Dil Kurumu (TDK), 2024
yılında “kalabalık yalnızlık” kavramını yılın kelimesi olarak açıklayarak, bu
kavrama olan ilgiyi önemli ölçüde artırmıştır (Karayaman, Boz, Şener, &
Güler, 2025:1). TDK’nın internet sitesinde halk oylamasına sunulan
“merhamet”, “yabancılaşma”, “algoritma”, “yozlaşma”, “yapay zekâ” ve
“dijital yorgunluk” kelimeleri arasından seçilen “kalabalık yalnızlık”, birey
toplum ilişkisi hakkında birçok mesaj barındırmaktadır (tdk.gov.tr, 30
Temmuz 2025). Yaklaşık bir milyon kişinin katılımıyla yapılan oylamada bu
kavramın seçilmesi, birey-toplum, sosyoloji ve psikoloji zemininde kapsamlı
araştırmaların önemini göstermektedir. Aynı zamanda kavram, toplumsal
ve sosyolojik dönüşümün hangi yönlere evrilebileceği konusunda uyarıcı bir
niteliğe sahiptir.
Birbirine zıt anlamlar taşıyan “kalabalık” ve “yalnızlık” kelimelerinin bir
arada kullanılması ilk bakışta tezat gibi görünse de kavramın derinlemesine
incelenmesi bireylerin içinde bulunduğu durumun ne denli travmatik
olabileceğini ortaya koymaktadır. Carl Gustaw Jung’un yalnızlık ile ilgili
tanımı, bu kavramın bireylerin yaşadığı durumu özetler niteliktedir. Jung’a
göre yalnızlık, bireyin yanında kimsenin olmaması değil; bireye ait duygu,
düşünce ve fikirlerin karşı tarafa iletilememesi veya kabul görmemesidir
(Deveoğlu, 2024:2).
Literatürde dijitalleşme ve yalnızlık arasındaki ilişki üzerine birçok
araştırma bulunmaktadır. Alkan, Alyanak, Deveoğlu, Göldağ, Kavlak,
Yıldırım, Şen & Erol, bu ilişkinin farklı boyutlarını inceleyen çalışmalara
örnek olarak gösterilebilir. Araştırmalar, yalnızlığa yol açan çeşitli etmenleri
ortaya koymaktadır. Aile içi olumsuz ilişkiler, dijital araçlar, dijital oyunlar,
dijital hedonizm, anlaşılmama hissi, mobbing ve boşluk hissi bunlardan
sadece birkaçıdır. Ancak ortak olarak vurgulanan ve dikkat çeken unsur, aile
içi olumsuz ilişkilerden kaynaklanan yalnızlıktır.
İnsan doğası, temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarından sonra ait olma,
sevilme, sayılma ve anlaşılmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç, Abraham
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin üçüncü basamağında, sosyal aidiyet
basamağı olarak yer almaktadır. Birey, bu ihtiyacını sevgi, sosyal yakınlık ve
dostluk ilişkileriyle karşılamaktadır (Şengöz, 2022:4). Ancak aile içinde ait
olma, anlaşılma, sevgi ve değer görme ihtiyacı karşılanamadığında birey, bu
boşluğu farklı kanallarla doldurmaya çalışabilmektedir. Bireyin iş, okul ve
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
288
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
sosyal hayatındaki ilişkiler zaman zaman sekteye uğrayabilmektedir. Bu
durumlara aile içi iletişimsizlik, anlaşılmama ve değersizlik hissi eşlik
ettiğinde bireysel izolasyonla başlayan yalnızlık zamanla bireyi dijital
dünyanın zeminine sürükleyebilmektedir.
Hayatın neredeyse her alanına entegre olmuş ve mekândan bağımsız sayısız
seçenek sunan dijital dünya, bireyleri sanal bir çevreyle kuşatırken bireylerin
yalnızlıklarını derinleştirmektedir. Bu yalnızlaşmanın sonucunda, aile ve
toplum içindeki iş birliği, dayanışma ve yardımlaşma gibi değerlerin önemi
zamanla azalmaktadır. Bireylerde yabancılaşma ve aidiyet duygularının
kaybolması kaçınılmaz hâle gelmektedir. Oysa insan, yaratılış itibarıyla
toplumsal bir varlıktır ve tarih boyunca milletlerin, devletlerin oluşumunda
toplumsal bağlar belirleyici bir rol oynamıştır. Gerçek anlamda tarihin
öznesi olabilmek, güçlü toplumsal bağlarla bir arada yaşamakla
mümkündür. Toplumlar, rastlantısal olarak bir araya gelmiş yığınlar
değildir. Toplumları bir arada tutan, birlikte yaşamalarını sağlayan ortak
tarih, sosyal ve kültürel bağlardır. Bu bağlar zamanla güçlenebileceği gibi
gevşeyip çözülme tehlikesi de taşımaktadır. Toplumun hangi yöne
evrileceği ortak irade ve birlikte yaşama kararlılığıyla doğrudan
bağlantılıdır (Çapcıoğlu, 2024: 17-18). Ancak “kalabalık yalnızlık” içinde
yaşayan bireylerin artışı, bireylerde birlikte yaşama arzusunun azalmasına
yol açacaktır. Bu durumda nihai olarak toplumsal bağların çöküşüne zemin
hazırlayacaktır.
Dijitalleşme ve Muhafazakârlık
Muhafazakârlık Latince’de korumak, saklamak, muhafaza etmek, tutmak
gibi anlamlara gelen conservare sözcüğüne dayanmaktadır (Güngörmez,
2004:2). Kavram Ortaçağ’da yasaları, düzeni, belli grupları koruyan,
kollayan anlamında “Conservator” terimiyle kullanılmıştır (Akkaş, 2003:2).
Arapça sözlükte koruma, himaye etme, gözetme anlamlarına gelen hafaza
kökünden türemiştir. Türkçe sözlükte de muhafaza etme, koruma anlamına
gelmektedir. Muhafazakârlık kavramının Türkçe’de conservatismin karşılığı
olarak ne zamandan itibaren kullanıldığı net olarak bilinmemekle birlikte
geleneği koruma sürekliliği ifade etme anlamı uzun bir geçmişe
dayanmaktadır (Çamurdaş, 2023:2).
Muhafazakârlık modern siyasi bir ideoloji olarak Fransız Devrimi’ne karşı
bir tepki hareketi olarak Edmund Burke’ün (1729-1797) fikirleriyle şekillense
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
289
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
de bir yaşam formu, bir düşünce şekli olarak kökeni 4. yüzyılın Kilise
babalarından Saint Augustin’e, hatta Antik Yunan’a Aristo’ya kadar
uzanmaktadır (Yurt, 2025:16). Edmund Burke tarafından kaleme alınan
“Reflections on the Revolution in France 1790 (Fransız İhtilali Üzerine
Düşünceler 1790)” muhafazakâr geleneğin en üst referans metni olarak
kabul edilmektedir (Beneton, 2016: 15).
Muhafazakârlıkla ilgili yaygın kabul, bu düşünce geleneğinin değişime
bütünüyle karşı olduğu yönündedir. Ancak bu yaklaşım, muhafazakârlığın
gerçek doğasını tam olarak yansıtmamaktadır. Muhafazakârlığın değişime
bakışı, kökten ve ani dönüşümlere direnmekle birlikte, değişimin tedrici,
kontrollü ve toplumsal istikrarı gözeten bir biçimde gerçekleşmesi gerektiği
yönündedir. Nitekim literatür incelendiğinde muhafazakârlığın zaman
içerisinde “neo-muhafazakârlık” ve “Yeni Sağ” gibi farklı biçimlere evrilerek
dönemin toplumsal ve siyasal koşullarına uyum sağladığı görülmektedir
(Yurt, 2025:27). Aile kurumu, insanlık tarihi boyunca toplumsal düzenin
köklü yapılarından biri olarak varlığını muhafaza etmiştir. Bu kurum,
“bireylerin sosyal bir varlık olmayı öğrendikleri ilk etkileşim ağı olması
nedeniyle bireysel hayatlar ve toplum hayatı için en temel kurumdur”
(Dikeçligil, 2012:24). Biyolojik, psikolojik, ekonomik, sosyolojik ve hukukî
boyutlarıyla aile; üyeler arasındaki ilişkileri belirli normlara bağlayan,
toplumun kültürel ve karakteristik özelliklerini kuşaktan kuşağa aktaran ve
en yoğun birincil ilişkilerin yaşandığı temel sosyalleşme ortamını oluşturan
bir kurumdur (Zorlu, 2025:2).
Muhafazakâr düşünce geleneğinde aile, toplumsal yapının inşasında ve
sürekliliğinde merkezi bir konuma sahiptir. Toplumsal hayatın en eski
kurumu olan aile, yalnızca biyolojik bir birliktelik değil; aynı zamanda
değerlerin aktarımını, otoritenin meşruiyetini ve toplumsal düzenin
devamlılığını sağlayan temel bir yapı olarak görülmektedir. Muhafazakâr
ideolojinin erken dönem teorisyenlerinden Louis de Bonald’a göre aile
toplumsal ve siyasal düzenin küçük bir yansıması niteliğindedir (Güler,
2016:127).
Muhafazakâr düşüncede aile, bireyin kimlik kazanma sürecinde belirleyici
bir kurumsal yapı olarak konumlandırılmaktadır. Aile, bireylerine yalnızca
aidiyet duygusu kazandırmakla kalmaz; aynı zamanda onları toplumsal
hayata hazırlayarak belirli roller ve konumlar üzerinden toplumsal yapı
içine dâhil eder. Bu yönüyle aile, birey ile toplum arasındaki temel aracı
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
290
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
kurumlardan biri olarak işlev görmektedir. Thomas Fleming de benzer
biçimde, bireyin esas kimliğini oluşturan tarihsel süreklilik ve gelecek
tasavvurunun aile aracılığıyla şekillendiğini ileri sürmektedir. Fleming’e
göre insan doğası gereği unutkandır; buna karşılık aile, kuşaklar arası
aktarımı mümkün kılan kolektif bir hafıza işlevi üstlenmektedir. Talcott
Parsons, aile kurumunun toplumsal düzen içindeki rolünü; neslin
devamlılığının sağlanması, bireylerin sosyal ve psikolojik rehabilitasyonu ile
toplumsal norm ve değerlerin aktarımını sağlamak şeklinde üç temel işlev
üzerinden tanımlamaktadır (Çaha, 2004: 8).
Aile, bireylerde topluma ve devlete yönelik sevgi, aidiyet ve bağlılık
duygularının gelişmesinde merkezi bir işleve sahiptir. Toplumsal
bütünlüğün ve siyasal istikrarın sürdürülebilirliği, bireyler arasındaki bu
duygusal ve normatif bağların gücüne doğrudan bağlıdır. Sevgi ve bağlılık
temelinde inşa edilmemiş toplumların ve devlet yapıların çözülmeye daha
açık olduğu görülmektedir. Bu bağlamda aile değerlerine yönelen herhangi
bir tehdidin zamanında engellenememesi, söz konusu tehdidin giderek
derinleşmesine ve yalnızca aile kurumunu değil, toplumsal düzeni ve nihai
aşamada devletin bütünlüğünü hedef alan yapısal bir soruna dönüşmesine
zemin hazırlamaktadır (Gilbert, 2016:74).
Durkheim, toplumsal yapıda ortaya çıkan anomi ve yabancılaşma olgusunu,
toplumun ortak değer dünyasında meydana gelen çözülmeyle
ilişkilendirmektedir. Ona göre toplumsal düzenin zayıflaması ani bir
kırılmanın sonucu değil, daha derin ve kademeli bir sürecin ürünüdür. Bu
çözülme sürecinin ilk aşaması ise aile kurumunda başlamaktadır. Aile
bağlarının zayıfladığı ve aileye atfedilen değerlerin aşındığı toplumlarda,
kolektif bilinç giderek güç kaybetmekte; buna bağlı olarak toplumsal
bağların ve ortak değerlerin çözülmesi kaçınılmaz hâle gelmektedir (Çaha,
2004:8).
Türk sosyoloji geleneğinde Ziya Gökalp, aileyi yalnızca bireylerin bir araya
geldiği özel bir alan olarak değil, ulusun varlığını sürdüren ve kültürel
sürekliliği sağlayan merkezi bir yapı olarak ele alır. Ona göre aile, toplumsal
dirliği teminat altına alan, millî değerleri nesilden nesile aktaran ve ulusal
bütünlüğü güçlendiren bir çekirdek kurumdur. Bu yaklaşım, aileyi hem
ahlaki hem de ulusal sorumluluk alanı olarak konumlandırmaktadır. Benzer
şekilde İhsan Sezal da aileyi toplumsal düzenin inşasında ve
kurumsallaşmasında başlangıç noktası olarak değerlendirir. Sezal’in
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
291
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
perspektifinde aile, birey ile toplum arasındaki bağın kurulduğu; toplumsal
yapının canlılığını, dayanıklılığını ve sürekliliğini güvence altına alan temel
örgütlenme biçimidir (Kır, 2011:2).
Bu makalenin odağı gereği, aile kurumunun önemine ilişkin tanımlar sınırlı
tutulmuş; esas amaç olarak dijital çağın aile yapısı üzerindeki etkilerini
irdelemek ve bu yeni çağda aileyi korumaya yönelik stratejiler geliştirmek
benimsenmiştir.
Literatürdeki çalışmalar, geleneksel aile modelinin tarihsel süreç içerisinde
çekirdek aile formuna evrildiğini; dijital çağla birlikte çekirdek yapısının da
farklılaşarak çoklu aile tipolojilerine dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Araştırmalar, aile yapısındaki çözülme eğiliminin Sanayi Devrimi
sonrasında hız kazanan kentleşme ve göç süreçleri, kadın hakları
mücadelesi, eğitimde fırsat eşitliğinin genişlemesi, kadınların iş gücüne aktif
katılımı gibi çeşitli toplumsal dinamiklerle bağlantılı olduğunu
vurgulamaktadır (Turgut, 2017:18). Bunun yanı sıra aile içi ilişkilerin
belirgin biçimde zayıfladığı; tek ebeveynli aileler, dijital aileler, arkadaş
temelli aile yapıları ve çocuksuz aile modelleri gibi yeni aile formlarının
dijital çağın ilk çeyreğinde dikkat çeken bir seviyede artış gösterdiği literatür
bulgularındandır (Bayer, 2013:12). Dolayısıyla aile yapısındaki dönüşüm çok
boyutlu nedenlerle şekillenmekte olup bu nedenlerin etkisi, dijitalleşmenin
hızlandırıcı niteliğiyle günümüzde daha görünür ve daha belirgin hale
gelmiştir.
Dijital Muhafazakârlık
2016 yılında yayımlanan Russian Geopolitics in the Age of New Media (Yeni
Medya Çağında Rus Jeopolitiği) adlı eserde, dijitalleşmenin jeopolitik
yapılar üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Anılan eserde Rusya’daki
bölgelerin yerel ve jeopolitik mekânsal kimliklerine ilişkin anlatıların dijital
platformlar aracılığıyla inşa edilmesi, bölgesel öz belirlemeye yönelik politik
bir yönelimin oluşturulmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bu anlatıların, “dijital
jeopolitik” kavramını görünür ve analiz edilebilir bir olgu hâline getirdiği;
dolayısıyla Rusya’daki sosyologlar tarafından incelenmesi gerektiği eserde
vurgulanan temel hususlar arasındadır. Eserde özellikle dikkat çeken
bölümlerden biri, “Digital Conservatism: Framing Patriotism in the Era of
Global Journalism” (Küresel Gazetecilik Çağında Vatanseverliğin
Çerçevelenmesi) başlığıdır (Bassin ve diğerleri, 2016:185). Bu başlıkta yazar,
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
292
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Rusya’nın yeni medya ortamı içerisinde gelenekselci ve muhafazakâr
anlatıların nasıl yeniden üretildiğini incelemektedir. Dijital platformların
yalnızca teknik araçlar olmadığı, aksine tarihsel hafıza, ulusal kimlik ve
muhafazakâr değerlerin dolaşıma sokulduğu ideolojik mekânlar hâline
geldiği vurgulanmaktadır. Eserde dijital gazetecilik, devletle uyumlu
aktörler ile taban hareketlerinin çevrimiçi katılım pratiklerini bir araya
getirerek muhafazakâr bir jeopolitik dünya görüşünü pekiştiren stratejik bir
mecra işlevi görmektedir. Böylece dijital muhafazakârlık; medya biçimi,
siyasal ideoloji ve ulusal kimliğin, Rusya’nın Sovyet sonrası coğrafyadaki
jeopolitik hedefleri çerçevesinde karşılıklı olarak birbirini ürettiği bir olgu
olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle dijital muhafazakârlık, geleneksel
değerlerin dijital formlar içinde yeniden üretilmesini ifade eden bir kavram
olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu eserde “dijital muhafazakârlık”
kavramının kullanılması uluslararası literatür açısından bir ilki
barındırmakla birlikte muhafazakârlığın dijital çağda kendini yenilemesi ve
dijital bir forma evrilmesinin kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu
göstermektedir.
Dijital muhafazakârlığın konu edindiği başka bir çalışma Elena
Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan makalede
yer almaktadır. Anılan yazarlar “Conservatism and Conservative Legal
Thinking: The Era of Public Systems’ Digital Transformation
(Muhafazakârlık ve Muhafazakâr Hukuk Düşüncesi: Kamu Sistemlerinin
Dijital Dönüşümü Çağı) başlıklı makalede muhafazakârlığın genel
kavramsal yapısını tartıştıktan sonra, dijital dönüşümün hukuki ve sosyal
etkileri bağlamında muhafazakâr düşüncenin nasıl konumlanması
gerektiğini belirtirler. Kazachanskaya ve Mamychev dijital teknolojilerin
hızla kamu sistemlerine entegre olduğu bir dönemde, muhafazakâr hukuki
düşüncenin salt geleneksel değerleri korumaya dönük değil, aynı zamanda
dijitalleşme süreçlerini bu değerlerle uyumlu bir şekilde düzenlemeye
odaklanan bir çerçeve geliştirmesi gerektiğini savunurlar. Söz konusu
çalışmada toplumsal yaşamda dijital teknolojilerin geliştirilmesi ve etkin
biçimde kullanılabilmesi için doktrinel nitelikte hukuki ve düzenleyici
politikaların yanı sıra etik standartlar ve ahlaki ilkelerin oluşturulmasının
gerekliliğine vurgu yapılmaktadır. Kazachanskaya ve Mamychev’e göre, 21.
yüzyılda güçlü bir devlet yapısının inşası açısından dijital ortamda sunulan
hizmetlerin; deontolojik kodlar, biyolojik tehditler ve çevresel riskler dikkate
alınarak tasarlanması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, dijital çağın
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
293
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
gereklerine uyum sağlayabilmek için kamu yönetiminde ve kamu
hizmetlerinde gerçekleştirilen dijital dönüşümlere ek olarak, sosyo-normatif
düzenlemelerin de hayata geçirilmesi gerektiği ifade edilmektedir
(Kazachanskaya ve Mamychev, 2021:447-455).
Bu çerçevede dijital muhafazakârlık, dijitalleşmenin değerler üzerinde
yarattığı dönüştürücü etkilere karşı geliştirilen savunmacı bir refleks
olmanın ötesinde, dijital çağın imkânlarını dikkate alan kurucu bir yaklaşım
olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası literatürde özellikle Rusya
örneğinde görüldüğü üzere, dijital platformlar muhafazakâr değerlerin
aşındığı değil, aksine yeniden üretildiği ve dolaşıma sokulduğu stratejik
alanlar hâline gelebilmektedir. Kazachanskaya ve Mamychev’in dijital
dönüşüm bağlamında muhafazakâr hukuki düşünceye ilişkin ortaya
koyduğu normatif çerçeve, dijitalleşmenin etik, ahlaki ve toplumsal
sorumluluk ilkeleriyle birlikte ele alınması gerektiğini açık biçimde
göstermektedir. Türkiye bağlamında ise dijitalleşme sürecinin hızına karşın,
değerlerle dijital platformlar arasındaki ilişkinin henüz kavramsal ve
kuramsal bir bütünlük içinde ele alınmadığı görülmektedir. Bu durum,
dijital çağda değerleri koruma ve aktarma çabalarının dağınık ve tepkisel bir
düzeyde kalmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla dijital muhafazakârlığın
kuramsal bir çerçeve olarak tartışmaya açılması, dijitalleşmenin
kaçınılmazlığı karşısında değerlerin korunmasına yönelik yeni ve sistematik
bir düşünme biçimi sunmaktadır.
Bu çerçevede sınırların görünmez hâle geldiği, küresel kültür ve değer
aktarımının hızlandığı ve dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz
ettiği bu dönemde Türkiye açısından da aileyi, bireyi, kimliği, inancı,
değerleri koruyan, kamusal alanlardaki gerçekleşecek olan dijital
dönüşümlerin her kademesinde koruyucu çerçeveye duyulan ihtiyaç
giderek artmaktadır. Bu ihtiyacı en kapsamlı biçimde karşılayan ve söz
konusu dönüşümü teorik olarak açıklayan yaklaşım dijital muhafazakârlık
perspektifidir.
Dijital muhafazakârlık perspektifi, insanı merkeze alan tüm değerleri
ailenin, kimliğin, inancın, tarihin, kadim kültürel mirasın ve hatta insan
psikolojisinin- dijital çağın dönüştürücü ve çoğu zaman aşındırıcı
etkilerinden korumayı amaçlayan kapsamlı bir stratejik çerçeve
sunmaktadır. Bu bağlamda dijital sınırların belirlenmesi, ekran sürelerinin
denetimi, sosyal medya kullanımının kontrollü biçimde düzenlenmesi ve
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
294
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
bireyin özel alanının korunması temel stratejik başlıklar olarak öne
çıkmaktadır. Bu makalenin odağında ise aile kurumunun korunmasına
yönelik dijital muhafazakârlık stratejiler yer almaktadır.
5. Dijital Muhafazakârlık Stratejileri
Dijital Sınırların Belirlenmesi
Dijital çağın diğer tarihsel dönemlerden ayırt edici özelliği, fiziksel sınırların
anlamını yitirmesidir. Artık kıta, ülke veya sınır kavramları dijital
mecralarda büyük ölçüde erimektedir. Bireylerin paylaşımları, saniyeler
içinde uçsuz bucaksız mesafeleri aşarak dünyanın herhangi bir noktasındaki
bireylerin erişimine açılmaktadır. Sosyal medya platformları üzerinden
bireyler, toplumsal, kültürel ve sosyal içeriklere sürekli maruz kalmaktadır.
Bu bağlamda, bireylerin sahip oldukları kültürel değerleri ve kadim mirası
koruyabilmeleri, dijital araçları ve sosyal medyayı bilinçli, kontrollü ve
iradeli bir şekilde kullanmalarını zorunlu kılmaktadır. Dijital mecraların
bilinçli kullanımı, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda aile içi ilişkilerin
sağlıklı biçimde sürdürülmesi açısından da hayati öneme sahiptir. Ekran
süresinin sınırlandırılması, özellikle çocuklar için güvenli içerik filtrelerinin
uygulanması, özel alan ve mahremiyetin korunması, bu alanların dijital
mecralarda paylaşılmaması temel dijital muhafazakârlık stratejilerini
oluşturmaktadır.
Aile Değerlerinin Dijital Ortama Taşınması
Dijital ortamda aile değerlerinin -yardımlaşma, koruma, işbirliği, merhamet,
sevgi, saygı vb.- paylaşılması ve ailenin toplumsal önemi üzerine üretilen
içerikler, söz konusu mecralarda ailenin işlevinin ve öneminin sürekli
hatırlanmasına önemli katkılar sağlamaktadır. Bu tür paylaşımlar, aile
bireyleri arasında etkili iletişimi teşvik ederek, karşılıklı anlayış ve işbirliği
ortamını güçlendirmektedir. Özellikle rehber niteliğindeki içerikler, aile içi
karar alma süreçlerinde farkındalık yaratmakta, çatışma yönetimi ve
duygusal destek mekanizmalarının geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır.
Ayrıca, bu paylaşımlar, bireylerin aile değerlerini içselleştirmesini
destekleyerek, toplum genelinde kültürel ve ahlaki normların korunmasına
dolaylı yoldan hizmet etmektedir. Sonuç olarak, aile değerlerinin dijital
zeminde görünür kılınması ve bu değerlerin sürdürülebilir biçimde
paylaşılması, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından hem bireysel hem
de toplumsal açıdan kritik bir rol oynamaktadır.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
295
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Eğitim ve Farkındalık Stratejileri
Dijital ortamda paylaşılan içeriklerin bireyler üzerindeki olumsuz etkilerine
yönelik eğitim ve farkındalık çalışmaları, dijital muhafazakârlık
stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu çalışmaların
özellikle aile yapısı, aile içi ilişkiler ve aile üyeleri bağlamında yürütülmesi
ayrı bir önem taşımaktadır; çünkü aile, toplumu bir arada tutan temel
işlevlerden birine sahiptir. Aile yapısının zayıfladığı toplumların uzun
vadede sürdürülebilir olması mümkün değildir. Bireyler toplumsal
değerleri, kültürel mirası ve insana, ahlaka ilişkin normları ilk olarak aile
içinde öğrenmektedir. Bu yönüyle aile, toplumun adeta bir sigortası işlevi
görmektedir. Bu nedenle, ilgili kurumların1 öncülüğünde aile üyelerine
dijital dünyadaki riskler ve fırsatlar hakkında eğitim verilmesi dijital
muhafazakârlık stratejilerinin merkezi bir unsuru olarak
değerlendirilmektedir. Ayrıca, çocuklar ve gençlere dijital sorumluluk bilinci
kazandırmaya yönelik yürütülecek eğitim ve farkındalık faaliyetleri de
dijital muhafazakârlığın stratejik hedefleri arasında yer almaktadır.
Toplumsal ve Kültürel Bağların Güçlendirilmesi
Dijital çağın hızla ilerleyen dinamikleri ve kıtalararası kültürel etkileşimler
karşısında, ulusal değerlere yönelik toplumsal ve kültürel bağların
güçlendirilmesi kritik bir strateji olarak öne çıkmaktadır. Dijital mecralarda
üretilen içeriklerin, toplumsal bağları pekiştirecek ve kültürel mirasın
yaygınlaşmasına katkı sağlayacak nitelikte olması, ulusal kültürün yabancı
kültürler karşısında erimesini önleyecektir. Ayrıca, dijital araçlar aracılığıyla
ulusal ve kültürel değerlerin paylaşımı bu paylaşımların sürdürülebilirliği,
ulusal değerlerin korunmasına önemli katkılar sunmaktadır. Bu bağlamda,
aile yapısının güçlendirilmesi, aile değerlerinin yaşatılması ve ailenin
toplum içindeki rolünün vurgulanması yönündeki dijital içerikler de
toplumsal bütünlüğün korunması açısından büyük önem taşımaktadır.
Dijitalin Bilinçli Kullanımı
Dijital dünyanın sunduğu sayısız hizmet arasında kaybolmak ve bireysel
özden uzaklaşmak yerine, dijitali bilinçli ve ölçülü bir şekilde tüketme
iradesi, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından son derece kritik bir
1Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm
Bakanlığı, Üniversiteler, Sivil Toplum Kuruluşlar vb.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
296
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
tutum olarak değerlendirilmektedir. Bireye herhangi bir fayda sağlamayan,
zaman kaybına yol açan ve psikolojik sıkıntılara neden olabilecek sınırsız
dijital kullanım, ciddi bir risk ve tehlike unsuru taşımaktadır. Her bireyin öz
disiplin bilinciyle güçlü bir irade göstermesi, dijital bağımlılık tuzağından
korunmasına önemli katkılar sunacaktır. Bu öz disiplin ve dijital mecraların
iradeli kullanımı, aile üyeleri arasında da sağlanmalıdır. Aile fertlerinin
işbirliği ve dayanışmasıyla, dijitalin eğitim, sağlık ve benzeri temel ihtiyaçlar
dışında belirli zamanlarda kullanılmaması -başka bir deyişle, dijitalin
minimal düzeyde ve ihtiyaç odaklı kullanımı- dijital muhafazakârlık
stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
6. Dijitalleşme ve Aile İlişkileri Literatür Bulguları ve Tartışma
Bu başlık altında dijital bağımlılık, dijital yalnızlık ve dijital çağda aile içi
ilişkiler konusuna dair literatür araştırmalarında öne çıkan bulgular ele
alınmaktadır. Söz konusu bulgular, dijital araçların aile içi ilişkiler
üzerindeki etkilerini farklı boyutlarıyla anlamaya yöneliktir. Bu bağlamda,
literatür taramaları, dijital çağın aile dinamikleri üzerindeki karmaşık
etkilerini daha bütüncül bir perspektifle değerlendirme imkânı sunmaktadır.
Bu çerçevede literatür bulguları:
Bayhan’ın (2020:119) lise öğrencileri üzerinde gerçekleştirdiği araştırma,
internet bağımlılığının aile içi ilişki kalitesiyle yakından ilişkili olduğunu
ortaya koymaktadır. Bulgular, ebeveynlik tutumlarının çocukların dijital
davranışlarını doğrudan etkilediğini göstermekte; özellikle ilgisiz, mesafeli
veya yetersiz ebeveynlik pratiklerinin internet bağımlılığı, siber zorbalık ve
siber mağduriyet oranlarını anlamlı düzeyde artırdığı belirtilmektedir.
Ayrıca aile bağlarının zayıf olduğu ya da ebeveynlerin ayrı yaşadığı aile
tiplerinde çocukların dijital risklere maruz kalma olasılığının belirgin şekilde
yükseldiği vurgulanmaktadır. Benzer biçimde Kavlak ve arkadaşlarının
(2022:9) çalışması da aile ilişkilerinde yaşanan çatışma, iletişimsizlik veya
duygusal kopukluk gibi olumsuzlukların internet bağımlılığı, dijital oyun
bağımlılığı ve yalnızlık düzeyleriyle pozitif yönlü bir ilişki gösterdiğini
ortaya koymaktadır. Bu bulgular, dijital bağımlılık davranışlarının yalnızca
bireysel faktörlerle değil, güçlü biçimde aile içi etkileşim örüntüleriyle
şekillendiğine işaret etmektedir.
Göldağ’ın (2018:14) lise öğrencileri üzerine gerçekleştirdiği araştırma, dijital
oyun kullanımının aileler tarafından yeterince denetlenmediğini ve oyun
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
297
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
süreleri ile içeriklerinin çoğu zaman kontrolsüz kaldığını göstermektedir.
Çalışmanın bulguları, dijital oyunlar üzerinde etkin bir ebeveyn kontrolü
sağlanmadığında öğrencilerin internet bağımlılığı eğilimlerinin belirgin
biçimde arttığını ortaya koymaktadır. Benzer şekilde Alyanak’ın (2016:4)
çalışması, internet bağımlılığının tedavi sürecinde güçlü aile ilişkilerinin
kritik bir değişken olduğunu vurgulamaktadır. Araştırmaya göre,
bağımlılığın altında yatan iletişim problemleri ve aile içi çatışmaların
giderilmesi, bireyin bağımlılıkla baş etme kapasitesini önemli ölçüde
güçlendirmekte; bu bağlamda aile içi iletişim kanallarının güçlendirilmesi,
destekleyici bir iş birliği ortamının sağlanması ve duygusal dayanışmanın
artırılması tedavi sürecinin başarısı açısından temel bir unsur olarak öne
çıkmaktadır. Bu iki çalışma birlikte değerlendirildiğinde, dijital bağımlılık
davranışlarının önlenmesinde ve tedavi edilmesinde aile kurumu ile
ebeveynlik pratiklerinin merkezi bir role sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Ersoy ve Ağlar’ın (2024:17) araştırması, aile içinde açık iletişim kanallarının
bulunmasının ve demokratik bir aile atmosferinin sağlanmasının dijital
bağımlılık riskini anlamlı biçimde azaltan temel etkenler olduğunu
göstermektedir. Çalışma, aile içi iletişimin niteliğinin çocukların dijital
davranış örüntülerini doğrudan biçimlendirdiğini vurgulamaktadır. Buna
paralel olarak Şen ve Erol (2024:3), aile içi iletişimin başlangıç noktasının
ebeveynler olduğunu ifade etmekte ve anne-babanın sergilediği tutarlı,
yapıcı ve sağlıklı iletişim biçiminin çocuklarla kurulacak ilişkinin temelini
oluşturduğunu belirtmektedir. Araştırma bulguları, dijital teknolojilerin aile
içi iletişimi zayıflatıcı etkilere sahip olabileceğini; ancak güçlü aile bağları,
nitelikli etkileşim ve destekleyici ebeveyn tutumlarının bu olumsuz etkileri
önemli ölçüde sınırlayabildiğini ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda
çalışmalar, dijital bağımlılığın önlenmesinde yalnızca teknolojik faktörlere
değil, aile içi iletişim süreçlerinin kalitesine de odaklanılması gerektiğini açık
biçimde göstermektedir.
Haberli (2023:7), ebeveynlerin çocukların dijital araçlarla kurdukları ilişkiyi
yönlendirmede belirleyici bir konumda bulunduğunu vurgulamakta ve
literatürde ebeveynlik tutumlarının arabulucu, otoriter ve ortak izlenme
şeklinde üç kategori altında incelendiğini aktarmaktadır. Arabulucu
tutumdaki ebeveynler, çocuklarıyla dijital içeriklerin olumlu ve olumsuz
yönlerini tartışarak rehberlik sağlayan, dijital farkındalık ve eleştirel medya
okuryazarlığı gelişimini destekleyen bir yaklaşım benimsemektedir. Buna
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
298
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
karşılık otoriter tutum, baskıcı ve tek yönlü bir kontrol mekanizmasına
dayandığından, çoğu zaman çocukların dijital içeriklere yönelik merak ve
yönelimlerini artırmakta; ayrıca aile içi iletişimde çatışma ve uzlaşma
sorunlarına yol açabilmektedir. Ortak izlenme tutumunda ise ebeveynler
çocuklarıyla birlikte dijital araçları kullanarak daha etkileşimli, paylaşımcı
ve işbirlikçi bir iletişim modeli geliştirmektedir. Araştırma bulguları, bu
işbirlikçi yaklaşımın çocukların öğrenme süreçlerine ve dijital
deneyimlerinin niteliğine anlamlı düzeyde olumlu katkı sunduğunu
göstermektedir. Böylece çalışma, ebeveynlik tarzlarının dijital davranışları
şekillendiren güçlü bir sosyopedagojik faktör olduğunu ileri sürmektedir.
Karaboğa (2019:16) araştırmasında, uzun süreli dijital medya kullanımında
aile içi iletişimin ve aile bağlarının zayıflayacağı vurgulanmaktadır.
Araştırma, aile üyeleri arasındaki etkileşimin güçlendirilmesi için
ebeveynlere dijital medya okuryazarlığı eğitimini önermektedir. Bu eğitimin
zaman yönetimi başta olmak üzere hem eşler arasındaki iletişime hem de
ebeveyn-çocuk iletişimine olumlu katkı sağlayacağı eğitimin sağlayacağı
faydalar olarak öne çıkmaktadır.
Barış ve Yeşilyurt’un (2025:8) araştırmasında dijital mecraların yalnızca
kullanım sıklığının değil, bu platformlarda paylaşılan içeriklerin niteliğinin
de aile ilişkilerini doğrudan etkilediğini göstermektedir. Özellikle
kıyaslama, rekabet ve idealize edilmiş yaşam temsilleri içeren paylaşımların
aile içi iletişimde güvensizlik, yetersizlik hissi ve duygusal kopukluk gibi
sonuçlara yol açtığı belirtilmektedir. Fenomenleşmiş içeriklerin de benzer
biçimde aile dinamiklerini olumsuz etkilediği ifade edilmektedir. Çalışma,
bu olumsuz etkilerin azaltılabilmesi için ailelere dijital içerik yönetimine
yönelik stratejik öneriler sunmakta; bilinçli kullanım, içerik seçimi ve dijital
etkileşim sınırlarının belirlenmesi gibi uygulamaların önemine dikkat
çekmektedir. Bu doğrultuda her iki araştırma, dijital mecraların aile yapısı
üzerindeki etkilerinin hem kullanım biçimi hem de içerik türleri üzerinden
çok boyutlu olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Akbaş ve Dursun’un (2020:11) araştırması, dijital teknolojilerin uzun süreli
kullanımının özellikle çocuklar üzerinde bilişsel, davranışsal ve sosyal
düzeyde olumsuz sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktadır.
Araştırmacılar, bu olumsuzlukların önlenmesinde baskıcı veya yasaklayıcı
ebeveynlik tarzlarının etkili olmadığını, aksine ebeveynlerin dijital
teknolojiyi bilinçli, kültürel ve pedagojik bir perspektifle kullanma
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
299
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
becerilerini geliştirmelerinin kritik bir önem taşıdığını vurgulamaktadır.
Çalışma, bu bağlamda dijital ebeveynlik kavramını öne çıkararak dijital
kültürün aile içinde geliştirilmesinin, Arslan’ın (2020:2) ifadesiyle “dijital
yerlilerin” sağlıklı biçimde yetiştirilmesi açısından temel bir gereklilik
olduğunu belirtmektedir. Benzer şekilde Yurdakul, Dönmez, Yaman ve
Odabaşı (2013:6), dijital bağımlılığın önlenmesinde dijital ebeveynliğin
merkezi bir rol üstlendiğini ifade ederek kavramı; dijital araçlara hâkim
olan, dijital mecralardaki fırsat ve risklerin bilincinde bulunan, çocuklarını
çevrimiçi tehditlere karşı koruyan, gerçek ve sanal dünyada haklara saygı
kültürünü aktaran ve teknolojik gelişmelere uyum sağlayabilen bireylerin
sergilediği ebeveynlik biçimi olarak tanımlamaktadır. Bu doğrultuda dijital
ebeveynlik, çocukların dijital dünyada güvenli, bilinçli, etik ve
sürdürülebilir biçimde var olabilmelerini sağlayan temel bir rehberlik
çerçevesi sunmaktadır.
7. Sonuç
İnsanlık tarihi, her büyük yeniliğin arkasındaki köklü toplumsal
dönüşümlerin itici gücüyle durmaksızın şekillenen bir değişim ve dönüşüm
yolculuğudur. Ateşin bulunması, yazının icadı, buharlı makinelerin üretime
dâhil edilmesi, elektriğin keşfi ve nihayetinde internetin ortaya çıkışı, insan
yaşamında paradigmatik kırılmalara yol açan başlıca dönüm noktalarıdır.
Bu yenilikler, toplumların beslenme alışkanlıklarından yerleşik yaşam
pratiklerine, ticaret ve üretim yöntemlerinden iletişim biçimlerine kadar
geniş bir yelpazede radikal değişim süreçlerini tetiklemiştir.
21.yüzyıl diğer adıyla dijital çağ, internetin keşfiyle birlikte dijital iletişimin
küresel ölçekte yeniden biçimlendiği bir döneme işaret etmektedir.
İnternetin sağladığı altyapı sayesinde dünya üzerindeki milyarlarca insan,
fiziksel sınırların belirleyiciliğinden bağımsız olarak aynı dijital zeminde bir
araya gelebilme imkânına kavuşmuştur. Bu yeni iletişim ortamı bireylere
önemli fırsatlar sunmakla birlikte, beraberinde çeşitli risk ve tehditleri de
taşımaktadır. Söz konusu risklerin ulusal ve yerel kültürler açısından kritik
yönü, farklı kültürel kodlara ve değer sistemlerine kontrolsüz biçimde
maruz kalma sonucunda ulusal değerlerden uzaklaşma ihtimalinin
artmasıdır. Bireyin sosyalleşmesinde ve toplumun sürekliliğinde temel bir
rol üstlenen aile kurumunun dijital ortamlardan gelebilecek olası tehditlere
karşı korunması, toplumsal bütünlük açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu çerçevede makale bireyin kendisiyle ve çevresiyle (aile, toplum vb.) olan
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
300
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
iletişimini dijital çağın baş döndüren teknolojileri karşısında korumak için
“dijital muhafazakârlık” kavramını teklif etmesiyle özgün ve ayırt edici
yönüyle öne çıkmaktadır. Dijital muhafazakârlık yaklaşımı, dijitalleşmeye
karşı edilgen bir savunma geliştirmek yerine, dijital alanı değer temelli bir
mücadele ve üretim sahası olarak ele almakta; değerlerin korunmasını dijital
platformların etkin ve stratejik kullanımına bağlamaktadır. Dijital
muhafazakârlık, muhafazakâr değerlerin dijital çağın iletişim biçimleriyle
yeniden ifade edilmesini ve dolaşıma sokulmasını esas alan bir
kavramsallaştırmadır. Bu yaklaşım, geleneği dijitalleşmenin karşısında sabit
ve değişmez bir unsur olarak değil, dijital mecralarla etkileşim hâlinde
yeniden müzakere edilen dinamik bir yapı olarak ele almaktadır. Rusya’da
dijital muhafazakârlık, özellikle yeni medya aracılığıyla vatanseverlik, ulusal
kimlik ve tarihsel hafızanın yeniden çerçevelenmesi bağlamında teorik bir
içerik kazanmıştır. Buna karşılık Türkiye’de kavram henüz literatürde
sistematik biçimde ele alınmamış olsa da hızlı dijitalleşmenin toplumsal
yapılar üzerindeki etkileri, dijital muhafazakârlığın kuramsal bir çerçeve
olarak geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Makale, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi bireysel deneyimlerin aile
bağlarını nasıl zayıflattığına ilişkin bulguları bir araya getirerek literatürdeki
dağınık bilgi birikimini sistematik bir çatı altında toplamaktadır. Bununla
birlikte dijital iletişimin hızlanmasıyla aile üyeleri arasındaki fiziksel ve
duygusal mesafenin nasıl yeniden tanımlandığına dair özgün tespitler
sunarak, aile sosyolojisi ve iletişim çalışmaları alanlarında önemli bir
tartışma zemini oluşturmaktadır.
Sonuç olarak makale, dijital muhafazakârlığı Türkiye literatüründe
kavramsal bir öneri olarak tartışmaya açarak, dijitalleşme ile değerler
arasındaki ilişkiye yönelik dağınık tartışmaları bütünlüklü bir çerçeveye
oturtmayı hedeflemektedir. Çalışmanın özgünlüğü, dijital muhafazakârlığı
ne dijitalleşmeye karşı bir reddiye ne de geleneksel değerlerden kopuş
olarak ele alması; aksine dijital platformların değer temelli ve normatif
ilkeler doğrultusunda etkin kullanımını savunan kurucu bir yaklaşım
geliştirmesinde yatmaktadır. Uluslararası literatürde özellikle Rusya
örneğinde görülen dijital muhafazakârlık tartışmalarının Türkiye bağlamına
taşınması, karşılaştırmalı bir perspektif sunarak literatürdeki önemli bir
boşluğu doldurmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr
düşüncenin edilgen değil, yönlendirici ve üretken bir rol üstlenebileceğini
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
301
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
göstermekte; dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin akademik tartışmalara
özgün bir katkı sunmaktadır.
8. Öneriler
Dijital çağın olumsuz etkilerini azaltmak, dijital mecraların daha bilinçli,
kontrollü ve kültürel duyarlılıkla kullanılmasını sağlamak amacıyla makale
genç, ebeveyn, akademi, bürokrasi, sivil toplum kuruluşları, resmî kurumlar
ve daha birçok kurum-kuruluşa çeşitli öneriler sunmaktadır.
*Birey, aile ve toplumların dijital mecraların olumsuz etkilerine karşı daha
kırılgan hâle geldiği görülmektedir. Bu nedenle, değer üreten ve değer
aktarımını önceleyen bir dijital zeminin inşası zorunludur. Bu zemini ifade
eden en kapsamlı kavram dijital muhafazakârlıktır. Dijital muhafazakârlık,
dijital teknolojilerin hayatın her alanına nüfuz ettiği çağımızda birey, aile ve
toplumların değerlerini, kimliklerini ve geleneksel normlarını koruma
yönündeki bilinçli duruşu ifade etmektedir.
*Dijital muhafazakârlık yaklaşımının Türkiye bağlamında işlevsel hâle
gelebilmesi için, dijitalleşme politikalarının yalnızca teknik altyapı ve
verimlilik ekseninde değil, değer temelli bir perspektifle ele alınması
gerekmektedir. Bu doğrultuda, kamu yönetimi ve kamu hizmetlerinde
yürütülen dijital dönüşüm süreçlerinin etik ilkeler, mahremiyet hassasiyeti
ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla birlikte yapılandırılması önem
taşımaktadır. Dijital platformların, kültürel sürekliliği destekleyen ve
toplumsal değerlerin aktarımını güçlendiren araçlar olarak
değerlendirilmesi, dijitalleşmenin değerlerle çatışan değil, değerleri yeniden
üreten bir sürece dönüşmesine katkı sağlayacaktır.
*Akademik düzeyde dijital muhafazakârlık kavramının sosyoloji, siyaset
bilimi, hukuk ve iletişim çalışmaları ekseninde disiplinlerarası biçimde ele
alınması, kavramın teorik derinliğini artıracaktır. Eğitim, medya ve dijital
okuryazarlık politikalarında değer temelli içeriklerin teşvik edilmesi de
dijital muhafazakârlığın pratik karşılıklarını güçlendirecek önemli adımlar
arasında yer almaktadır. Bu bağlamda dijital alan, muhafazakâr değerlerin
savunulduğu bir “tehdit alanı” olmaktan çıkarılarak, değer temelli bir
toplumsal inşa zemini olarak yeniden düşünülmelidir.
*Yerli ve değer odaklı dijital içerik üretimi teşvik edilmelidir. Bu
kapsamda kamu destekli projelerin yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
302
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
*Dijital ortamlarda özel alanın korunması ve mahremiyet bilincinin
güçlendirilmesi, bireylerin dijitalleşme sürecinde psikolojik bütünlüklerini
korumaları açısından kritik önem taşımaktadır.
*Dijital ebeveynlik farkındalığının artırılmasına yönelik eğitim ve
bilgilendirme faaliyetlerinin yaygınlaştırılması, çocukların ve gençlerin
dijital risklerden korunması ve sağlıklı dijital alışkanlıklar geliştirmesi için
gereklidir.
*İlköğretimde seçmeli ders olarak sunulan “Medya Okuryazarlığı” dersinin
lise ve yükseköğretim düzeylerinde de zorunlu hâle getirilmesi, eleştirel
dijital bilinç geliştirilmesi açısından önem arz etmektedir.
*Dijital mecralarda doğruluk, adalet, saygı ve mahremiyet gibi etik
değerlerin yaşatılmasına yönelik içerik üretiminin artırılması, dijital
kültürün etik zeminde şekillenmesine katkı sağlayacaktır.
*Baskıcı, otoriter ve yasaklayıcı ebeveyn modelleri yerine; hoşgörülü, empati
kurabilen, çocuklarıyla iletişim ve müzakere becerisi geliştirebilen bir
ebeveyn yaklaşımının teşvik edilmesi gerekmektedir.
*Aile bireylerinin birlikte geçirdikleri zamanın niteliğinin artırılması, ortak
etkinliklerle duygusal ve sosyal bağların anlamlı biçimde güçlendirilmesi
önemlidir.
*Aile içi ilişkilerde merhamet, saygı, sevgi, aidiyet, paylaşım, hoşgörü ve
güven temelli ilişkilerin güçlendirilmesi hem aile bütünlüğünü hem de
toplumsal dayanıklılığı destekleyen temel bir gereklilik olarak karşımıza
çıkmaktadır.
*Dijital mecralarda dezenformasyon, manipülasyon ve sahte içeriklerle
mücadele için hem teknolojik hem de pedagojik temelli doğrulama
mekanizmaları geliştirilerek kullanıcıların eleştirel dijital düşünme
becerileri desteklenmelidir.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
303
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Kaynakça
Akkaş, Hasan Hüseyin (2003). Muhafazakâr Siyasi Düşünce Kavramı Üzerine, Afyon
Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4(2), 241-254.
Aksan, Gamze. (2025) Ebeveyn ve Genç İlişkisinde Aile Tutumları ve Aile Değerleri
Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma. Habitus Toplumbilim Dergisi, 6, 95-124.
Alkan, Buse (2023). Instagram’ın Evli Çiftlerin Aile Yaşantısına Etkileri. İletişim Bilimi
Araştırmaları Dergisi 3(3), 218-235.
Alyanak, Behiye (2016). İnternet Bağımlılığı. Klinik Tıp Pediatri Dergisi 8 (5), 20-24.
Akbaş, Özge Zeybekoğlu ve Dursun, Cansu (2020). Teknolojinin Aileye Etkisi: Değişen
Ailenin Dijital Ebeveyn ve Çocukları. Turkish Studies-Social, 15(4), 2245-2265.
Akar, Damla (2025). Sosyal Medyada Aile Algısı: Ekşi Sözlük Tanımları Üzerine Bir
Değerlendirme. Trt Akademi, 10(24), 800-829.
Arslan, Aysel 2020). Üniversite Öğrencilerinin Dijital Bağımlılık Düzeylerinin Çeşitli
Değişkenler Açısından İncelenmesi. International E-Journal of Educational
Studies, 4(7), 27-41.
Barış, Özlem ve Yeşilyurt, Segah (2025). Sosyal Medyada Ailelerin Medyatikleşmesi:
Popüler Aileler Örneği, TRT Akademi, 10(24), 624-651.
Bassin, Mark ve diğerleri (2016). Eurasia 2.0: Russian geopolitics in the age of new
media. Bloomsbury Publishing PLC.
Bayer, Ali (2013). Değişen Toplumsal Yapıda Aile. Şırnak Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi, 4(8), 101-129.
Bayhan, Vehbi (2020). Z Kuşağı Lise Gençlerinde Sosyal Medya Bağımlılığı İle Siber
Zorbalık ve Siber Mağduriyet Deneyimleri. İlahiyat Akademi (12), 117-144.
Beneton, Phillipe (2016). Muhafazakârlık, Le Conservatisme. (C. Akalın Çev.),
İstanbul: İletişim.
Çaha, Ömer (2004). Muhafazakâr Düşüncede Toplum, Liberal Düşünce Dergisi, (34),
15-24.
Çamurdaş, Kübra (2023) Türkiye’de Gelenek ve Modernite Geriliminde
Muhafazakârlık: Hareket Dergisi Örneği1.
Çiftçi, Ayşe Nur (2023). Aile Yapısında Yaşanan Çözülme ve Uzunköprü
Örneği.” Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25 (Özel Sayı), 489-514.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
304
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Duran, Resul (2022). Türkiye Aile Yapısının Geleceğine Yönelik Çıkarımların
Değerlendirilmesi. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları
Dergisi, 2(1), 147-164.
Gilbert, Andrew Norman (2016). British Conservatism and The Legal Regulation of
İntimate Adult Relationships, 1983-2013 (Doctoral Dissertation, Ucl (University
College London)).
Güler, Zeynep (2016). Muhafazakârlık, Kadim Geleneğin Savunusundan Faydacılığa.
H.B.Örs (Der.), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler (Ss. 115-162).
İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi.
Göldağ, Battal (2018). Lise Öğrencilerinin Dijital Oyun Bağımlılık Düzeylerinin
Demografik Özelliklerine Göre İncelenmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Dergisi, 15 (1), 1287-1315.
Güngörmez, Bengül (2004). Muhafazakâr Paradigma: “Dogma” ve
“Önyargı. Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 1(1), 11-30.
Deveoğlu, Müge (2024). Yalnızlığın Yeni Hali: Dijital Yalnızlık. Sosyologca, 9/18-19,
341-352.
Dikeçliğil, F. Beylü (2012). Aileye Dair Kabullerin Ezber Bozumu, Muhafazakâr
Düşünce, 8(31), 21-52
Ersoy, Mustafa ve Ağlar, Cengiz (2024). Trdizin Veri Tabanındaki Dijital Bağımlılık
Araştırmalarına Genel Bakış (2013-2023).
Haberli, Mehmet (2023). Dijital Çağda Aile: Ebeveynleriyle İlişkisi Çerçevesinde
Gençlik ve Din. Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, 7(3), 374-389.
Havalı, Sibel (2024). Dijital Bağımlılık Üzerine Güncel Tartışmalar. Ankara: Berikan
Yayınevi.
Karaboğa, Mehmet Tahir (2019). Dijital Medya Okuryazarlığında Anne ve Baba
Eğitimi.” Opus International Journal of Society Researches, 14(20), 2040-2073.
Karayaman, Saffet ve diğerleri (2025) Kalabalık Yalnızlık Ölçeği.
Kazachanskaya, Elena ve Mamychev, Alexey (2021). Conser-vatism and Conservative
Legal Thinking: The Era of Public Systems' Digital Transformation. European
Proceedings of Social and Behavioural Sciences.
Kır, İbrahim (2011). Toplumsal Bir Kurum Olarak Ailenin İşlevleri. Elektronik Sosyal
Bilimler Dergisi, 10(36), 381–404.
Özdoğan, Ogan (2017). Endüstri 4.0: Dördüncü Sanayi Devrimi ve Endüstriyel
Dönüşümün Anahtarları, Pusula.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
305
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Özsarı, Arif ve Deli, Şekip Can (2023). Dijital Okuryazarlık ve Dijital Bağımlılık İlişkisi:
Hokey Sporcuları Araştırması. The Online Journal of Recreation and
Sports, 12(4), 491-501.
Şen, Gülyaşar Erol, Ayten (2024). Modernleşme Sürecinde Dijital Medyanın Aile
Üzerindeki Etkileri.” Kaide Dergisi (Asbü Uluslararası Aile Araştırmaları
Dergisi), 2 (1), 1-30.
Turğut, Faruk (2017). Tarihsel Süreçte Aile Kurumunun Dönüşümü ve Geleceğine
Yönelik Çıkarımlar. Medeniyet ve Toplum Dergisi, 1(1), 93-117.
Ültay, Eser ve diğerleri (2021), Sosyal Bilimlerde Betimsel İçerik Analizi.” Ibad Sosyal
Bilimler Dergisi, (10), 188-201.
Yengin, Deniz (2019). Teknoloji Bağımlılığı Olarak Dijital Bağımlılık. Turkish Online
Journal of Design Art and Communication, 9(2), 130-144.
Yetkin, Elif Gizem ve Coşkun, Kemal (2021). Endüstri 5.0 (Toplum 5.0) ve Mimarlık,
Avrupa Bilim ve Teknoloji Dergisi, (27), 347-353.
Yurdakul, Işıl ve diğerleri (2013). Dijital Ebeveynlik ve Değişen Roller. Gaziantep
University Journal of Social Sciences, 12(4), 883-896.
Yıldırım, İrfan (2021). Sosyal Medya, Dijital Bağımlılık ve Siber Zorbalık Ekseninde
Değişen Aile İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme.” Anemon Muş Alparslan
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9 (5), 1237-1258.
Yurt, Remziye Gül (2025). Dijital Muhafazakârlık: Gelenekten Dijitale
Muhafazakârlığın Dönüşümü. İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları.
Zorlu, Yaşar (2025). Sosyal ve Dijital Medyanın Aile İçi İletişim Üzerindeki Olumsuz
Etkileri Ve Sosyal Sonuçları. Erciyes İletişim Dergisi, 12(2), 599-620.
Https://Tdk.Gov.Tr/İcerik/Basindan/2024-Yilinin-Kelimesi-Kavrami-Kalabalik
Yalnizlik/
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
306
https://dergipark.org.tr/tr/pub/tinisos/article/1838435
Featured post
A Silent Journey Through Literature: Muhittin Çiftçi’s ‘Sessiz Sofra’ is out now from Alaska Yayınları!
Author Muhittin Çiftçi’s eagerly awaited new work, ‘Sessiz Sofra’, is set to reach readers and the literary world very soon under the Ala...
-
The International Search and Rescue Association Continues Its Branch Expansion Efforts Throughout Turkey at Full Speed. ...
-
AK Party Keçiören District Chairman Ömer Faruk İslam met with young people in Keçiören. The meeting, hosted by the Keçiören Youth Associat...
-
🚄 We have started the construction of our National Electric High-Speed Train Set Manufacturing and Testing Factory in Sakarya. ...
