Tuesday, 6 December 2016
ARAKAN BAĞLAMINDA Myanmar’ın ASEAN üyeliğinin yeniden değerlendirilmeye açılması
ASEAN’ın temelleri 8 Ağustos 1967’de Bangkok’ta kurucu üyelerin imzaladıkları beş maddelik bildirgeyle atılmıştı. Sözkonusu bildirgede ASEAN’ın kuruluş amaçları; ekonomik, sosyal, kültürel, teknik, eğitim ve diğer alanlarda işbirliği gerçekleştirilmesi ile adalet kavramına, hukuka ve Birleşmiş Milletler ilkelerine saygı çerçevesinde bölgesel barış ve istikrarın sağlanması olarak belirlenen ASEAN'ın, Arakanlı Müslümanlar sorununu çözme konusunda inisiyatif alıp almayacağı konusu uluslar arası bi tartışma konusu oldu.
Tabi bu arada ,Arakanlı Müslümanların sadece Malezya ve Endonezya’da değil, Tayland gibi bölgedeki diğer bazı ülkelerde de siyasi ve toplumsal statülerinin belirsizliği içerisinde hayat sürdükleri konusunun gündeme taşınacak olması da tartışmanın bir başka boyutu. Esed Rejimi'nin ve Baas Rejimi'nin suriyelilere ve ıraklılara yaptığı baskı uluslar arası tepki çekerken biraaz da uzakdoğu'ya kafa çevirip "orada neler oluyor ?" u sorgulamamız ve kendi vicdanımızda "biz orada olsaydık nasıl hissederdik" i yaşamamız lazım.
SOYKIRIM,SÜRGÜN,TECAVÜZ,TEDHİŞ,VESAİRE VESAİRE....
Bunlar hiç kimsenin yaşamasını istemediğimiz, ancak son 350 yıllık Türk,Arap,Kürt,AZERİ,Filist,ESKİ SOVTÜRK,UYGUR,BALKAN VB birçok topluluğun yaşamak zorunda bırakıldığı tarihsel,etnik,dini ve kültürel süreçler olarak önümüze çıktı. Artık herkesin de bildiği bir motto var oda . " dünya 5'ten büyüktür.!" bu bağlamda yanlız Arakan'lı kardeşlerimiz için değil tüm dünyadaki masum insanlar için "dur! " demek ve karşı mücadeleye girmek zorundayız. Elbette Myanmar devletinin teröristlerle mücadelesi meşru müdafa hakkıdır, amenna ancak köyünde karnını doyurmaktan aciz, hertürlü vatandaşlık hak ve ödevlerinden mahrum bırakılan müslüman masum halk hariç! hatta bu konuda self determination da etkili bir çözüm yolu olarak ortaya konulabilir tabiki garantör ülke olarak sadece Türkiye değil; Çin, Malezya ve Endonezya’da hatta Pakistan ve Japonya£nın da dahil olduğu GAGİT (GÜNEY OĞU ASYA GÜVENLİK VE İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ ) KURULARAK ASKERİ MÜDAHALE SEÇENEĞİ DE AKTİF HALDE OLMAK KOŞULUYLA SORUN ÇÖZÜME KAVUŞTURLMAYA ÇALIŞILABİLİR.
Bu çiftlikte büyük balık küçük balığı yemiyor
Kahramanmaraş’ta balık üreticisi, çiftliğinde balıkların birbirine zarar vermemesi için boylama makinesi üretti.
Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesine bağlı Kılavuzlu mevkiinde 100 dekarlık baraj göleti üzerinde balık üretim çiftliği olan Fatih Şeker (56), 14 yıllık araştırmanın sonucu boylama makinesini geliştirerek, patentini aldığı makineyi yurt içi başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesine satışını yapıyor.
Boylama makinesi sayesinde kendi çiftliğinde balıkların stresten uzak olarak birbirine zarar vermeden yetiştirildiğini kaydeden Fatih Şeker, boylama makinesi sayesinde maliyeti yarı yarıya düşürdüğünü, verimi de aynı oranda artırdığını söyledi.
15 bin TL harcadığı makine sayesinde yarım gramdan 600 grama kadar balıkları boylayabildiğini belirten Fatih Şeker, “Eski yöntemle 3 gün süren ve aç bırakılan balıkların işlemleri şimdi bir saat sürüyor. Aç kalmadıkları için stresten uzaklaşan balıklar böylece birbirlerine saldırmıyor” dedi.
Buluşunu yaptığı balık boylama makinesini Norveç fuarlarına taşıyarak ülke ekonomisine katkı sağlamayı amaçladığını söyleyen Fatih Şeker, “Bu balıklarımızı elle boyladığımız için çok maliyet ve işçilik giderlerimiz yüksekti. Dedik ki biz bunu geliştirelim. Bu maliyetimizi daha aza indirelim, verimliliğimizi artıralım. Çünkü bir balığı boylamak için, üç gün önceden yem veremiyorsun. 3 gün aç bırakıyorsun, sonra boyluyorsun. Ondan sonra bu bir gramaj kaybı, yem kaybı ve balıkların strese girmesine sebep oluyordu. Balıkları boylayan bir makine düşündük. Avrupa’da numuneleri vardı, Türkiye’de maalesef yoktu. Biz dedik, kendimize bir makine yapalım. Ve bir makineye bakarak onun benzerini yaptık. Sonra bu makineyi geliştirdik. 3 elemanın 8 saatte boylama yapmış olduğu balık miktarı tonajını bu makine vasıtasıyla tek bir elemanla 1 saatte yapıyoruz. Üstelik de 3 gün aç bırakma yerine, akşam yemini attığında sabahleyin o havuzu, o kafesi 1 saat içerisinde boylama yapıyor, balıklar strese girmiyor, zaman kaybı olmuyor. Et kaybı olmuyor. Balık hastalanma riski aza düşüyor. Balıkların boylanması çiftliklerde elzemdir. Neden elzemdir, şunun için: Balıklar büyük ve küçük aynı havuzda olduğu sürece birbirlerine zarar verir, birbirlerini ısırır, büyükler küçükleri yer. Ve onun gelişimi ile ölümüne sebep olur. Gelişimi durur. Onun için her ay rantabl bir şekilde bir üretim yapabilmek için her ay mutlaka balıkların boylanması gerekir. Bu makine bir havuzda bulunan 3 bir grubu 3 boya, 3 sınıfa ayırıyor, 3 gramaja ayırtıyor. O şekilde boylama yapıyor. Makinede son dönemlerde geliştirdiğimiz ve birçok ülkeye ihracat ediyoruz elhamdülillah şu anda, hem yurt içi, hem yurt dışı. Bu makineler yapılmadan önce yurt dışından geliyordu. Biz bu makineleri yaptıktan sonra yurt dışından gelişini engellediğimiz gibi yurt dışına ihracatına başlamış bulunmaktayız. Öyle bir şey geliştirmek bize nasip oldu ki elhamdülillah, 1 makine de yarım gramdan 500-600 rama kadar boylayabiliyoruz. Tek bir makineyle yarım gramdan 600 grama kadar balıkları sınıflandırıyoruz. Hijyen ve hassas bir şekilde boylamayı gerçekleştiren bir makine yapmayı Cenabı Hak bize nasip eyledi. Bunun şu andaki satış fiyatımız 15 bin TL. Norveç’te uluslararası daha büyük fuarlar var. Buralara inşallah bunu götürüp buralarda tanıtımını yapıp hem ülke ekonomisine, hem sektörün kalkınmasına, hem kendi bütçemize ve ekonomimize katkı sağlaması için elimizden geleni yapacağız” diye konuştu.
Malezya’dan Arakan çıkışı ve ASEAN’da reform ihtimali
Malezya’dan Arakan çıkışı ve ASEAN’da reform ihtimali
Kuala Lumpur’da yaklaşık on bin kişinin katılımıyla gerçekleştirilen Arakan’a destek gösterisi, gösteriyi organize eden kurumlar ve liderlerin söylemleriyle ASEAN özelinde yeni bir tartışmayı gündeme getirmeye aday.
KUALA LUMPUR - Mehmet Özay
Myanmar’da 9 Ekim'den bu yana Arakan Müslümanlarına yönelik zulüm ve şiddetin ‘etnik soykırıma’ evrildiği konusunda beliren güçlü kanaatler son günlerde bölgede ilk defa tanık olunan tepkileri de beraberinde getiriyor. Bu anlamda pazar günü Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da yaklaşık on bin kişinin katılımıyla gerçekleştirilen Arakan’a destek gösterisi, niceliksel katılımın ötesinde gösteriyi organize eden kurumlar ve liderlerin söylemleriyle ASEANözelinde yeni bir tartışmayı gündeme getirmeye aday.
Malezya’dan üst düzeyde tepki
Söz konusu gösteri, Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu (UMNO) Genel Başkanı ve Başbakan Necib bin Rezak ve Malezya İslam Partisi (PAS) Genel Başkanı ve Uluslararası İslam Alimleri Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Abdülhadi Awang’ın katılımıyla gerçekleştirildi. Bu gelişme kuşkusuz ki, bugüne kadar Malezya’da Arakan konusunda siyasi bir iradenin ortaya konulması ve bunun yüksek sesle dile getirilmesi adına çok önemli bir adım.
Myanmar’ın Bengal Körfezi’ne bakan batı eyaleti Arakan’da 2012 yılı mayıs ve haziran aylarında yaşanan saldırılar ve göçler sonrasında Malezya’da uluslararası konferanslar ve gösteriler tertip edildiğine tanık olunmuştu. Ancak Malezya Başbakanı tarafından, pazar günkü gösteride yaptığı konuşmada tanık olunduğu gibi net mesajlar verilmemişti.
Başbakan Necib bin Rezak ve PAS Genel Başkanı Hadi Awang, konuşmalarında İslami hassasiyetler ve ümmet olgusu üzerinden birliğe işaret ederken, Myanmar hükümetini zulme ve soykırıma neden olmakla eleştirdiler ve bugüne kadar uluslararası tepkilere rağmen, bu süreci sonlandırma konusunda gerekli adımları atmamakla sorumlu olduğuna dikkati çektiler. Myanmar hükümetinin başkanlık ofisinden geçen cuma günü yapılan ve Başbakan Necib bin Rezak’ın söz konusu gösteriye katılmaması, aksi halde bunun ASEAN sözleşmesine göre ülkenin iç işlerine karışmak anlamı taşıyacağı yönündeki uyarısına verilen karşılık tam da bununla ilgiliydi.
Myanmar’da ordu nüfuzu ve ASEAN üyeliği
Başbakan Necib, konuşmasında Malezya hükümeti veya kendisinin Myanmar’ın içişlerine karışmasının söz konusu olmadığını, aksine Arakan’da yaşananların bir insanlık suçu olduğunu ve bu çerçevede sessiz kalmama sorumluluklarını yerine getirmekte olduklarına işaret etti. Bu görüşünün de ASEAN sözleşmesinde yer alan insan hakları konusundaki bağlayıcı kararlarla ilgili olduğunu hatırlatırken, Myanmar hükümetinin bu maddeleri niçin görmezden geldiğini de sorguladı. Başbakan bir adım daha ileri giderek, Myanmar’ın ASEAN üyeliğinin yeniden değerlendirilmeye açılması önerisini gündeme taşıdı.
Gösteriye Malezya’daki bazı sivil toplum kuruluşları da katkıda bulunurken, siyasi liderlerin yaptıkları açıklamalara destek verdiler. Konuyla ilgili olarak AA’ya konuşan merkezi İstanbul’da bulunan Uluslararası İslami Sivil Toplum Kuruluşları (IDSB) Güneydoğu Asya sorumlusu Ahmet Azam Abdurrahman, Başbakan Necib bin Rezak ve PAS genel başkanının konuşmalarında Myanmar hükumetine iletilen önemli mesajlar olduğunu söyledi. Ahmet Azam, “Arakanlı Müslümanlara yönelik saldırıların ardında ‘de facto’ hükümet olan ordu bulunuyor” görüşünü dile getirirken, bir anlamda Başbakan Necib bin Rezak’ın Arakan’daki gelişmeler karşısında Su Çi’yi sorumluluğa davet eden açıklamasının neye tekabül ettiği ve ne tür süreçlerle ilintili olduğunu da ortaya koyuyor.
Öte yandan, Malezya Müslüman Öğrenci Derneği (ABIM) Dış İlişkiler Sorumlusu Adli Zakuan ise başbakanın konuşmasında soykırım uygulayan Myanmar’ın ASEAN üyeliğinin yeniden değerlendirilmeye açılması görüşünü öne çıkardı. Adli Zakuan, Myanmar devletinin Arakanlı Müslümanlara yönelik dışlayıcı ve yok sayıcı yaklaşımının yeni olmadığını ortaya koyma adına, “İnsan hakları uygulamaları dolayısıyla, 1997 yılında Myanmar’ın ASEAN üyeliğine o dönem de ABIM olarak karşı çıkmıştık” cümlesi, Myanmar’da Arakanlı Müslümanlar sorununun, en azından 2012 yılı öncesinde de var olduğunu hatırlatması bağlamında önem arz ediyor.
ASEAN'da siyasi kriz ihtimali
Malezya ve Myanmar hükümetlerini karşı karşıya getiren bu süreç, Arakanlı Müslümanların maruz kaldığı insani durumun ötesinde, ASEAN bağlamında siyasi bir krize evrilme olasılığı taşıyor. Malezya’da bizzat başbakan ve bazı bakanlar tarafından hükümet adına yapılan bu açıklamaların, ülkedeki geleneksel Müslüman kitlelerin bağlı olduğu PAS tarafından desteklenmesi, konunun sadece Malezya özelinde kalmayacağı, örneğin Endonezya’da da zaten var olan duyarlılığın giderek güçlü bir temsiliyette karşılık bulacağı ihtimalini artırıyor.
Bununla birlikte, halen varlığını sürdüren diğer bazı bölgesel meselelerden hareketle, ASEAN’ın siyasi birlik konusunda istikrarlı bir yapı oluşturmasından söz edilememesi, önümüzdeki süreçte Arakanlı Müslümanlar konusunda Myanmar’a yönelik ne gibi ciddi bir yaptırımın gündeme getirilebileceğini de şüpheli kılıyor. Kaldı ki, Myanmar özelinde bugüne kadar insan hakları konusundaki uyarıların temelde ABD ve Avrupa Birliği’nden gelmesi nedeniyle, bölge ülkelerinin bu alanda inisiyatif almamasıyla bir tür ‘dışa bağımlılık’ sergileniyordu. Bununla birlikte, ABD’de seçimlerden sonraki gelişmeler, yeni yılla birlikte göreve başlayacak yeni yönetimin Asya-Pasifik bölgesindeki sorunlara, bu çerçevede Myanmar’da genel anlamda insan hakları meselesine ve özelde Arakanlı Müslümanların durumuna yönelik reform mahiyetindeki açılımları ne kadar sürdürülebilir şekilde gündeme getireceğini de belirsiz kılıyor.
Yasadışı göçmen sorunu ve BM Mülteciler Sözleşmesi
Bu noktada bazı istatistiki verilerle Arakanlı göçmenlerin durumuna yakından bakmak mümkün. ASEAN’a üye ülkeler içinde Malezya’da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne kayıtlı yaklaşık 55 bin Arakanlı Müslüman bulunuyor. Ayrıca, Tayland başta olmak üzere, diğer bazı ülkelerdeki Arakanlılar da dikkate alındığında sayısı yüzbinlere ulaşan bir kitlenin varlığı ile karşılaşılıyor. Özellikle 2012 yılından bu yana teknelerle göç maceralarının önemli bir bölümünün sonlandığı yer olan Endonezya’da da Arakanlıların varlığından söz etmek mümkün. Bununla birlikte, Arakanlı Müslümanların söz konusu ülkelerde hukuki statülerinin bulunmadığı da bir gerçek.
Bu noktada, ABIM sorumlusunun dile getirdiği üzere, Malezya hükümeti bir yandan Myanmar’ı eleştirirken, öte yandan ülkedeki Arakanlıları her an soruşturmaya tabi tutabilecek bir yasal sürecin mevcut olduğu ve bunun işletilmesinin bazı kişi ve kurumların inisiyatifine terk edildiği gerçeği ortada duruyor. Bunun temel nedeni, Malezya başta olmak üzere ASEAN’a üye ülkelerde BM Mülteciler Sözleşmesinin halen imzalanmamış olması. Bugüne kadar, örneğin Malezya ve Endonezya’da bu kitlenin şu veya bu şekilde yaşam sürmesinde sivil toplum kuruluşları ile geniş Müslüman kamuoyunun ‘yumuşak’ baskısından söz etmek gerekir. Bu çerçevede, 2015 yılında ASEAN dönem başkanlığını yürüten Malezya hükümeti nezdinde girişimlerde bulunan bazı sivil toplum kuruluşlarının, Myanmar’ın ASEAN üyeliğinin tartışmaya açılmasını gündeme getirdikleri hatırlatılabilir.
ASEAN yapısal değişikliğe muhtaç
Bu gelişmeler çerçevesinde, Myanmar devletinin Arakanlı Müslümanlar sorununu çözme konusunda inisiyatif alıp almayacağı bir yana, yeni bir durumun ortaya çıkmakta olduğu söylenebilir. Birincisi, ASEAN sözleşmesindeki “üye ülkelerin birbirlerinin içişlerine karışmaması” maddesinin yeniden ele alınması gerektiği. İkincisi ise yukarıda değinildiği üzere, Arakanlı Müslümanların sadece Malezya ve Endonezya’da değil, Tayland gibi bölgedeki diğer bazı ülkelerde de siyasi ve toplumsal statülerinin belirsizliği içerisinde hayat sürdükleri konusunun gündeme taşınacak olması. Her iki durum da ASEAN genel sekreterliği marifetiyle ele alınacak. Başta Arakanlı Müslümanlar olmak üzere bölgedeki yasadışı göç akışları ve göçmenlerin statüsü, ‘insan hakları temelinde’ yeni bir çerçeveye oturtulmayı bekliyor.
ASEAN’a üye ülkelerden, aralarında Kamboçya ve Filipinler olan birkaçı hariç diğerlerinin Birleşmiş Milletler Mülteciler Sözleşmesi’ni halen imzalamamış olması başlı başına bir sorun. Bu durumun, geçen yıl Malezya yönetimince gündeme getirilen ‘insan odaklı ASEAN’ konseptiyle bağdaşmadığı da apaçık ortada. Bugün Malezya hükümetinin siyasi bir irade olarak ön plana çıkarmaya çalıştığı Arakanlı Müslümanlar meselesiyle ilgili, ülkede yaşayan Arakanlılara yönelik yasal göçmenlik hakkından mahrumiyet ve bunun neden olduğu sosyo-kültürel, ekonomik koşullar ortada ikircikli bir durum olduğuna işaret ediyor.
Her ne kadar geçen hafta İçişleri Bakanı Ahmet Zahidi Hamid, “Malezya olarak Arakanlılara doğum yapma hakkı veriyoruz” demiş olsa da mevcut durumda Malezya’daki söz konusu kitlenin, Arakanlıların geniş bir çerçeveden bakılmayı gerektiren sosyo-kültürel ve ekonomik varlıkları içindeki yeri oldukça sınırlı. Öyle ki, ABIM Dış İlişkiler Sorumlusu Adli Zakuan bu konuyu daha geniş bir çerçevede değerlendirerek, ‘Başbakan Necib bin Rezak’ın gösterideki konuşmasının ümit verici olduğunu, ancak bunun yansımalarının pratikte karşılık bulmasıyla Arakanlıların maruz kaldığı zorlukların en azından bir bölümünün çözüme kavuşturulabileceğini’ ifade ederek daha yapılacak çok iş olduğunun altını çiziyordu.
son dakika! son dakika! son dakika! : Almanya'da on binlerce kişi işinden olacak!
Almanya'da çeşitli alanlarda faaliyet gösteren önemli firmalar, yeniden yapılanma ve maliyetleri azaltma kapsamında on binlerce çalışanının işine son vermeyi planlıyor.
http://aa.com.tr/tr/info/infografik/2940
Trump’ın Ortadoğu’yla sınavı: Kaos mu yeni bir düzen mi?
Trump’ın Ortadoğu’yla sınavı: Kaos mu yeni bir düzen mi?
ABD’nin yeni Başkanı Trump’ın Ortadoğu’da nasıl bir politika izleyeceği hem bölge ülkelerini hem de Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.
İSTANBUL - PROF.DR. NURŞİN A. GÜNEY
ABD’nin yeni Başkanı Trump’ın Ortadoğu’da nasıl bir politika izleyeceği hem bölge ülkelerini hem de Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Obama yönetimi döneminde uygulanan geriden idare politikasıyla bölgede mezhepsel ve etnik fay hatlarının kırılmasını teşvik eden vekalet savaşlarına göz yumulunca Libya, Suriye, Irak ve hatta Lübnan gibi ülkelerde merkezi hükümetler çöktü. Sonuç, bölgede istikrarsızlık ve bu istikrarsız ortamın beslediği terör ve iç çatışmalardı.
ABD’nin seçilen başkanı Trump’ın Obama’dan devraldığı miras da bu oldu, yani enkaz haline gelen bir Ortadoğu. Türkiye için ise cevabı aranan en önemli soru şu: Obama sonrası enkaz haline gelen bu Ortadoğu’da Trump, Obama dönemi politikalarına başka bir söylem ile devam mı edecek yoksa yeni bir düzen oluşturmayı mı seçecek? Eğer Trump ve ekibi Ortadoğu’da yeni bir düzen oluşturma seçeneğine ağırlık verirse o zaman bu düzeni hangi bölge güçleriyle beraber oluşturacağı da elbette Ankara’yı doğrudan ilgilendirecek bir karar olacak.
Aslında Ankara Trump’ı bekleyen bu kritik kararların öneminin farkında. Bu nedenle Obama döneminde iyice gerilen ve Clinton’ın başkan seçilmesi halinde daha da gerileceği düşünülen Ankara-Washington ilişkilerinin geleceği ile ilgili temkinli bir iyimserlik havası Trump’ın seçimleri kazanmasıyla beraber Türkiye’de hakim olmaya başladı. Seçimin hemen ertesinde gerçekleşen Erdoğan-Trump telefon konuşması ve Trump’ın kızının Cumhurbaşkanı Erdoğan’a siyasi bir figür olarak beğenisini dillendirmesi gazetelere yansıdığında Türkiye’deki genel kanı, Trump’ın başkanlığı altında Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir başlangıcın ve iyileşmenin yaşanacağı yönündeydi. Ancak Türk-Amerikan ilişkilerinin inişli-çıkışlı doğasını bilenler şüpheciliği elden bırakmıyor ve Trump ile ekibinin Ortadoğu konusunda vereceği gerçek sinyallere kadar beklememiz gerektiğini söylüyordu. Seçimlerin üzerinden geçen süre zarfında seçilmiş Başkan Trump ekibini birer-ikişer belirledi ama hala kesin değerlendirmelerden ziyade gelecek ABD yönetiminin Ortadoğu konusunda ne yapacağını senaryolar üzerinden tartışabiliyoruz.
Trump ekibini bekleyen konjonktür
Bu muğlaklığın pek çok nedeni var. Öncelikle Trump’ın ekibinin (Flynn, Pence, Pompeo, Priebus, Sessions, Bannon ve Mattis) genel duruş ve fikirleri iç politikayı ilgilendiren konularda genel cumhuriyetçi, muhafazakar yönelim açısından çok şey söylüyor ama bu ekibin dış politika ve güvenlik politikaları söz konusu olduğunda, caydırıcılığı gücü görünür kılarak sağlayan bir yönelim mi, pragmatist bir yönelim mi yoksa yeni-muhafazakar bir yönelim mi benimseyeceği henüz belli değil. Unutulmamalı; Eisenhower, Nixon ve Reagen Cumhuriyetçi anlayış içerisinde kalmalarına rağmen farklı tercihler sergileyebilmişlerdi. Washington DC’de hâkim bürokratik ve örgütsel yönelimin (çok sık duyduğumuz ünlü establishment) hangi Cumhuriyetçi dış politika ve güvenlik anlayışını daha kolay sindireceği akıllardaki ayrı bir soru. Keza dış politikanın geleceği ve Ortadoğu’ya yönelik seçimlerin neler olabileceğini asıl belirleyecek unsurun; Ortadoğu’nun içinde bulunduğu durum, Irak-Suriye hattındaki mücadele ve bölgesel olduğu kadar küresel düzeyde de Amerika-Rusya ilişkilerinin seyri olduğu hatırlanmalı.
Bu noktadan yola çıkarak Trump ve ekibinin altını tutarlı bir biçimde çizdikleri Ortadoğu’ya yönelik üç siyasi önceliği sıralayalım- ki Irak-Suriye hattında yoğunlaşan mücadelenin geleceğiyle ilgili hangi senaryoların olası olduğunu ve bu senaryoların Türkiye’ye ne vaat ettiğini tartışabilelim. Trump ve ekibinin Ortadoğu’ya yönelik olarak verdikleri karışık sinyaller içerisinde üç nokta sürekli olarak tekrarlanıyor -ki bunlardan ilki ve altı en güçlü biçimde çizileni, Trump’ın DEAŞ’ı bitirme sözü. Trump DEAŞ’ı bitirirken Amerikan’ın bir kara müdahalesinde bulunmayacağını da söylüyor, yani ikinci öncelik terörizmle mücadeleyi ABD’nin Ortadoğu’ya bizzat girmeden yapması. Üçüncü öncelik ise Ortadoğu’da bölge devletleriyle işbirliğinin gerçekleşmesi. Aslında üç önceliğin birbirine uygun bir paket ortaya çıkardığını yadsıyamayız. Bu uyuma rağmen işi karmaşıklaştıran unsurlar da var ki bunlardan en önemli bugünkü Ortadoğu siyasal konjonktürü.
Hafızalarımızı zorlarsak Obama Doktrini’nin kaleme alındığı ilk yıllarda bölge devletleriyle işbirliği ABD’nin Bush yönetiminden farklı olarak masaya koyduğu bir enstrüman gibi duruyordu. Hatta bu bölgede otoriter liderler ve diktatörlerle statükonun/istikrarın korunması anlamına geldiği için demokrasiyi önceleyen çevrelerce de eleştiriliyordu. 2011’i izleyen dönemde sokaklar otokrasiler, askeri yönetimler ve diktatörler karşısında ayaklandığında ABD’nin tercihi bölgenin istikrarsızlaşmasını besleyen seçici çıkar odaklı müdahale yönünde oldu ama her halükarda ABD’nin ilişki kurmaya ya da karşı gelmeye alışık olduğu yönetimler birer birer devrildi. Kısaca, Trump’ın işi, bölge ülkeleriyle iyi geçinmek konusunda, Obama’dan daha zor olacak, çünkü bugünün Ortadoğu’su çözülen devletlerden yükselen çoğul bir kaosun Ortadoğu’su.
Trump’ın Ortadoğu’da seçenekleri
Bu zorluğu aşmak için Trump ve ekibi aşina oldukları formüle tutunabilirler ve geleneksel müttefikleri olarak bir zamanların statüko eksenine yani Türkiye, İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan’a öncelik vermeyi ve bu hattı desteklemeyi seçebilirler. Elbette statükonun manası Ortadoğu’da çok değişti ve Ankara-Kahire-Tel-Aviv ve Riyad’ın her konuda anlaşabileceklerini söylediğimiz günler geçmişte kaldı. Ancak bu bölgesel aktörlerin güvenlik meselesi üzerinden İran-Hizbullah hattının güçlenmesinden duydukları rahatsızlığı ve terörizmin ortak sorunları olduğu gerçeğini unutmamak gerek. Bu bağlamda DEAŞ odaklı başlayacak ortak bir terörizmle mücadele gündemi pekâlâ oluşturulabilir ve Trump’ın seçim çalışmaları sırasında sıkça vurguladığı İran’ın Ortadoğu’da artan ve mezhep savaşları üzerinden Irak’tan Yemen’e uzanan etkisi dengelenebilir.
Trump ve ekibini bekleyen ikinci seçenek bizi biraz daha karmaşık hesaplar üzerine düşünmeye itiyor. Trump’ın DEAŞ terörizmini önceleyen politikasının Türkiye için sorun yaratan kısmı da bu seçeneğin rasyonalizasyonunda gizli. Trump yaptığı pek çok konuşmada, Suriye’de DEAŞ’la mücadelede varlık gösteren ve özellikle Fırat Kalkanı altında etkinliği daha da artan ÖSO unsurlarının kim olduğunu bilmediğini söyleyip durdu. Bu bakış açısı 'Suriye’de rejimin karşısında olan herkes teröristtir' diyen Rus bakış açısıyla örtüşüyor. Dolayısıyla Trump’ın ekibi askeri olarak zayıf ve parçalı olarak algıladıkları ÖSO yerine Rusya ve Rejimi desteklemeyi seçebilir ki, bu Halep’in Rejime verilmesi demektir. Bu doğrultuda yapılacak bir tercih iki açıdan Türkiye’nin aleyhine bir tercih olacaktır. Öncelikle Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonunda da önem arz eden ÖSO’nun sıkışması anlamına gelecek, maddi ve manevi açıdan sıkışan ÖSO’yu kontrol altında tutmak Türkiye açısından imkansız değil ama daha zor olacaktır.
İkincisi ve daha önemlisi Halep’in düşmesi ile Türkiye’ye yönelik yeni bir göç dalgası başlayacaktır. Bu ihtimal karşısında gereken ayarlamaları yapmaktan Ankara geri durmuyor. Öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sık sık altını çizdiği ilke, Fırat Kalkanı’nın amacının Suriye ve Halep’i işgal etmek olmadığı, vurgulanmaya devam ediyor. Bu herkese olduğu kadar ÖSO’ya da bir hatırlatma ama Türkiye Suriye’nin geleceğinde Suriye’deki muhalif unsurların yer alması gerektiği fikrinden de vaz geçmiş değil. Bu nedenle Halep’e yardım koridoru açılması gibi konular üzerinden Rusya ile sürdürülen pazarlık önemli ve anlamlı. Nitekim Türkiye-Rusya diyaloğunun geldiği noktada Moskova’nın, Fırat Kalkanı Suriye’deki Rus etki ve nüfuz alanına girmedikçe Türkiye’nin desteğinde yürütülen operasyona ses çıkartmayacağını anlıyoruz.
El-Bab’da Türkiye-Rusya stratejik diyaloğu bu zor denge üzerinden yürürken ABD’nin bu resim karşısında yaptığı tercihi, yani Rusya-Rejim tercihini, sorgulayıp sorgulamayacağı önemli bir soru. Trump, Rusya ile iyi ilişkiler kurmaktan dem vuruyordu ama Moskova ile iyi geçinmek ayrı bir şey, Obama yönetimini İran konusunda suçlarken Suriye’yi Rusya’ya vermek ayrı bir şey. Bu nedenle iki hususa yönelik Trump ekibinin tavrı henüz netleşmedi: 1) - ABD ne kadar iddialı, ne kadar etkili bir Rusya ile iyi ilişkiler kurabilir? Yani Rusya konusunda ABD’nin kırmızı çizgisi ne? 2) - PYD/YPG bu tabloda ABD için yararlı bir enstrüman olmaya devam edecek mi?
Türkiye’yi bekleyen senaryolar
Bu iki husus konusunda Türkiye’nin tavrı açık: PYD/YPG de DEAŞ’ın varlığı da kabul edilemez, yani Ankara terörizmle mücadeleyi teröristleri kullanarak yapacak her türlü plana karşı çıkacaktır. Bu noktada Fırat Kalkanı Suriye’nin kuzeyinde amacına uygun biçimde devam edecektir. Söz konusu operasyonun çok karmaşık bir zeminde devam eden askeri bir operasyon olduğu da düşünülürse operasyon riskleri de zaman zaman kendisini hissettirecektir. Bu nedenle de ABD’nin yeni yönetim ekibinin kafası PYD konusunda netleşmedikçe Türkiye-Rusya diyaloğu ve bu diyaloğun çerçevesinde ortaya çıkan sınırlar önemli olacaktır.
ABD’yi yönetecek ekibin, güçlenecek Rusya’dan rahatsız olabileceği bir anın gelebileceğini, dolayısıyla PYD seçeneğinin kullanılabilir bir seçenek olmaktan bir günde çıkmasının çok mümkün görünmediğini dillendiren uzmanlar var. Haklılar, dış politika dönüşümler kadar devamlılığı da barındırır çünkü hiçbir aktör stratejik yatırımlarını bir günde rafa kaldırıp stratejik hataların maliyetini hanesine işlemek istemez. Öyleyse aynı kısır döngü içerisine mi düşeceğiz, kötü senaryo hep/devamlı Türkiye’ye dayatılacak mı diyenlere iyi senaryo ihtimali için ipuçlarını da verelim:
ABD’nin askeri açıdan sahaya inmeyeceği bir gelecekten bahsediyoruz. Bu gelecekte ne kadar isterlerse istesinler ne Esed ne İran Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayamaz. Konvansiyonel askeri kapasiteleri açısından önem atfettiğimiz Rusya ise Suriye’de almak istediğini almış ve limanları ele geçirip Akdeniz’de varlık edinmiş görünüyor. Bugün içinde bulunduğu askeri ve ekonomik zorluklar altında elde ettiği kazanımları tehlikeye düşürüp tüm Suriye’yi Esed için kazanmak Moskova’nın aklından geçmiyor. Türkiye ise terörden temizlenmiş bir kuşak ve bu kuşağın gelecekteki güvenliği garantilenmedikçe askeri, siyasi ve diplomatik olarak sahada olacak. Bu noktada rekabetin niteliği bölgeselden ve taktik düzeyden stratejik düzeye çıktığında ABD sahada bir NATO müttefiki olduğunu hatırlayabilir ki Obama Yönetimi bunu unutmuştu. Üstelik Ankara Fırat Kalkanı operasyonunda başarılı olan Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması girişimlerinin de (PKK/DEAŞ terörü, FETÖ/PDY’nin üç kere denediği iktidarı devirme teşebbüsü, iktisadi baskılar vb) başarıya ulaşmadığını ABD’ye sürekli hatırlatacaktır. Tüm bunlar (hatırlamalar, hatırlatmalar, ABD-Rusya dengesinin etkin bir biçimde kullanılması için aynı anda sahada ve masada var olma zorluğunu üstlenmek) sonucunda Türkiye terörizmden arındırılmış, mültecilerin dönebilmesi için gerekli yatırımın yapılabileceği bir komşu alanın garantörü olabilir.
Trump’ın ve ekibinin düşüneceği çok konu, senaryoya bağlı olarak gidilebilecek pek çok yol var ancak sempati-rasyonalite dengesinde Ankara ile de ilişkileri bir nebze düzeltme umuduyla yola çıkacak ekibin farklı saldırılar karşısında direnmiş Türkiye’ye bir şeyler vermesi gerektiği söyleniyor. Verilecek şey, elbette FETÖ’nün lider kadrosu da olabilir ki bu hususun Ankara açısından PKK kadar önemli olduğu bilinmekte. Ancak ABD iç hukukunun işleyişi nedeniyle kısa sürede ve sadece yönetimin inisiyatifi ile adım atılması güç olabileceğinden belki de parmaklar Suriye’de iyi senaryoya doğru kayar.
Nurşin A. Güney. Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı- BİLGESAM Başkan Yardımcısı
* “Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Fırat Kalkanı'nda kritik eşik: El-Bab ve sonrası
Türk ordusu destekli ÖSO güçlerinin El-Bab’a ulaşması ile o tarihe kadar nispeten bir uzlaşının olduğu Fırat Kalkanı konusunda itirazlar yükselmeye başladı. Bunun temel nedeni El-Bab’ın coğrafi anlamda stratejik önemi.
İSTANBUL - Oytun Orhan. Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Uzmanı
Türkiye’nin Suriye’de başlattığı Fırat Kalkanı operasyonunun ilk aşaması sınır hattının DEAŞ unsurlarından temizlenmesiydi. Türk ordusu destekli Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı güçlerin Cerablus’u alarak sınır hattı üzerinden Çobanbey’e ulaşmasıyla ilk aşama başarı ile tamamlanmış ve DEAŞ ile Türkiye arasındaki sınırdaşlığa son verilmişti.
Operasyonun ikinci aşaması fiili güvenli bölgeye güneye doğru derinlik kazandırılmasıydı. Bu çerçevede Fırat Kalkanı operasyonu köy köy ilerledi ve sınır üzerindeki ince hat güneye doğru genişlemeye başladı. Türkiye operasyonun en başından itibaren nihai hedeflerin El-Bab ve Münbiç olacağını ifade etmişti. Kasım 2016 sonu itibarıyla Fırat Kalkanı operasyonu El-Bab kapısına dayandı.
Türkiye ve ÖSO’nun El-Bab’a ulaşması ile o tarihe kadar nispeten bir uzlaşının olduğu Fırat Kalkanı konusunda itirazlar yükselmeye başladı. Bunun temel nedeni El-Bab’ın coğrafi anlamda stratejik önemi. El-Bab’ı ele geçiren güç, batıda Afrin, doğuda Rakka ve Münbiç ve güneyde de Halep şehir merkezine ulaşmak için çok kritik bir köprübaşı ele geçirmiş olacak.
Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonu ile temel hedeflerinden biri PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG’nin Türkiye sınırlarında bütüncül bir bölge oluşturmasını engellemekti. Operasyonun bu hedefe hizmet etmesi açısından El-Bab’ın ele geçirilmesi zorunlu zira YPG’nin halen El-Bab veya daha güneyi üzerinden Afrin-Kobani bağlantısını sağlama imkanı bulunuyor. Ancak Türkiye açısından El-Bab’ın ele geçirilmesi ile sorun bitmiyor. Türkiye El-Bab’ı ele geçirmeyi sonraki aşamalarda Münbiç, Afrin ve hatta Rakka’daki YPG varlığı ile mücadelenin bir parçası olarak görüyor. Dolayısıyla Türkiye açısından El-Bab hayati ama nihai hedefe giden yolda sadece bir aşama.
Rejimin askeri operasyonları dış güçlerin kontrolünde
Türkiye’nin El-Bab sınırlarına dayanması ve YPG’yi de hedef alması ile birlikte o döneme kadar ciddi bir karşı çıkış sergilemeyen Suriye rejiminin pozisyonunu değiştirmeye başladığına şahit olundu. Suriye ilk olarak Ekim 2016 ayı içinde “hava sahalarına girecek Türk uçaklarının düşürüleceği” tehdidinde bulundu. Bundan yaklaşık bir ay sonra da El-Bab kırsalında gerçekleşen hava saldırısı sonucunda 4 Türk askeri hayatını kaybetti. Bu saldırıya ilişkin olarak ilk akla gelen soru Suriye rejiminin bunu Rusya desteği, yönlendirmesi ya da en azından onayı ile mi gerçekleştirdiğiydi. Zira bu tespit El-Bab’a ilerlemesi planlanan Fırat Kalkanı’nın geleceği açısından kritik öneme sahip. Türkiye ve Rusya arasında yapılan görüşmelerde saldırıda Rusya’nın dahli olmadığı anlaşıldı.
Suriye rejimi 6 yıla yakın süredir devam eden iç savaşın ardından giderek zayıfladı ve dış destekçilerine olan bağımlılığı arttı. Bu bağımlılık o denli fazla ki belli devlet kurumları ve sahada yürütülen askeri operasyonlar tamamen ülke dışı güçlerin kontrolüne geçti. Zaman içinde rejimin kendi içinde farklı fraksiyonlar doğdu. Dolayısıyla Suriye’nin davranışlarını anlamaya çalışırken rejim içindeki çelişkiler bağlamında değerlendirme yapmak açıklayıcı olabilir.
Suriye'de 'Haşdi Şabi' hazırlığı
İran bir taraftan Esed rejimine destek olurken diğer taraftan rejimin giderek zayıflamasının verdiği imkanlardan faydalanarak ülkedeki konumunu güçlendirdi ve askeri varlığını artırdı. DEAŞ’ın Irak’ta yarattığı fırsatı kullanan İran, Şii milis güçler (Haşdi Şabi) üzerinden Irak’ı neredeyse yönetir hale gelmişti. İran benzer bir durumu Suriye’de de yaratma peşinde. İran, Suriye ordusunun milis güçlere artan bağımlılığından faydalanarak kendi kurduğu, finanse ettiği, yönlendirdiği birçok farklı ülkeden milis gücü Suriye sahasına sürdü. Son olarak kasım ayının ortasında İran destekli Hizbullah, Lübnan sınırları dışında ilk kez Suriye’de çok büyük bir askeri geçit töreni yaptı. Bunu takiben Suriye’de Iraklı Haşdi Şabi benzeri bir yapılanmanın kurulacağı haberleri basına yansıdı.
Bu yapının Hizbullah başta olmak üzere İran destekli diğer yabancı milis güçlerden oluşacağı açıklandı. Bu muhtemelen Rusya’nın da uzun vadede görmek istediği Suriye değil. Dolayısıyla İran ve Rusya rejime destek verse de her iki aktörün Suriye’nin geleceğine ilişkin bakışlarında farklar var. Nitekim Suriye muhalefeti zayıfladıkça bu çelişkiler daha görünür hale geliyor. Bu tespit ve Türk askerlerinin hayatını kaybettiği saldırı sonrası Rusya’nın pozisyonu bir arada düşünüldüğünde bunun Rusya desteği olmaksızın gerçekleşmiş olma ihtimali yüksek görünüyor.
İran, rejim ve YPG’nin çıkarları örtüşüyor
Suriye rejimi ve İran Türkiye’nin El-Bab’a girerek Halep’i menzil altına almasını istemiyor. Muhaliflerin El-Bab’a girmesi Halep merkezin kuzeyinden bir cephe açılması ihtimalini barındırıyor. Bu nedenle rejim ve İran Halep ile El-Bab arasında tampon bölge oluşturmak amacında. Tam bu noktada rejim, İran ve YPG’nin çıkarları örtüşüyor. Türkiye’nin El-Bab’a yaklaşmasına paralel YPG de batıdan Afrin ve doğudan Münbiç tarafından El-Bab’a ilerlemeye başladı. Bu da Türkiye ve muhaliflerin El-Bab’a çok yaklaşmalarına rağmen halen ele geçirememiş olmalarını açıklayan nedenlerden biri. Zira El-Bab çevresindeki güçlerin bir kısmı Münbiç tarafına kaydırılmak durumunda kaldı ve son haftalarda muhalifler ile YPG arasında çatışmalar yaşandı. Yine rejim desteği altında “yerel Arap ve Kürtlerden oluştuğu” iddia edilen Şehba Tugayı adı altında silahlı yapılar oluşturuldu ve bu gruplar kuruluş amaçlarını “Türkiye ile mücadele” olarak açıkladı. İran ve Suriye rejimi bu şekilde Türkiye ile sınır paylaşmadan araya YPG’yi yerleştirmek istiyor. Bu da YPG’nin Afrin ve Ayn El-Arap (Kobani) bağlantısını sağlama hedefi ile örtüşüyor.
Sonuç olarak Türkiye’nin El-Bab hedefinin önünde üç engel görünüyor. Bunlar sırasıyla Suriye rejimi, İran ve YPG. Eğer bu tespit geçerli ise Türkiye’nin El-Bab’a ilerleyişini diğer aktörlere doğru şekilde anlatabilmesi, hedefinin sınırları konusunda net olabilmesi durumunda El-Bab ve Münbiç’e ilerlemesi açısından elinin güçlü olduğu söylenebilir. Ancak El-Bab’ın ele geçirilme amacının doğru anlatılamaması Türkiye karşıtı cepheyi genişletir ve ilerlemeyi imkansız hale getirebilir.
Rusya'nın önceliği kazanımlarını korumak
İran ve Rusya arasında Suriye konusundaki çelişkiler derinleştikçe Türkiye ve Rusya arasında işbirliği için daha fazla imkan doğabilir. İki ülke Halep, Esed’in geleceği gibi konularda farklı pozisyonda. Ancak Rusya artık Suriye’de sınırlarına ulaştı ve savaşı sürdürmekten ziyade kazanımlarını korumak amacında. Rusya, İran ve Suriye’den farklı olarak iç savaşı hiçbir taviz vermeden bitirmenin mümkün olmadığının farkında. Bunun için de Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye’nin kendi güvenlik endişeleri sınırları içinde hareket ederek ilerlemesi durumunda Rusya’nın çok itiraz geliştirmeyeceği öngörülebilir. Ancak bütün çelişkilere rağmen Rusya’nın Suriye’deki en yakın müttefikinin halen rejim olduğu gerçeğini de unutmamak gerekiyor.
Türkiye bütün bu zorlukları aşabilirse El-Bab sonrasındaki hedefi Münbiç olacaktır. Münbiç’te ise Türkiye’nin karşısına bu sefer YPG ile birlikte ABD çıkabilir. Ancak ABD ile daha önce Münbiç konusunda varılan mutabakat, Türkiye’nin sahadaki askeri varlığı ve Türkiye’nin Münbiç’e hayati önem vermesi Türkiye’yi öne çıkarıyor. ABD daha önceden YPG’ye “Fırat’ın batısında yalnızsın” mesajı vermişti. ABD hava korumasından mahrum YPG’nin sadece ABD’den alacağı silah yardımları ile Fırat Kalkanı’na uzun süre direnmesi zor görünüyor. Ancak Fırat Kalkanı’nın alanı genişledikçe Türkiye’nin Suriye’ye daha fazla kaynak aktarması ve daha fazla Suriyeli muhalif ile birlikte hareket etmesi gerektiği de ortada. Farklı cephelerin açılması Fırat Kalkanı’nda zaafiyete yol açabilir.
El-Bab ve Münbiç ele geçecek olursa Fırat Kalkanı’nın başlangıcında açıklanan hedeflere ulaşılmış olacak. Ancak bunlar taktiksel hedefler. Stratejik hedef Suriye’nin kuzeyinden tüm terör unsurlarının temizlenmesi. Azez-Cerablus hattının terörden arındırılması Afrin ve Fırat’ın doğusundaki YPG ve Rakka’daki DEAŞ varlığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Dolayısıyla Fırat Kalkanı operasyonunun sonraki hedeflerinin bu bölgeler olmasını beklemek gerekiyor.
Monday, 5 December 2016
Kamu ve özel sektörün çevresel gelirleri arttı
Kamu ve özel sektörün çevresel gelirleri arttı
Kamu ve özel sektörün yaptığı toplam çevresel harcama 2012-2015 döneminde yüzde 47,5 artarak 26 milyar lira düzeyine ulaştı.
ANKARA - ERDAL ÇELİKEL
Kamu ve özel sektörün yaptığı çevresel harcamaların toplam tutarı 2012-2015 döneminde yüzde 47,5 artarak 26 milyar lira düzeyine ulaşırken, aynı dönemde elde edilen çevresel gelirler yüzde 43 artışla 21,3 milyar liraya yükseldi.
AA muhabirinin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden derlediği bilgilere göre, çevresel faaliyetler sonucunda açığa çıkan yan ürün, atık ve hurda satışıyla, işletmelere ve belediyelere verilen çevresel hizmetlerden gelir elde ediliyor. Aynı zamanda, çevre temizlik vergisi, kaynak suları harcı, kanalizasyon harcamalarına katılım payı, su tesisleri harcamalarına katılım payı ve diğer çevresel vergiler de belediyelerin gelir hanesine yazılıyor.
Buna kapsamda, 2012 yılında kamu ve özel sektör toplam 12 milyar 959 milyon lira tutarında çevresel gelir elde etti. Söz konusu dönemde 12 milyar 848 milyon lirası kamuya, 3 milyar 734 milyar lirası özel sektöre ait olmak üzere 16 milyar 582 milyon liralık çevresel harcama yapıldı.
Anılan tutarlar sonraki yıllarda sürekli artış göstererek, 2015 sonu itibarıyla çevresel harcama bazında 26 milyar 935 milyon liraya, çevresel gelir bazında da 21 milyar 287 milyon liraya ulaştı. Böylece çevresel harcamalar 2012 yılına göre yüzde 47,5, çevresel gelirler de yüzde 43 arttı.
17 bin ilave istihdam sağlandı
Kamu ve özel sektörün çevresel harcamalarındaki artış bu alana ilişkin istihdam verilerine de yansıdı.
Bu açıdan bakıldığında çevresel faaliyetlerde 2012 yılında 64 bin kişi istihdam edilirken, bu sayı 2015 sonu itibarıyla 81 bine ulaştı. Böylece söz konusu dönemde çevresel faaliyetlerde çalıştırılmak üzere 17 bin ilave istihdam sağlanmış oldu.
En fazla harcama atık yönetimine yapıldı
Çevresel harcamaların hangi alanları içerdiğine bakıldığında, geçen yıl itibarıyla gerçekleştirilen 25 milyar 935 milyon liralık harcamanın yüzde 38,7'sini atık yönetimi hizmetleri, yüzde 34'ünü su hizmetleri, yüzde 18,4'ünü atıksu yönetimi hizmetleri, yüzde 8,9'unu da diğer konularda yapılan çevresel harcamalar oluşturdu.
Söz konusu harcamalar 2012 yılı verileri ile karşılaştırıldığında atık yönetimi hizmetlerinin payı 0,6 puan, diğer konularda yapılan çevresel harcamaların payı 8,9 puan düşerken, su hizmetlerinin payı 6,3, atıksu yönetimi hizmetlerinin payı 3,2 puan artış gösterdi.
Subscribe to:
Posts (Atom)
Bir Makale
The International New Issues In SOcial Sciences
Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme
Remziye Gül Yurt
Sağlık Bakanlığı
rgulyurt@gmail.com
Orcid : 0000-0003-3076-3423
Year
: 2025
Number : 13
Volume : 2
pp
: 279-306
Makalenin Geliş Tarihi
Kabul Tarihi
Makalenin Türü
Doi
: 08/12/2025
: 24/12/2025
: Araştırma makalesi
: https://zenodo.org/records/18044127
İntihal/Plagiarism: Bu makale, en az iki hakem tarafından incelenmiş, telif devir
belgesi ve intihal içermediğine ilişkin rapor ve gerekliyse Etik Kurulu Raporu sisteme
yüklenmiştir. / This article was reviewed by at least two referees, a copyright transfer
document and a report indicating that it does not contain plagiarism and, if necessary,
the Ethics Committee Report were uploaded to the system.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri:
Dijital Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme
Remziye Gül YURT
Öz
Son yıllarda boşanma oranlarındaki artış, evlilik oranlarındaki belirgin düşüş aile
yapısına yönelik kaygıların oluşmasına yol açmaktadır. Bu kaygılar, özellikle aile içi
bağların çözülmesi, aile yapısının erozyona uğraması ekseninde yoğunlaşmaktadır.
Aile yapısındaki dönüşümlerin dijital çağın dinamikleriyle ilişkili olduğuna dair
yaklaşımlar yaygınlaşırken, dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz etme
hızı da dikkat çekici biçimde artmaktadır.
Bu makale, dijital çağın aile içi ilişkilere etkisini analiz etmek amacıyla kaleme
alınmıştır. Bu doğrultuda dijital çağda aile, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi
kavramlara ilişkin literatür nitel araştırma yöntemi kullanılarak incelenmiştir.
Literatürdeki bulgular, aile yapısındaki çözülmenin ve aile içi ilişkilerdeki
zayıflamanın tarihsel olarak sanayileşme süreciyle hız kazandığını; ancak dijital
çağda yaygınlaşan dijital iletişim araçlarıyla bu dönüşümün çok daha ivmeli bir hâl
aldığını göstermektedir.
Bu çerçevede çalışma, ailenin temel işlevlerini, aile içi ilişkilerin bütünlüğünü dijital
çağın baş döndürücü yenilikleri karşısında koruyabilmek için “dijital
muhafazakârlık” kavramını önererek bu kavramın aile kurumu açısından sunduğu
imkânları değerlendirmektedir.
Anahtar kelimeler: Dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital
muhafazakârlık, dijital çağda aile ilişkileri.
Risks of Family Relationship Disintegration and Preservation Strategies in the
Digital Age: An Assessment within the Context of Digital Conservatism
Abstract
The increase in divorce rates and the significant decrease in marriage rates in recent
years have led to concerns about the family structure. These concerns are particularly
focused on the disintegration of intra-family ties and the erosion of the family
structure. While approaches suggesting that transformations in the family structure
are related to the dynamics of the digital age are becoming widespread, the speed at
which digital technologies permeate all areas of life is also increasing remarkably.
This article was written to analyze the impact of the digital age on intra-family
relationships. In this context, the literature on concepts such as family in the digital
age, digital addiction, and digital loneliness has been examined using a qualitative
research method. The findings in the literature show that the disintegration of the
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
280
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
family structure and the weakening of intra-family relationships historically
accelerated with the industrialization process; however, this transformation has
become much more rapid with the widespread use of digital communication tools in
the digital age. In this framework, the study proposes the concept of "digital
conservatism" to protect the basic functions of the family and the integrity of intra
family relationships in the face of the dizzying innovations of the digital age, and
evaluates the opportunities that this concept offers for the family institution.
Keywords: Digital age, digital addiction, digital loneliness, digital conservatism,
family relationships in the digital age.
1. Giriş
Dijital çağ, insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı, sınırsız
ve görünmez bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. Bu dönüşüm yalnızca
kamusal alanların değil, toplumun en kadim ve mahrem kurumu olan
ailenin de doğrudan etkilendiği bir dönüşüm sürecini ifade etmektedir. Bu
çağda gerçekleşen iletişim yöntemi bireyler arasındaki etkileşim biçimlerini
yeniden şekillendirmektedir. Dijital araçlarla gerçekleşen iletişimde bir
yandan mekânsal sınırlar ortadan kalkarken, aynı zamanda bireyler
arasında yeni mesafeler ortaya çıkmaktadır. Yüz yüze ilişkilerin yerini ekran
aracılığıyla gerçekleşen yeni bir gündelik hayat ve yaşam şekli almaktadır.
Dijital araçlarla şekillenen yeni iletişim yöntemleri hiç kuşkusuz aile içi
bireylerin iletişimlerini derinden etkilemektedir. Aile, bir yandan dijital
imkânların sağladığı olanaklardan faydalanırken diğer yandan yalnızlık,
iletişimsizlik ve değer aşınması gibi risklerle karşı karşıya kalmaktadır.
Dolayısıyla 21. yüzyıl, dijitalleşmenin aile yapısı üzerindeki etkilerinin çok
boyutlu biçimde tartışılmasını zorunlu kılan kritik bir dönem olarak öne
çıkmaktadır.
İletişim biçimlerinden kamu hizmetlerine, kültürel aktarım pratiklerinden
siyasal söylemlere kadar geniş bir etki alanına sahip olan dijital teknolojiler,
yalnızca teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda değerler, normlar ve
toplumsal yapılar üzerinde derin dönüşümler yaratan sosyolojik bir olgu
olarak karşımıza çıkmaktadır. Dijital platformlar ideolojilerin, kimliklerin ve
değer sistemlerinin üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve yeniden müzakere
edildiği başlıca alanlardan biri hâline gelmiştir. Dijitalleşmenin liberal,
popülist veya küreselci söylemlerle ilişkisi yoğun biçimde tartışılırken,
muhafazakâr değerlerin dijital çağda nasıl konumlandığı meselesi görece
sınırlı bir alan olarak kalmıştır. Bu dönüşüm süreci, özellikle muhafazakâr
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
281
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
düşünce açısından dijital çağda değerlerin nasıl korunacağı, yeniden
üretileceği ve aktarılacağı sorularını gündeme getirmektedir.
Dijitalleşmenin hayatın her alanına hızla nüfuz etmesi bu teknolojilere
yönelik eleştirel yaklaşımların giderek artmasına yol açmaktadır.
Dijitalleşmeye yönelik eleştirilerin kümelendiği konular ahlaki aşınma,
kültürel çözülme ve toplumsal yabancılaşma ile ilişkilendirmektedir. Bu
teknolojilerden korunmanın çözümünü dijital alanın dışında kalmak olarak
kurgulamak ve dijital mecraların sunduğu imkânları göz ardı etmek faydalı
bir yaklaşım değildir. Her yenilik gibi dijital teknolojiler de hem fayda hem
de riskleri eş zamanlı olarak barındırmaktadır. Bu bağlamda, dijital
teknolojilerin olumsuz yönlerine odaklanmak, bu teknolojilerin sunduğu
çok yönlü imkânları göz ardı etmek anlamına gelecektir. Oysa dijital
platformlar, bilinçli ve stratejik biçimde kullanıldığında, kültürel ve ahlaki
değerlerin görünür kılınması, aktarılması ve sürekliliğinin sağlanması
açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu bakış açısından hareketle makale
“dijital muhafazakârlık” kavramını tartışmaya açarak bireylerin
dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı değer
temelli bir üretim ve mücadele sahası olarak ele alan bir yaklaşımın önemini
savunmaktadır.
Uluslararası literatürde dijital muhafazakârlık kavramının özellikle Rusya
bağlamında tartışmaya açıldığı görülmektedir. Eurasia 2.0: Russian
Geopolitics in the Age of New Media adlı çalışmada dijital muhafazakârlık
vatanseverlik, ulusal kimlik ve tarihsel hafızanın yeni medya aracılığıyla
yeniden çerçevelenmesi bağlamında ele alınmakta; dijital platformlar,
değerlerin aşındığı alanlar olmaktan ziyade ideolojik ve kültürel sürekliliğin
sağlandığı stratejik mecralar olarak değerlendirilmektedir. Bunun yanı sıra
Elena Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan
makale dijital dönüşüm çağında muhafazakâr hukuki düşüncenin, kamu
sistemlerinin dijitalleşme süreçlerini etik, ahlaki ve sosyo-normatif
düzenlemelerle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu
çalışmalar, dijital muhafazakârlığın dijital teknolojilere karşı bir mesafe
koyma tutumundan ziyade, dijital alanı değerlerin korunması ve yeniden
inşası için stratejik bir zemin olarak konumlandırdığını ortaya koymaktadır.
Türkiye bağlamında ise dijital muhafazakârlık kavramının henüz sistematik
bir çerçeveye oturtulmadığı görülmektedir. Türkiye’de yazın alanında
dijitalleşme ile ilgili ele alınan çalışmalar çoğu zaman kültürel yozlaşma,
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
282
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
ahlaki erozyon veya dijital bağımlılık ekseninde tartışılmakta; dijital alanın
değerleri koruyucu ve yeniden üretici bir potansiyel taşıyabileceği yeterince
ele alınmamaktadır. Dijital muhafazakârlık kavramının ulusal literatürde
yer almaması, bu alandaki tartışmaların dağınık ve kavramsal bütünlükten
yoksun kalmasına yol açmaktadır. Bu durum, dijital çağda muhafazakâr
değerlerin nasıl korunacağına ilişkin tartışmaların teorik derinlik
kazanmasını zorlaştırmaktadır. Oysa dijitalleşmenin geri döndürülemez bir
gerçeklik olduğu dikkate alındığında, değerleri korumanın yolu dijital
alanın dışında kalmak değil, bu alanı değer temelli ilkeler doğrultusunda
yeniden anlamlandırmaktan geçmektedir. Dolayısıyla kaleme alınan bu
makale, Rusya literatüründe geliştirilen dijital muhafazakârlık
tartışmalarından yola çıkarak, dijital çağda değerleri korumanın dijital
platformlardan uzak durmakla değil, bu platformları bilinçli, etik ve
normatif ilkeler çerçevesinde etkin biçimde kullanmakla mümkün
olabileceğini savunmaktadır. Bu doğrultuda makalenin amacı, dijital
muhafazakârlık kavramını kuramsal olarak tartışmak ve Türkiye
bağlamında dijitalleşme-değer ilişkisine yönelik kavramsal bir katkı
sunmaktır. Bu yönüyle makale, dijital çağda değerlerin korunmasına ilişkin
tartışmalara yeni bir perspektif kazandırmakta ve dijitalleşme karşısında
muhafazakâr düşüncenin değerlerin muhafazası ekseninde önemli bir rol
üstlenebileceğini savunmaktadır.
2. Çalışmanın Amacı ve Beklenen Yararlar
Bu çalışmanın temel amacı, dijitalleşmenin toplumsal ve kültürel yapılar
üzerindeki dönüştürücü etkilerini, muhafazakâr değerler ekseninde ele
alarak “dijital muhafazakârlık” kavramını kuramsal bir çerçeve içerisinde
tartışmaktır. Dijital teknolojilerin aile yapısı, değer aktarımı ve gündelik
yaşam pratikleri üzerindeki etkilerinden hareketle çalışma, dijital alanın
muhafazakâr düşünce açısından yalnızca bir tehdit ya da kaçınılması
gereken bir mecra olarak değil; değerlerin korunması, yeniden üretilmesi ve
görünür kılınması açısından stratejik bir alan olarak nasıl
konumlandırılabileceğini ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu bağlamda
makale, dijitalleşmeye karşı edilgen bir savunma refleksi yerine, dijital alanı
etik, normatif ve kültürel ilkeler doğrultusunda aktif biçimde kullanmayı
öneren bir yaklaşımı savunmaktadır.
Çalışmanın bir diğer amacı, uluslararası literatürde özellikle Rusya
bağlamında geliştirilen dijital muhafazakârlık tartışmalarını Türkiye
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
283
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
bağlamına taşıyarak, dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin kavramsal bir
boşluğu doldurmaktır. Türkiye’de dijitalleşmenin çoğunlukla kültürel
yozlaşma, ahlaki aşınma ve bağımlılık gibi sorunlar etrafında ele alındığı
dikkate alındığında, bu çalışma dijital alanın değer temelli bir üretim ve
mücadele sahası olarak ele alınabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Böylece muhafazakâr düşüncenin dijital çağda nasıl bir konum alabileceğine
dair teorik bir tartışma zemini oluşturulmaktadır.
Beklenen yararlar açısından değerlendirildiğinde bu çalışmanın, dijital
muhafazakârlık kavramını sistematik biçimde ele alarak ulusal literatüre
kavramsal ve teorik bir katkı sunması beklenmektedir. Ayrıca
dijitalleşmenin aile, değerler ve kültürel süreklilik üzerindeki etkilerine
ilişkin tartışmalara çok boyutlu bir bakış açısı kazandırarak, dijital
teknolojilerin bilinçli ve etik kullanımına yönelik farkındalık oluşturması
amaçlanmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr değerlerin
korunmasına ilişkin akademik tartışmalara yeni bir perspektif sunmakta;
politika yapıcılar, akademisyenler ve toplumsal aktörler için dijital alanın
değer temelli biçimde nasıl değerlendirilebileceğine dair düşünsel bir
çerçeve sağlamaktadır.
3. Araştırmanın Yöntemi ve Kapsamı
Modernleşme, kentleşme, sanayileşme ve medya teknolojilerinin aile
yapısında değişime-dönüşüme yol açtığı literatürde tartışılan konular
arasındadır. Ancak dijital çağın hız, erişilebilirlik, sınırların belirsizleşmesi
ve bireysel iletişim pratiklerini yeniden tanımlaması gibi özellikleriyle aile
yapısında ve aile içi ilişkilerde nasıl bir sürecin yaşanabileceğine dair
çalışmalar sınırlı sayıdadır. Makale literatürde yer alan bu sınırlı
çalışmalardan biri olmakla birlikte tartışmaya açtığı dijital muhafazakârlık
kavramıyla hem teknolojinin hızına uyum sağlamayı hem de aile kurumu
gibi kadim yapıları korumayı hedefleyen çift yönlü bir strateji sunmaktadır.
Bu çerçevede makale, dijital teknolojilerin yol açtığı risk ve tehditleri
asgariye indirmek amacıyla dijital muhafazakârlık kavramını teorik ve
pratik boyutlarıyla tartışmaya açan disiplinlerarası bir yaklaşımla literatüre
katkı sunmayı hedeflemektedir.
Bu çalışma, dijital çağın aile ilişkileri üzerindeki etkilerini bütüncül bir bakış
açısıyla değerlendirmek amacıyla nitel derleme yöntemi kullanılarak
hazırlanmıştır. Derleme yöntemi, belirli bir konuya ilişkin mevcut literatürü
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
284
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
sistematik bir çerçevede incelemeyi, bulguları karşılaştırmayı ve alandaki
eğilimleri ortaya koymayı mümkün kılmaktadır. Bu doğrultuda çalışma
kapsamında dijital çağ, dijital bağımlılık, dijital yalnızlık, dijital ebeveynlik
ve dijital muhafazakârlık gibi kavramları ele alan ulusal ve uluslararası
akademik yayınlar incelenmiştir.
Araştırma sürecinde öncelikle konu ile ilgili temel kavramlar belirlenmiş;
ardından bu kavramlarla ilişkili çalışmalar, belirlenen temalar
doğrultusunda sınıflandırılmıştır. Çalışmaların seçiminde, konuyla
doğrudan ilişkili olması, alana katkı sunması ve güncel literatürü temsil
etmesi temel ölçütler olarak benimsenmiştir. Elde edilen bulgular, aile
yapısındaki dönüşümleri tarihsel, sosyolojik ve dijital bağlamlarda ele alan
teorik yaklaşımlar ışığında yorumlanmıştır. Bu yaklaşım sayesinde, dijital
çağın aile ilişkilerini nasıl dönüştürdüğüne dair çok boyutlu bir
değerlendirme yapılmış ve “dijital muhafazakârlık” kavramı bu dönüşümün
anlaşılmasında bir analitik çerçeve olarak tartışılmıştır.
Bu yöntem doğrultusunda çalışma, mevcut literatürü sentezleyerek alandaki
güncel eğilimleri görünür kılmayı, dijital çağda aile kurumuna yönelik risk
ve imkânları akademik bir zeminde ortaya koymayı amaçlamaktadır.
4. Dijital Çağda Bağımlılık ve Yalnızlık
Dijital çağ, dijital devrim ve dijitalleşme olarak adlandırılan 21. yüzyıl,
insanlık tarihindeki en önemli devrimlerden biri olarak kabul edilmektedir.
Bu devrimin fitilini ateşleyen ilk adım, Amerikalı bilim insanları tarafından
1947 yılında üretilen transistördür (Özdoğan, 2017:25). Transistörün
elektronik cihazların temel bileşeni hâline gelmesi, bilgisayar sistemlerinin
ortaya çıkmasını ve bilgilerin dijitalleşmesini sağlamıştır (Özdoğan, 2017:27).
Dijital iletişimin ana kaynağı olan internetin doğuşu ise 20. yüzyılın üçüncü
çeyreğine dayanmaktadır. Amerika Savunma Bakanlığına bağlı bir birim
olan Advanced Research Projects Agency (ARPA) tarafından 1957 yılında
kesintisiz bir iletişim ağı kurularak internetin ilk adımı atılmıştır. Bu
gelişmeyi takiben 1960 yılında ARPANET projesi kapsamında internetin
kullanım alanını yaygınlaştırılmıştır. Büyük bilgisayarlar arasında
bağlantılar kurularak paylaşım yapabilen ağlar oluşturulmuş ve zamanla
üniversiteler ile diğer kurumlar da bu ağa dahil edilmiştir. Farklı işletim
sistemine sahip bilgisayarların ağa bağlanmasıyla “İNTERNET” adı verilen
küresel bir network meydana gelmiştir (Yıldırım, 2021:3). Bu networkün
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
285
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
gelişim ivmesi ve kullanım alanı her geçen gün katlanarak artmıştır. Dijital
araçlarla iletişim kurulabilmesi, bilgiye kolay erişim sağlanması ve birçok
hizmetin kısa sürede mekândan bağımsız şekilde sunulabilmesi, dijital çağın
küresel zeminde hızla benimsenmesini sağlamıştır (Yetkin & Coşkun, 2021:2).
20.yüzyılda televizyon ve radyo gibi “geleneksel medya” araçları, bireylerin
yüzyıllardır sürdürdüğü iletişim pratiklerini köklü biçimde
dönüştürmüşken (Alkan, 2023: 15), 21. yüzyıl bu dönüşümün çok daha
kapsamlı bir versiyonuna tanıklık etmektedir. Günümüzde cep telefonları,
dijital kameralar, sosyal medya platformları ve çeşitli dijital iletişim
teknolojileri, gündelik yaşamın merkezine yerleşmiş ve bireylerin etkileşim
biçimlerinin başat belirleyicileri hâline gelmiştir (Akar, 2025:10). Devlet
yönetiminden bürokratik süreçlere, ticaretten alışveriş kültürüne; eğitim
politikalarından sağlık hizmetlerine kadar hemen her alanda dijital
dönüşüm belirgin bir etki oluşturmaktadır (Yurt, 2025:26). Dijital iletişimin
en belirgin avantajı, zaman ve mekân sınırlamasından bağımsız olarak,
anlık, dijital platformların mevcut olduğu sahalarda kullanılabilmesidir. Bu
sayede milyonlarca, hatta milyarlarca bireyin aynı anda iletişim kurması
mümkündür. Fiziki sınırlardan bağımsız olarak dijital uygulamalar
sayesinde kişilerarası iletişim tek bir tıklamayla kolaylaşmıştır. Mektup,
telefon ve telgraf gibi klasik iletişim araçlarıyla kıyaslandığında, dijital
dünyanın iletişim açısından sunduğu olanaklar insanlık için paha biçilemez
niteliktedir. Dijital iletişimin bu hızda yaygınlaşması bu araçlara yönelik
kaygıların zaman içinde artmasına yol açmaktadır. Bu araçlar yoluyla
kurulan dijital sosyalleşmelerin, aile üyeleri arasındaki iletişimi
zayıflattığına, aile içi bağlara zarar verdiğine yönelik endişeler medyada ve
akademik platformlarda geniş yer bulmaktadır (Duran, 2022: 13). Hayatın
tüm katmanlarına nüfuz eden bu dijitalleşme sürecinin aile içi ilişkileri
yönlendirme ve dönüştürme gücünün giderek artması, dijital teknolojilere
ve dijital iletişim biçimlerine yönelik eleştirel yaklaşımların doğmasına
zemin hazırlamıştır.
Bu çağın kavramları da kuşkusuz dijital ön ekiyle her geçen gün
genişlemekte ve kullanım alanları yaygınlaşmaktadır. Dijital sağlık, dijital
eğitim, dijital bankacılık, dijital kurumlar (e-devlet, e-vergi, e-imza), dijital
oyunlar ve dijital ticaret dijitalleşmenin somut örneklerinden yalnızca
birkaçıdır. Bununla birlikte dijital iletişim, dijital yalnızlık, dijital din ve
dijital toplum gibi soyut kavramlar da giderek yaygınlaşmaktadır.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
286
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Önümüzdeki yıllarda dijital ön ekiyle birçok yeni somut ve soyut kavramın
türeyeceği kaçınılmazdır. Çünkü her yeni gelişme, dijital hizmetler ve
araçların kullanım alanını genişletirken, aynı zamanda bu yenilikler
bireylerin günlük yaşamına da entegre olmaktadır.
Dijital çağda öne çıkan ve giderek yaygınlaşan bağımlılık türlerinden biri de
dijital bağımlılıktır (Yengin, 2019:2). Bu kavram, ilk kez 1995 yılında Ivan
Goldberg tarafından literatüre kazandırılmış ve ardından Amerika
medyasında “internet addiction” olarak yer bulmuştur (Ersoy & Ağlar,
2024:3; Yıldırım, 2021:7). Kimberly Young tarafından dijital bağımlılığı
araştırmak üzere kurulan araştırma merkezi ve geliştirilen bağımlılık testleri
dijital bağımlılık alanındaki bilimsel çalışmalara öncülük etmiştir (Havalı,
2024:20).
Bağımlılık bir nesneye, kişiye, objeye duyulan önlenemez istek, iradenin
yetersiz kalması veya başka bir iradenin etkisi altında olma durumu olarak
tanımlanabilir. Dijital bağımlılık ise, bireyin kendisini yeterli hissetmeme
dürtüsüyle tetiklenen, teknolojik ve davranışsal bir bağımlılık türüdür
(Özsarı & Deli, 2023:2). Bu bağımlılık türünde bireyin zihni sürekli dijital
öğelerle meşgul olmaktadır. Birey zamanla dijital araçlardan
kopamamaktadır. Birey, bu araçlara erişim sağlayamadığında huzursuz,
gergin, kaygılı, mutsuz bir durum sergilemektedir. Dijital bağımlılığın
şiddeti, haftalık 40-48 saate varan internet kullanımına kadar ulaşabilirken
birey dijitali kullanma isteğinin önüne geçmekte zorlanmaktadır. Bağımlılık
düzeyine ulaşan bireylerde, internete bağlı olunmayan zamanın önemi
kaybolmakta, saldırganlık gibi davranışsal değişiklikler ortaya çıkmaktadır.
Günlük yaşamda sorumlulukların yerine getirilmesinde aksaklıklar
meydana gelirken iş, okul ve aile hayatındaki görevler ihmal edilmektedir.
Zamanla bağımlı bireyler, evden dışarı çıkamama gibi ciddi sorunlarla
karşılaşabilmektedir (Alyanak, 2016: 1).
Literatürde dijital bağımlılık ile ilgili yapılan araştırmaların büyük bir
bölümünde olumsuz aile ilişkilerinin yaşandığı ortamlarda bağımlılığın
daha yaygın olduğu vurgulanmaktadır. Dijital bağımlılığa yol açan çalışma
sonuçları makalenin “literatürde dijital bağımlılık ve aile ilişkileri”
başlığında ele alınmıştır.
Dijital Yalnızlık
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
287
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Yalnızlık kavramı, Türkçe sözlükte “yalnız olma, kimsenin bulunmaması
durumu” olarak tanımlanmaktadır. Ancak Türk Dil Kurumu (TDK), 2024
yılında “kalabalık yalnızlık” kavramını yılın kelimesi olarak açıklayarak, bu
kavrama olan ilgiyi önemli ölçüde artırmıştır (Karayaman, Boz, Şener, &
Güler, 2025:1). TDK’nın internet sitesinde halk oylamasına sunulan
“merhamet”, “yabancılaşma”, “algoritma”, “yozlaşma”, “yapay zekâ” ve
“dijital yorgunluk” kelimeleri arasından seçilen “kalabalık yalnızlık”, birey
toplum ilişkisi hakkında birçok mesaj barındırmaktadır (tdk.gov.tr, 30
Temmuz 2025). Yaklaşık bir milyon kişinin katılımıyla yapılan oylamada bu
kavramın seçilmesi, birey-toplum, sosyoloji ve psikoloji zemininde kapsamlı
araştırmaların önemini göstermektedir. Aynı zamanda kavram, toplumsal
ve sosyolojik dönüşümün hangi yönlere evrilebileceği konusunda uyarıcı bir
niteliğe sahiptir.
Birbirine zıt anlamlar taşıyan “kalabalık” ve “yalnızlık” kelimelerinin bir
arada kullanılması ilk bakışta tezat gibi görünse de kavramın derinlemesine
incelenmesi bireylerin içinde bulunduğu durumun ne denli travmatik
olabileceğini ortaya koymaktadır. Carl Gustaw Jung’un yalnızlık ile ilgili
tanımı, bu kavramın bireylerin yaşadığı durumu özetler niteliktedir. Jung’a
göre yalnızlık, bireyin yanında kimsenin olmaması değil; bireye ait duygu,
düşünce ve fikirlerin karşı tarafa iletilememesi veya kabul görmemesidir
(Deveoğlu, 2024:2).
Literatürde dijitalleşme ve yalnızlık arasındaki ilişki üzerine birçok
araştırma bulunmaktadır. Alkan, Alyanak, Deveoğlu, Göldağ, Kavlak,
Yıldırım, Şen & Erol, bu ilişkinin farklı boyutlarını inceleyen çalışmalara
örnek olarak gösterilebilir. Araştırmalar, yalnızlığa yol açan çeşitli etmenleri
ortaya koymaktadır. Aile içi olumsuz ilişkiler, dijital araçlar, dijital oyunlar,
dijital hedonizm, anlaşılmama hissi, mobbing ve boşluk hissi bunlardan
sadece birkaçıdır. Ancak ortak olarak vurgulanan ve dikkat çeken unsur, aile
içi olumsuz ilişkilerden kaynaklanan yalnızlıktır.
İnsan doğası, temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarından sonra ait olma,
sevilme, sayılma ve anlaşılmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç, Abraham
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin üçüncü basamağında, sosyal aidiyet
basamağı olarak yer almaktadır. Birey, bu ihtiyacını sevgi, sosyal yakınlık ve
dostluk ilişkileriyle karşılamaktadır (Şengöz, 2022:4). Ancak aile içinde ait
olma, anlaşılma, sevgi ve değer görme ihtiyacı karşılanamadığında birey, bu
boşluğu farklı kanallarla doldurmaya çalışabilmektedir. Bireyin iş, okul ve
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
288
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
sosyal hayatındaki ilişkiler zaman zaman sekteye uğrayabilmektedir. Bu
durumlara aile içi iletişimsizlik, anlaşılmama ve değersizlik hissi eşlik
ettiğinde bireysel izolasyonla başlayan yalnızlık zamanla bireyi dijital
dünyanın zeminine sürükleyebilmektedir.
Hayatın neredeyse her alanına entegre olmuş ve mekândan bağımsız sayısız
seçenek sunan dijital dünya, bireyleri sanal bir çevreyle kuşatırken bireylerin
yalnızlıklarını derinleştirmektedir. Bu yalnızlaşmanın sonucunda, aile ve
toplum içindeki iş birliği, dayanışma ve yardımlaşma gibi değerlerin önemi
zamanla azalmaktadır. Bireylerde yabancılaşma ve aidiyet duygularının
kaybolması kaçınılmaz hâle gelmektedir. Oysa insan, yaratılış itibarıyla
toplumsal bir varlıktır ve tarih boyunca milletlerin, devletlerin oluşumunda
toplumsal bağlar belirleyici bir rol oynamıştır. Gerçek anlamda tarihin
öznesi olabilmek, güçlü toplumsal bağlarla bir arada yaşamakla
mümkündür. Toplumlar, rastlantısal olarak bir araya gelmiş yığınlar
değildir. Toplumları bir arada tutan, birlikte yaşamalarını sağlayan ortak
tarih, sosyal ve kültürel bağlardır. Bu bağlar zamanla güçlenebileceği gibi
gevşeyip çözülme tehlikesi de taşımaktadır. Toplumun hangi yöne
evrileceği ortak irade ve birlikte yaşama kararlılığıyla doğrudan
bağlantılıdır (Çapcıoğlu, 2024: 17-18). Ancak “kalabalık yalnızlık” içinde
yaşayan bireylerin artışı, bireylerde birlikte yaşama arzusunun azalmasına
yol açacaktır. Bu durumda nihai olarak toplumsal bağların çöküşüne zemin
hazırlayacaktır.
Dijitalleşme ve Muhafazakârlık
Muhafazakârlık Latince’de korumak, saklamak, muhafaza etmek, tutmak
gibi anlamlara gelen conservare sözcüğüne dayanmaktadır (Güngörmez,
2004:2). Kavram Ortaçağ’da yasaları, düzeni, belli grupları koruyan,
kollayan anlamında “Conservator” terimiyle kullanılmıştır (Akkaş, 2003:2).
Arapça sözlükte koruma, himaye etme, gözetme anlamlarına gelen hafaza
kökünden türemiştir. Türkçe sözlükte de muhafaza etme, koruma anlamına
gelmektedir. Muhafazakârlık kavramının Türkçe’de conservatismin karşılığı
olarak ne zamandan itibaren kullanıldığı net olarak bilinmemekle birlikte
geleneği koruma sürekliliği ifade etme anlamı uzun bir geçmişe
dayanmaktadır (Çamurdaş, 2023:2).
Muhafazakârlık modern siyasi bir ideoloji olarak Fransız Devrimi’ne karşı
bir tepki hareketi olarak Edmund Burke’ün (1729-1797) fikirleriyle şekillense
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
289
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
de bir yaşam formu, bir düşünce şekli olarak kökeni 4. yüzyılın Kilise
babalarından Saint Augustin’e, hatta Antik Yunan’a Aristo’ya kadar
uzanmaktadır (Yurt, 2025:16). Edmund Burke tarafından kaleme alınan
“Reflections on the Revolution in France 1790 (Fransız İhtilali Üzerine
Düşünceler 1790)” muhafazakâr geleneğin en üst referans metni olarak
kabul edilmektedir (Beneton, 2016: 15).
Muhafazakârlıkla ilgili yaygın kabul, bu düşünce geleneğinin değişime
bütünüyle karşı olduğu yönündedir. Ancak bu yaklaşım, muhafazakârlığın
gerçek doğasını tam olarak yansıtmamaktadır. Muhafazakârlığın değişime
bakışı, kökten ve ani dönüşümlere direnmekle birlikte, değişimin tedrici,
kontrollü ve toplumsal istikrarı gözeten bir biçimde gerçekleşmesi gerektiği
yönündedir. Nitekim literatür incelendiğinde muhafazakârlığın zaman
içerisinde “neo-muhafazakârlık” ve “Yeni Sağ” gibi farklı biçimlere evrilerek
dönemin toplumsal ve siyasal koşullarına uyum sağladığı görülmektedir
(Yurt, 2025:27). Aile kurumu, insanlık tarihi boyunca toplumsal düzenin
köklü yapılarından biri olarak varlığını muhafaza etmiştir. Bu kurum,
“bireylerin sosyal bir varlık olmayı öğrendikleri ilk etkileşim ağı olması
nedeniyle bireysel hayatlar ve toplum hayatı için en temel kurumdur”
(Dikeçligil, 2012:24). Biyolojik, psikolojik, ekonomik, sosyolojik ve hukukî
boyutlarıyla aile; üyeler arasındaki ilişkileri belirli normlara bağlayan,
toplumun kültürel ve karakteristik özelliklerini kuşaktan kuşağa aktaran ve
en yoğun birincil ilişkilerin yaşandığı temel sosyalleşme ortamını oluşturan
bir kurumdur (Zorlu, 2025:2).
Muhafazakâr düşünce geleneğinde aile, toplumsal yapının inşasında ve
sürekliliğinde merkezi bir konuma sahiptir. Toplumsal hayatın en eski
kurumu olan aile, yalnızca biyolojik bir birliktelik değil; aynı zamanda
değerlerin aktarımını, otoritenin meşruiyetini ve toplumsal düzenin
devamlılığını sağlayan temel bir yapı olarak görülmektedir. Muhafazakâr
ideolojinin erken dönem teorisyenlerinden Louis de Bonald’a göre aile
toplumsal ve siyasal düzenin küçük bir yansıması niteliğindedir (Güler,
2016:127).
Muhafazakâr düşüncede aile, bireyin kimlik kazanma sürecinde belirleyici
bir kurumsal yapı olarak konumlandırılmaktadır. Aile, bireylerine yalnızca
aidiyet duygusu kazandırmakla kalmaz; aynı zamanda onları toplumsal
hayata hazırlayarak belirli roller ve konumlar üzerinden toplumsal yapı
içine dâhil eder. Bu yönüyle aile, birey ile toplum arasındaki temel aracı
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
290
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
kurumlardan biri olarak işlev görmektedir. Thomas Fleming de benzer
biçimde, bireyin esas kimliğini oluşturan tarihsel süreklilik ve gelecek
tasavvurunun aile aracılığıyla şekillendiğini ileri sürmektedir. Fleming’e
göre insan doğası gereği unutkandır; buna karşılık aile, kuşaklar arası
aktarımı mümkün kılan kolektif bir hafıza işlevi üstlenmektedir. Talcott
Parsons, aile kurumunun toplumsal düzen içindeki rolünü; neslin
devamlılığının sağlanması, bireylerin sosyal ve psikolojik rehabilitasyonu ile
toplumsal norm ve değerlerin aktarımını sağlamak şeklinde üç temel işlev
üzerinden tanımlamaktadır (Çaha, 2004: 8).
Aile, bireylerde topluma ve devlete yönelik sevgi, aidiyet ve bağlılık
duygularının gelişmesinde merkezi bir işleve sahiptir. Toplumsal
bütünlüğün ve siyasal istikrarın sürdürülebilirliği, bireyler arasındaki bu
duygusal ve normatif bağların gücüne doğrudan bağlıdır. Sevgi ve bağlılık
temelinde inşa edilmemiş toplumların ve devlet yapıların çözülmeye daha
açık olduğu görülmektedir. Bu bağlamda aile değerlerine yönelen herhangi
bir tehdidin zamanında engellenememesi, söz konusu tehdidin giderek
derinleşmesine ve yalnızca aile kurumunu değil, toplumsal düzeni ve nihai
aşamada devletin bütünlüğünü hedef alan yapısal bir soruna dönüşmesine
zemin hazırlamaktadır (Gilbert, 2016:74).
Durkheim, toplumsal yapıda ortaya çıkan anomi ve yabancılaşma olgusunu,
toplumun ortak değer dünyasında meydana gelen çözülmeyle
ilişkilendirmektedir. Ona göre toplumsal düzenin zayıflaması ani bir
kırılmanın sonucu değil, daha derin ve kademeli bir sürecin ürünüdür. Bu
çözülme sürecinin ilk aşaması ise aile kurumunda başlamaktadır. Aile
bağlarının zayıfladığı ve aileye atfedilen değerlerin aşındığı toplumlarda,
kolektif bilinç giderek güç kaybetmekte; buna bağlı olarak toplumsal
bağların ve ortak değerlerin çözülmesi kaçınılmaz hâle gelmektedir (Çaha,
2004:8).
Türk sosyoloji geleneğinde Ziya Gökalp, aileyi yalnızca bireylerin bir araya
geldiği özel bir alan olarak değil, ulusun varlığını sürdüren ve kültürel
sürekliliği sağlayan merkezi bir yapı olarak ele alır. Ona göre aile, toplumsal
dirliği teminat altına alan, millî değerleri nesilden nesile aktaran ve ulusal
bütünlüğü güçlendiren bir çekirdek kurumdur. Bu yaklaşım, aileyi hem
ahlaki hem de ulusal sorumluluk alanı olarak konumlandırmaktadır. Benzer
şekilde İhsan Sezal da aileyi toplumsal düzenin inşasında ve
kurumsallaşmasında başlangıç noktası olarak değerlendirir. Sezal’in
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
291
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
perspektifinde aile, birey ile toplum arasındaki bağın kurulduğu; toplumsal
yapının canlılığını, dayanıklılığını ve sürekliliğini güvence altına alan temel
örgütlenme biçimidir (Kır, 2011:2).
Bu makalenin odağı gereği, aile kurumunun önemine ilişkin tanımlar sınırlı
tutulmuş; esas amaç olarak dijital çağın aile yapısı üzerindeki etkilerini
irdelemek ve bu yeni çağda aileyi korumaya yönelik stratejiler geliştirmek
benimsenmiştir.
Literatürdeki çalışmalar, geleneksel aile modelinin tarihsel süreç içerisinde
çekirdek aile formuna evrildiğini; dijital çağla birlikte çekirdek yapısının da
farklılaşarak çoklu aile tipolojilerine dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Araştırmalar, aile yapısındaki çözülme eğiliminin Sanayi Devrimi
sonrasında hız kazanan kentleşme ve göç süreçleri, kadın hakları
mücadelesi, eğitimde fırsat eşitliğinin genişlemesi, kadınların iş gücüne aktif
katılımı gibi çeşitli toplumsal dinamiklerle bağlantılı olduğunu
vurgulamaktadır (Turgut, 2017:18). Bunun yanı sıra aile içi ilişkilerin
belirgin biçimde zayıfladığı; tek ebeveynli aileler, dijital aileler, arkadaş
temelli aile yapıları ve çocuksuz aile modelleri gibi yeni aile formlarının
dijital çağın ilk çeyreğinde dikkat çeken bir seviyede artış gösterdiği literatür
bulgularındandır (Bayer, 2013:12). Dolayısıyla aile yapısındaki dönüşüm çok
boyutlu nedenlerle şekillenmekte olup bu nedenlerin etkisi, dijitalleşmenin
hızlandırıcı niteliğiyle günümüzde daha görünür ve daha belirgin hale
gelmiştir.
Dijital Muhafazakârlık
2016 yılında yayımlanan Russian Geopolitics in the Age of New Media (Yeni
Medya Çağında Rus Jeopolitiği) adlı eserde, dijitalleşmenin jeopolitik
yapılar üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Anılan eserde Rusya’daki
bölgelerin yerel ve jeopolitik mekânsal kimliklerine ilişkin anlatıların dijital
platformlar aracılığıyla inşa edilmesi, bölgesel öz belirlemeye yönelik politik
bir yönelimin oluşturulmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bu anlatıların, “dijital
jeopolitik” kavramını görünür ve analiz edilebilir bir olgu hâline getirdiği;
dolayısıyla Rusya’daki sosyologlar tarafından incelenmesi gerektiği eserde
vurgulanan temel hususlar arasındadır. Eserde özellikle dikkat çeken
bölümlerden biri, “Digital Conservatism: Framing Patriotism in the Era of
Global Journalism” (Küresel Gazetecilik Çağında Vatanseverliğin
Çerçevelenmesi) başlığıdır (Bassin ve diğerleri, 2016:185). Bu başlıkta yazar,
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
292
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Rusya’nın yeni medya ortamı içerisinde gelenekselci ve muhafazakâr
anlatıların nasıl yeniden üretildiğini incelemektedir. Dijital platformların
yalnızca teknik araçlar olmadığı, aksine tarihsel hafıza, ulusal kimlik ve
muhafazakâr değerlerin dolaşıma sokulduğu ideolojik mekânlar hâline
geldiği vurgulanmaktadır. Eserde dijital gazetecilik, devletle uyumlu
aktörler ile taban hareketlerinin çevrimiçi katılım pratiklerini bir araya
getirerek muhafazakâr bir jeopolitik dünya görüşünü pekiştiren stratejik bir
mecra işlevi görmektedir. Böylece dijital muhafazakârlık; medya biçimi,
siyasal ideoloji ve ulusal kimliğin, Rusya’nın Sovyet sonrası coğrafyadaki
jeopolitik hedefleri çerçevesinde karşılıklı olarak birbirini ürettiği bir olgu
olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle dijital muhafazakârlık, geleneksel
değerlerin dijital formlar içinde yeniden üretilmesini ifade eden bir kavram
olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu eserde “dijital muhafazakârlık”
kavramının kullanılması uluslararası literatür açısından bir ilki
barındırmakla birlikte muhafazakârlığın dijital çağda kendini yenilemesi ve
dijital bir forma evrilmesinin kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu
göstermektedir.
Dijital muhafazakârlığın konu edindiği başka bir çalışma Elena
Kazachanskaya ve Alexey Mamychev tarafından kaleme alınan makalede
yer almaktadır. Anılan yazarlar “Conservatism and Conservative Legal
Thinking: The Era of Public Systems’ Digital Transformation
(Muhafazakârlık ve Muhafazakâr Hukuk Düşüncesi: Kamu Sistemlerinin
Dijital Dönüşümü Çağı) başlıklı makalede muhafazakârlığın genel
kavramsal yapısını tartıştıktan sonra, dijital dönüşümün hukuki ve sosyal
etkileri bağlamında muhafazakâr düşüncenin nasıl konumlanması
gerektiğini belirtirler. Kazachanskaya ve Mamychev dijital teknolojilerin
hızla kamu sistemlerine entegre olduğu bir dönemde, muhafazakâr hukuki
düşüncenin salt geleneksel değerleri korumaya dönük değil, aynı zamanda
dijitalleşme süreçlerini bu değerlerle uyumlu bir şekilde düzenlemeye
odaklanan bir çerçeve geliştirmesi gerektiğini savunurlar. Söz konusu
çalışmada toplumsal yaşamda dijital teknolojilerin geliştirilmesi ve etkin
biçimde kullanılabilmesi için doktrinel nitelikte hukuki ve düzenleyici
politikaların yanı sıra etik standartlar ve ahlaki ilkelerin oluşturulmasının
gerekliliğine vurgu yapılmaktadır. Kazachanskaya ve Mamychev’e göre, 21.
yüzyılda güçlü bir devlet yapısının inşası açısından dijital ortamda sunulan
hizmetlerin; deontolojik kodlar, biyolojik tehditler ve çevresel riskler dikkate
alınarak tasarlanması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, dijital çağın
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
293
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
gereklerine uyum sağlayabilmek için kamu yönetiminde ve kamu
hizmetlerinde gerçekleştirilen dijital dönüşümlere ek olarak, sosyo-normatif
düzenlemelerin de hayata geçirilmesi gerektiği ifade edilmektedir
(Kazachanskaya ve Mamychev, 2021:447-455).
Bu çerçevede dijital muhafazakârlık, dijitalleşmenin değerler üzerinde
yarattığı dönüştürücü etkilere karşı geliştirilen savunmacı bir refleks
olmanın ötesinde, dijital çağın imkânlarını dikkate alan kurucu bir yaklaşım
olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası literatürde özellikle Rusya
örneğinde görüldüğü üzere, dijital platformlar muhafazakâr değerlerin
aşındığı değil, aksine yeniden üretildiği ve dolaşıma sokulduğu stratejik
alanlar hâline gelebilmektedir. Kazachanskaya ve Mamychev’in dijital
dönüşüm bağlamında muhafazakâr hukuki düşünceye ilişkin ortaya
koyduğu normatif çerçeve, dijitalleşmenin etik, ahlaki ve toplumsal
sorumluluk ilkeleriyle birlikte ele alınması gerektiğini açık biçimde
göstermektedir. Türkiye bağlamında ise dijitalleşme sürecinin hızına karşın,
değerlerle dijital platformlar arasındaki ilişkinin henüz kavramsal ve
kuramsal bir bütünlük içinde ele alınmadığı görülmektedir. Bu durum,
dijital çağda değerleri koruma ve aktarma çabalarının dağınık ve tepkisel bir
düzeyde kalmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla dijital muhafazakârlığın
kuramsal bir çerçeve olarak tartışmaya açılması, dijitalleşmenin
kaçınılmazlığı karşısında değerlerin korunmasına yönelik yeni ve sistematik
bir düşünme biçimi sunmaktadır.
Bu çerçevede sınırların görünmez hâle geldiği, küresel kültür ve değer
aktarımının hızlandığı ve dijital teknolojilerin yaşamın tüm alanlarına nüfuz
ettiği bu dönemde Türkiye açısından da aileyi, bireyi, kimliği, inancı,
değerleri koruyan, kamusal alanlardaki gerçekleşecek olan dijital
dönüşümlerin her kademesinde koruyucu çerçeveye duyulan ihtiyaç
giderek artmaktadır. Bu ihtiyacı en kapsamlı biçimde karşılayan ve söz
konusu dönüşümü teorik olarak açıklayan yaklaşım dijital muhafazakârlık
perspektifidir.
Dijital muhafazakârlık perspektifi, insanı merkeze alan tüm değerleri
ailenin, kimliğin, inancın, tarihin, kadim kültürel mirasın ve hatta insan
psikolojisinin- dijital çağın dönüştürücü ve çoğu zaman aşındırıcı
etkilerinden korumayı amaçlayan kapsamlı bir stratejik çerçeve
sunmaktadır. Bu bağlamda dijital sınırların belirlenmesi, ekran sürelerinin
denetimi, sosyal medya kullanımının kontrollü biçimde düzenlenmesi ve
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
294
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
bireyin özel alanının korunması temel stratejik başlıklar olarak öne
çıkmaktadır. Bu makalenin odağında ise aile kurumunun korunmasına
yönelik dijital muhafazakârlık stratejiler yer almaktadır.
5. Dijital Muhafazakârlık Stratejileri
Dijital Sınırların Belirlenmesi
Dijital çağın diğer tarihsel dönemlerden ayırt edici özelliği, fiziksel sınırların
anlamını yitirmesidir. Artık kıta, ülke veya sınır kavramları dijital
mecralarda büyük ölçüde erimektedir. Bireylerin paylaşımları, saniyeler
içinde uçsuz bucaksız mesafeleri aşarak dünyanın herhangi bir noktasındaki
bireylerin erişimine açılmaktadır. Sosyal medya platformları üzerinden
bireyler, toplumsal, kültürel ve sosyal içeriklere sürekli maruz kalmaktadır.
Bu bağlamda, bireylerin sahip oldukları kültürel değerleri ve kadim mirası
koruyabilmeleri, dijital araçları ve sosyal medyayı bilinçli, kontrollü ve
iradeli bir şekilde kullanmalarını zorunlu kılmaktadır. Dijital mecraların
bilinçli kullanımı, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda aile içi ilişkilerin
sağlıklı biçimde sürdürülmesi açısından da hayati öneme sahiptir. Ekran
süresinin sınırlandırılması, özellikle çocuklar için güvenli içerik filtrelerinin
uygulanması, özel alan ve mahremiyetin korunması, bu alanların dijital
mecralarda paylaşılmaması temel dijital muhafazakârlık stratejilerini
oluşturmaktadır.
Aile Değerlerinin Dijital Ortama Taşınması
Dijital ortamda aile değerlerinin -yardımlaşma, koruma, işbirliği, merhamet,
sevgi, saygı vb.- paylaşılması ve ailenin toplumsal önemi üzerine üretilen
içerikler, söz konusu mecralarda ailenin işlevinin ve öneminin sürekli
hatırlanmasına önemli katkılar sağlamaktadır. Bu tür paylaşımlar, aile
bireyleri arasında etkili iletişimi teşvik ederek, karşılıklı anlayış ve işbirliği
ortamını güçlendirmektedir. Özellikle rehber niteliğindeki içerikler, aile içi
karar alma süreçlerinde farkındalık yaratmakta, çatışma yönetimi ve
duygusal destek mekanizmalarının geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır.
Ayrıca, bu paylaşımlar, bireylerin aile değerlerini içselleştirmesini
destekleyerek, toplum genelinde kültürel ve ahlaki normların korunmasına
dolaylı yoldan hizmet etmektedir. Sonuç olarak, aile değerlerinin dijital
zeminde görünür kılınması ve bu değerlerin sürdürülebilir biçimde
paylaşılması, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından hem bireysel hem
de toplumsal açıdan kritik bir rol oynamaktadır.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
295
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Eğitim ve Farkındalık Stratejileri
Dijital ortamda paylaşılan içeriklerin bireyler üzerindeki olumsuz etkilerine
yönelik eğitim ve farkındalık çalışmaları, dijital muhafazakârlık
stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu çalışmaların
özellikle aile yapısı, aile içi ilişkiler ve aile üyeleri bağlamında yürütülmesi
ayrı bir önem taşımaktadır; çünkü aile, toplumu bir arada tutan temel
işlevlerden birine sahiptir. Aile yapısının zayıfladığı toplumların uzun
vadede sürdürülebilir olması mümkün değildir. Bireyler toplumsal
değerleri, kültürel mirası ve insana, ahlaka ilişkin normları ilk olarak aile
içinde öğrenmektedir. Bu yönüyle aile, toplumun adeta bir sigortası işlevi
görmektedir. Bu nedenle, ilgili kurumların1 öncülüğünde aile üyelerine
dijital dünyadaki riskler ve fırsatlar hakkında eğitim verilmesi dijital
muhafazakârlık stratejilerinin merkezi bir unsuru olarak
değerlendirilmektedir. Ayrıca, çocuklar ve gençlere dijital sorumluluk bilinci
kazandırmaya yönelik yürütülecek eğitim ve farkındalık faaliyetleri de
dijital muhafazakârlığın stratejik hedefleri arasında yer almaktadır.
Toplumsal ve Kültürel Bağların Güçlendirilmesi
Dijital çağın hızla ilerleyen dinamikleri ve kıtalararası kültürel etkileşimler
karşısında, ulusal değerlere yönelik toplumsal ve kültürel bağların
güçlendirilmesi kritik bir strateji olarak öne çıkmaktadır. Dijital mecralarda
üretilen içeriklerin, toplumsal bağları pekiştirecek ve kültürel mirasın
yaygınlaşmasına katkı sağlayacak nitelikte olması, ulusal kültürün yabancı
kültürler karşısında erimesini önleyecektir. Ayrıca, dijital araçlar aracılığıyla
ulusal ve kültürel değerlerin paylaşımı bu paylaşımların sürdürülebilirliği,
ulusal değerlerin korunmasına önemli katkılar sunmaktadır. Bu bağlamda,
aile yapısının güçlendirilmesi, aile değerlerinin yaşatılması ve ailenin
toplum içindeki rolünün vurgulanması yönündeki dijital içerikler de
toplumsal bütünlüğün korunması açısından büyük önem taşımaktadır.
Dijitalin Bilinçli Kullanımı
Dijital dünyanın sunduğu sayısız hizmet arasında kaybolmak ve bireysel
özden uzaklaşmak yerine, dijitali bilinçli ve ölçülü bir şekilde tüketme
iradesi, dijital muhafazakârlık stratejileri açısından son derece kritik bir
1Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm
Bakanlığı, Üniversiteler, Sivil Toplum Kuruluşlar vb.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
296
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
tutum olarak değerlendirilmektedir. Bireye herhangi bir fayda sağlamayan,
zaman kaybına yol açan ve psikolojik sıkıntılara neden olabilecek sınırsız
dijital kullanım, ciddi bir risk ve tehlike unsuru taşımaktadır. Her bireyin öz
disiplin bilinciyle güçlü bir irade göstermesi, dijital bağımlılık tuzağından
korunmasına önemli katkılar sunacaktır. Bu öz disiplin ve dijital mecraların
iradeli kullanımı, aile üyeleri arasında da sağlanmalıdır. Aile fertlerinin
işbirliği ve dayanışmasıyla, dijitalin eğitim, sağlık ve benzeri temel ihtiyaçlar
dışında belirli zamanlarda kullanılmaması -başka bir deyişle, dijitalin
minimal düzeyde ve ihtiyaç odaklı kullanımı- dijital muhafazakârlık
stratejilerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
6. Dijitalleşme ve Aile İlişkileri Literatür Bulguları ve Tartışma
Bu başlık altında dijital bağımlılık, dijital yalnızlık ve dijital çağda aile içi
ilişkiler konusuna dair literatür araştırmalarında öne çıkan bulgular ele
alınmaktadır. Söz konusu bulgular, dijital araçların aile içi ilişkiler
üzerindeki etkilerini farklı boyutlarıyla anlamaya yöneliktir. Bu bağlamda,
literatür taramaları, dijital çağın aile dinamikleri üzerindeki karmaşık
etkilerini daha bütüncül bir perspektifle değerlendirme imkânı sunmaktadır.
Bu çerçevede literatür bulguları:
Bayhan’ın (2020:119) lise öğrencileri üzerinde gerçekleştirdiği araştırma,
internet bağımlılığının aile içi ilişki kalitesiyle yakından ilişkili olduğunu
ortaya koymaktadır. Bulgular, ebeveynlik tutumlarının çocukların dijital
davranışlarını doğrudan etkilediğini göstermekte; özellikle ilgisiz, mesafeli
veya yetersiz ebeveynlik pratiklerinin internet bağımlılığı, siber zorbalık ve
siber mağduriyet oranlarını anlamlı düzeyde artırdığı belirtilmektedir.
Ayrıca aile bağlarının zayıf olduğu ya da ebeveynlerin ayrı yaşadığı aile
tiplerinde çocukların dijital risklere maruz kalma olasılığının belirgin şekilde
yükseldiği vurgulanmaktadır. Benzer biçimde Kavlak ve arkadaşlarının
(2022:9) çalışması da aile ilişkilerinde yaşanan çatışma, iletişimsizlik veya
duygusal kopukluk gibi olumsuzlukların internet bağımlılığı, dijital oyun
bağımlılığı ve yalnızlık düzeyleriyle pozitif yönlü bir ilişki gösterdiğini
ortaya koymaktadır. Bu bulgular, dijital bağımlılık davranışlarının yalnızca
bireysel faktörlerle değil, güçlü biçimde aile içi etkileşim örüntüleriyle
şekillendiğine işaret etmektedir.
Göldağ’ın (2018:14) lise öğrencileri üzerine gerçekleştirdiği araştırma, dijital
oyun kullanımının aileler tarafından yeterince denetlenmediğini ve oyun
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
297
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
süreleri ile içeriklerinin çoğu zaman kontrolsüz kaldığını göstermektedir.
Çalışmanın bulguları, dijital oyunlar üzerinde etkin bir ebeveyn kontrolü
sağlanmadığında öğrencilerin internet bağımlılığı eğilimlerinin belirgin
biçimde arttığını ortaya koymaktadır. Benzer şekilde Alyanak’ın (2016:4)
çalışması, internet bağımlılığının tedavi sürecinde güçlü aile ilişkilerinin
kritik bir değişken olduğunu vurgulamaktadır. Araştırmaya göre,
bağımlılığın altında yatan iletişim problemleri ve aile içi çatışmaların
giderilmesi, bireyin bağımlılıkla baş etme kapasitesini önemli ölçüde
güçlendirmekte; bu bağlamda aile içi iletişim kanallarının güçlendirilmesi,
destekleyici bir iş birliği ortamının sağlanması ve duygusal dayanışmanın
artırılması tedavi sürecinin başarısı açısından temel bir unsur olarak öne
çıkmaktadır. Bu iki çalışma birlikte değerlendirildiğinde, dijital bağımlılık
davranışlarının önlenmesinde ve tedavi edilmesinde aile kurumu ile
ebeveynlik pratiklerinin merkezi bir role sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Ersoy ve Ağlar’ın (2024:17) araştırması, aile içinde açık iletişim kanallarının
bulunmasının ve demokratik bir aile atmosferinin sağlanmasının dijital
bağımlılık riskini anlamlı biçimde azaltan temel etkenler olduğunu
göstermektedir. Çalışma, aile içi iletişimin niteliğinin çocukların dijital
davranış örüntülerini doğrudan biçimlendirdiğini vurgulamaktadır. Buna
paralel olarak Şen ve Erol (2024:3), aile içi iletişimin başlangıç noktasının
ebeveynler olduğunu ifade etmekte ve anne-babanın sergilediği tutarlı,
yapıcı ve sağlıklı iletişim biçiminin çocuklarla kurulacak ilişkinin temelini
oluşturduğunu belirtmektedir. Araştırma bulguları, dijital teknolojilerin aile
içi iletişimi zayıflatıcı etkilere sahip olabileceğini; ancak güçlü aile bağları,
nitelikli etkileşim ve destekleyici ebeveyn tutumlarının bu olumsuz etkileri
önemli ölçüde sınırlayabildiğini ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda
çalışmalar, dijital bağımlılığın önlenmesinde yalnızca teknolojik faktörlere
değil, aile içi iletişim süreçlerinin kalitesine de odaklanılması gerektiğini açık
biçimde göstermektedir.
Haberli (2023:7), ebeveynlerin çocukların dijital araçlarla kurdukları ilişkiyi
yönlendirmede belirleyici bir konumda bulunduğunu vurgulamakta ve
literatürde ebeveynlik tutumlarının arabulucu, otoriter ve ortak izlenme
şeklinde üç kategori altında incelendiğini aktarmaktadır. Arabulucu
tutumdaki ebeveynler, çocuklarıyla dijital içeriklerin olumlu ve olumsuz
yönlerini tartışarak rehberlik sağlayan, dijital farkındalık ve eleştirel medya
okuryazarlığı gelişimini destekleyen bir yaklaşım benimsemektedir. Buna
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
298
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
karşılık otoriter tutum, baskıcı ve tek yönlü bir kontrol mekanizmasına
dayandığından, çoğu zaman çocukların dijital içeriklere yönelik merak ve
yönelimlerini artırmakta; ayrıca aile içi iletişimde çatışma ve uzlaşma
sorunlarına yol açabilmektedir. Ortak izlenme tutumunda ise ebeveynler
çocuklarıyla birlikte dijital araçları kullanarak daha etkileşimli, paylaşımcı
ve işbirlikçi bir iletişim modeli geliştirmektedir. Araştırma bulguları, bu
işbirlikçi yaklaşımın çocukların öğrenme süreçlerine ve dijital
deneyimlerinin niteliğine anlamlı düzeyde olumlu katkı sunduğunu
göstermektedir. Böylece çalışma, ebeveynlik tarzlarının dijital davranışları
şekillendiren güçlü bir sosyopedagojik faktör olduğunu ileri sürmektedir.
Karaboğa (2019:16) araştırmasında, uzun süreli dijital medya kullanımında
aile içi iletişimin ve aile bağlarının zayıflayacağı vurgulanmaktadır.
Araştırma, aile üyeleri arasındaki etkileşimin güçlendirilmesi için
ebeveynlere dijital medya okuryazarlığı eğitimini önermektedir. Bu eğitimin
zaman yönetimi başta olmak üzere hem eşler arasındaki iletişime hem de
ebeveyn-çocuk iletişimine olumlu katkı sağlayacağı eğitimin sağlayacağı
faydalar olarak öne çıkmaktadır.
Barış ve Yeşilyurt’un (2025:8) araştırmasında dijital mecraların yalnızca
kullanım sıklığının değil, bu platformlarda paylaşılan içeriklerin niteliğinin
de aile ilişkilerini doğrudan etkilediğini göstermektedir. Özellikle
kıyaslama, rekabet ve idealize edilmiş yaşam temsilleri içeren paylaşımların
aile içi iletişimde güvensizlik, yetersizlik hissi ve duygusal kopukluk gibi
sonuçlara yol açtığı belirtilmektedir. Fenomenleşmiş içeriklerin de benzer
biçimde aile dinamiklerini olumsuz etkilediği ifade edilmektedir. Çalışma,
bu olumsuz etkilerin azaltılabilmesi için ailelere dijital içerik yönetimine
yönelik stratejik öneriler sunmakta; bilinçli kullanım, içerik seçimi ve dijital
etkileşim sınırlarının belirlenmesi gibi uygulamaların önemine dikkat
çekmektedir. Bu doğrultuda her iki araştırma, dijital mecraların aile yapısı
üzerindeki etkilerinin hem kullanım biçimi hem de içerik türleri üzerinden
çok boyutlu olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Akbaş ve Dursun’un (2020:11) araştırması, dijital teknolojilerin uzun süreli
kullanımının özellikle çocuklar üzerinde bilişsel, davranışsal ve sosyal
düzeyde olumsuz sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktadır.
Araştırmacılar, bu olumsuzlukların önlenmesinde baskıcı veya yasaklayıcı
ebeveynlik tarzlarının etkili olmadığını, aksine ebeveynlerin dijital
teknolojiyi bilinçli, kültürel ve pedagojik bir perspektifle kullanma
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
299
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
becerilerini geliştirmelerinin kritik bir önem taşıdığını vurgulamaktadır.
Çalışma, bu bağlamda dijital ebeveynlik kavramını öne çıkararak dijital
kültürün aile içinde geliştirilmesinin, Arslan’ın (2020:2) ifadesiyle “dijital
yerlilerin” sağlıklı biçimde yetiştirilmesi açısından temel bir gereklilik
olduğunu belirtmektedir. Benzer şekilde Yurdakul, Dönmez, Yaman ve
Odabaşı (2013:6), dijital bağımlılığın önlenmesinde dijital ebeveynliğin
merkezi bir rol üstlendiğini ifade ederek kavramı; dijital araçlara hâkim
olan, dijital mecralardaki fırsat ve risklerin bilincinde bulunan, çocuklarını
çevrimiçi tehditlere karşı koruyan, gerçek ve sanal dünyada haklara saygı
kültürünü aktaran ve teknolojik gelişmelere uyum sağlayabilen bireylerin
sergilediği ebeveynlik biçimi olarak tanımlamaktadır. Bu doğrultuda dijital
ebeveynlik, çocukların dijital dünyada güvenli, bilinçli, etik ve
sürdürülebilir biçimde var olabilmelerini sağlayan temel bir rehberlik
çerçevesi sunmaktadır.
7. Sonuç
İnsanlık tarihi, her büyük yeniliğin arkasındaki köklü toplumsal
dönüşümlerin itici gücüyle durmaksızın şekillenen bir değişim ve dönüşüm
yolculuğudur. Ateşin bulunması, yazının icadı, buharlı makinelerin üretime
dâhil edilmesi, elektriğin keşfi ve nihayetinde internetin ortaya çıkışı, insan
yaşamında paradigmatik kırılmalara yol açan başlıca dönüm noktalarıdır.
Bu yenilikler, toplumların beslenme alışkanlıklarından yerleşik yaşam
pratiklerine, ticaret ve üretim yöntemlerinden iletişim biçimlerine kadar
geniş bir yelpazede radikal değişim süreçlerini tetiklemiştir.
21.yüzyıl diğer adıyla dijital çağ, internetin keşfiyle birlikte dijital iletişimin
küresel ölçekte yeniden biçimlendiği bir döneme işaret etmektedir.
İnternetin sağladığı altyapı sayesinde dünya üzerindeki milyarlarca insan,
fiziksel sınırların belirleyiciliğinden bağımsız olarak aynı dijital zeminde bir
araya gelebilme imkânına kavuşmuştur. Bu yeni iletişim ortamı bireylere
önemli fırsatlar sunmakla birlikte, beraberinde çeşitli risk ve tehditleri de
taşımaktadır. Söz konusu risklerin ulusal ve yerel kültürler açısından kritik
yönü, farklı kültürel kodlara ve değer sistemlerine kontrolsüz biçimde
maruz kalma sonucunda ulusal değerlerden uzaklaşma ihtimalinin
artmasıdır. Bireyin sosyalleşmesinde ve toplumun sürekliliğinde temel bir
rol üstlenen aile kurumunun dijital ortamlardan gelebilecek olası tehditlere
karşı korunması, toplumsal bütünlük açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu çerçevede makale bireyin kendisiyle ve çevresiyle (aile, toplum vb.) olan
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
300
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
iletişimini dijital çağın baş döndüren teknolojileri karşısında korumak için
“dijital muhafazakârlık” kavramını teklif etmesiyle özgün ve ayırt edici
yönüyle öne çıkmaktadır. Dijital muhafazakârlık yaklaşımı, dijitalleşmeye
karşı edilgen bir savunma geliştirmek yerine, dijital alanı değer temelli bir
mücadele ve üretim sahası olarak ele almakta; değerlerin korunmasını dijital
platformların etkin ve stratejik kullanımına bağlamaktadır. Dijital
muhafazakârlık, muhafazakâr değerlerin dijital çağın iletişim biçimleriyle
yeniden ifade edilmesini ve dolaşıma sokulmasını esas alan bir
kavramsallaştırmadır. Bu yaklaşım, geleneği dijitalleşmenin karşısında sabit
ve değişmez bir unsur olarak değil, dijital mecralarla etkileşim hâlinde
yeniden müzakere edilen dinamik bir yapı olarak ele almaktadır. Rusya’da
dijital muhafazakârlık, özellikle yeni medya aracılığıyla vatanseverlik, ulusal
kimlik ve tarihsel hafızanın yeniden çerçevelenmesi bağlamında teorik bir
içerik kazanmıştır. Buna karşılık Türkiye’de kavram henüz literatürde
sistematik biçimde ele alınmamış olsa da hızlı dijitalleşmenin toplumsal
yapılar üzerindeki etkileri, dijital muhafazakârlığın kuramsal bir çerçeve
olarak geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Makale, dijital bağımlılık ve dijital yalnızlık gibi bireysel deneyimlerin aile
bağlarını nasıl zayıflattığına ilişkin bulguları bir araya getirerek literatürdeki
dağınık bilgi birikimini sistematik bir çatı altında toplamaktadır. Bununla
birlikte dijital iletişimin hızlanmasıyla aile üyeleri arasındaki fiziksel ve
duygusal mesafenin nasıl yeniden tanımlandığına dair özgün tespitler
sunarak, aile sosyolojisi ve iletişim çalışmaları alanlarında önemli bir
tartışma zemini oluşturmaktadır.
Sonuç olarak makale, dijital muhafazakârlığı Türkiye literatüründe
kavramsal bir öneri olarak tartışmaya açarak, dijitalleşme ile değerler
arasındaki ilişkiye yönelik dağınık tartışmaları bütünlüklü bir çerçeveye
oturtmayı hedeflemektedir. Çalışmanın özgünlüğü, dijital muhafazakârlığı
ne dijitalleşmeye karşı bir reddiye ne de geleneksel değerlerden kopuş
olarak ele alması; aksine dijital platformların değer temelli ve normatif
ilkeler doğrultusunda etkin kullanımını savunan kurucu bir yaklaşım
geliştirmesinde yatmaktadır. Uluslararası literatürde özellikle Rusya
örneğinde görülen dijital muhafazakârlık tartışmalarının Türkiye bağlamına
taşınması, karşılaştırmalı bir perspektif sunarak literatürdeki önemli bir
boşluğu doldurmaktadır. Bu yönüyle çalışma, dijital çağda muhafazakâr
düşüncenin edilgen değil, yönlendirici ve üretken bir rol üstlenebileceğini
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
301
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
göstermekte; dijitalleşme-değer ilişkisine ilişkin akademik tartışmalara
özgün bir katkı sunmaktadır.
8. Öneriler
Dijital çağın olumsuz etkilerini azaltmak, dijital mecraların daha bilinçli,
kontrollü ve kültürel duyarlılıkla kullanılmasını sağlamak amacıyla makale
genç, ebeveyn, akademi, bürokrasi, sivil toplum kuruluşları, resmî kurumlar
ve daha birçok kurum-kuruluşa çeşitli öneriler sunmaktadır.
*Birey, aile ve toplumların dijital mecraların olumsuz etkilerine karşı daha
kırılgan hâle geldiği görülmektedir. Bu nedenle, değer üreten ve değer
aktarımını önceleyen bir dijital zeminin inşası zorunludur. Bu zemini ifade
eden en kapsamlı kavram dijital muhafazakârlıktır. Dijital muhafazakârlık,
dijital teknolojilerin hayatın her alanına nüfuz ettiği çağımızda birey, aile ve
toplumların değerlerini, kimliklerini ve geleneksel normlarını koruma
yönündeki bilinçli duruşu ifade etmektedir.
*Dijital muhafazakârlık yaklaşımının Türkiye bağlamında işlevsel hâle
gelebilmesi için, dijitalleşme politikalarının yalnızca teknik altyapı ve
verimlilik ekseninde değil, değer temelli bir perspektifle ele alınması
gerekmektedir. Bu doğrultuda, kamu yönetimi ve kamu hizmetlerinde
yürütülen dijital dönüşüm süreçlerinin etik ilkeler, mahremiyet hassasiyeti
ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla birlikte yapılandırılması önem
taşımaktadır. Dijital platformların, kültürel sürekliliği destekleyen ve
toplumsal değerlerin aktarımını güçlendiren araçlar olarak
değerlendirilmesi, dijitalleşmenin değerlerle çatışan değil, değerleri yeniden
üreten bir sürece dönüşmesine katkı sağlayacaktır.
*Akademik düzeyde dijital muhafazakârlık kavramının sosyoloji, siyaset
bilimi, hukuk ve iletişim çalışmaları ekseninde disiplinlerarası biçimde ele
alınması, kavramın teorik derinliğini artıracaktır. Eğitim, medya ve dijital
okuryazarlık politikalarında değer temelli içeriklerin teşvik edilmesi de
dijital muhafazakârlığın pratik karşılıklarını güçlendirecek önemli adımlar
arasında yer almaktadır. Bu bağlamda dijital alan, muhafazakâr değerlerin
savunulduğu bir “tehdit alanı” olmaktan çıkarılarak, değer temelli bir
toplumsal inşa zemini olarak yeniden düşünülmelidir.
*Yerli ve değer odaklı dijital içerik üretimi teşvik edilmelidir. Bu
kapsamda kamu destekli projelerin yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
302
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
*Dijital ortamlarda özel alanın korunması ve mahremiyet bilincinin
güçlendirilmesi, bireylerin dijitalleşme sürecinde psikolojik bütünlüklerini
korumaları açısından kritik önem taşımaktadır.
*Dijital ebeveynlik farkındalığının artırılmasına yönelik eğitim ve
bilgilendirme faaliyetlerinin yaygınlaştırılması, çocukların ve gençlerin
dijital risklerden korunması ve sağlıklı dijital alışkanlıklar geliştirmesi için
gereklidir.
*İlköğretimde seçmeli ders olarak sunulan “Medya Okuryazarlığı” dersinin
lise ve yükseköğretim düzeylerinde de zorunlu hâle getirilmesi, eleştirel
dijital bilinç geliştirilmesi açısından önem arz etmektedir.
*Dijital mecralarda doğruluk, adalet, saygı ve mahremiyet gibi etik
değerlerin yaşatılmasına yönelik içerik üretiminin artırılması, dijital
kültürün etik zeminde şekillenmesine katkı sağlayacaktır.
*Baskıcı, otoriter ve yasaklayıcı ebeveyn modelleri yerine; hoşgörülü, empati
kurabilen, çocuklarıyla iletişim ve müzakere becerisi geliştirebilen bir
ebeveyn yaklaşımının teşvik edilmesi gerekmektedir.
*Aile bireylerinin birlikte geçirdikleri zamanın niteliğinin artırılması, ortak
etkinliklerle duygusal ve sosyal bağların anlamlı biçimde güçlendirilmesi
önemlidir.
*Aile içi ilişkilerde merhamet, saygı, sevgi, aidiyet, paylaşım, hoşgörü ve
güven temelli ilişkilerin güçlendirilmesi hem aile bütünlüğünü hem de
toplumsal dayanıklılığı destekleyen temel bir gereklilik olarak karşımıza
çıkmaktadır.
*Dijital mecralarda dezenformasyon, manipülasyon ve sahte içeriklerle
mücadele için hem teknolojik hem de pedagojik temelli doğrulama
mekanizmaları geliştirilerek kullanıcıların eleştirel dijital düşünme
becerileri desteklenmelidir.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
303
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Kaynakça
Akkaş, Hasan Hüseyin (2003). Muhafazakâr Siyasi Düşünce Kavramı Üzerine, Afyon
Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4(2), 241-254.
Aksan, Gamze. (2025) Ebeveyn ve Genç İlişkisinde Aile Tutumları ve Aile Değerleri
Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma. Habitus Toplumbilim Dergisi, 6, 95-124.
Alkan, Buse (2023). Instagram’ın Evli Çiftlerin Aile Yaşantısına Etkileri. İletişim Bilimi
Araştırmaları Dergisi 3(3), 218-235.
Alyanak, Behiye (2016). İnternet Bağımlılığı. Klinik Tıp Pediatri Dergisi 8 (5), 20-24.
Akbaş, Özge Zeybekoğlu ve Dursun, Cansu (2020). Teknolojinin Aileye Etkisi: Değişen
Ailenin Dijital Ebeveyn ve Çocukları. Turkish Studies-Social, 15(4), 2245-2265.
Akar, Damla (2025). Sosyal Medyada Aile Algısı: Ekşi Sözlük Tanımları Üzerine Bir
Değerlendirme. Trt Akademi, 10(24), 800-829.
Arslan, Aysel 2020). Üniversite Öğrencilerinin Dijital Bağımlılık Düzeylerinin Çeşitli
Değişkenler Açısından İncelenmesi. International E-Journal of Educational
Studies, 4(7), 27-41.
Barış, Özlem ve Yeşilyurt, Segah (2025). Sosyal Medyada Ailelerin Medyatikleşmesi:
Popüler Aileler Örneği, TRT Akademi, 10(24), 624-651.
Bassin, Mark ve diğerleri (2016). Eurasia 2.0: Russian geopolitics in the age of new
media. Bloomsbury Publishing PLC.
Bayer, Ali (2013). Değişen Toplumsal Yapıda Aile. Şırnak Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi, 4(8), 101-129.
Bayhan, Vehbi (2020). Z Kuşağı Lise Gençlerinde Sosyal Medya Bağımlılığı İle Siber
Zorbalık ve Siber Mağduriyet Deneyimleri. İlahiyat Akademi (12), 117-144.
Beneton, Phillipe (2016). Muhafazakârlık, Le Conservatisme. (C. Akalın Çev.),
İstanbul: İletişim.
Çaha, Ömer (2004). Muhafazakâr Düşüncede Toplum, Liberal Düşünce Dergisi, (34),
15-24.
Çamurdaş, Kübra (2023) Türkiye’de Gelenek ve Modernite Geriliminde
Muhafazakârlık: Hareket Dergisi Örneği1.
Çiftçi, Ayşe Nur (2023). Aile Yapısında Yaşanan Çözülme ve Uzunköprü
Örneği.” Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25 (Özel Sayı), 489-514.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
304
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Duran, Resul (2022). Türkiye Aile Yapısının Geleceğine Yönelik Çıkarımların
Değerlendirilmesi. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları
Dergisi, 2(1), 147-164.
Gilbert, Andrew Norman (2016). British Conservatism and The Legal Regulation of
İntimate Adult Relationships, 1983-2013 (Doctoral Dissertation, Ucl (University
College London)).
Güler, Zeynep (2016). Muhafazakârlık, Kadim Geleneğin Savunusundan Faydacılığa.
H.B.Örs (Der.), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler (Ss. 115-162).
İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi.
Göldağ, Battal (2018). Lise Öğrencilerinin Dijital Oyun Bağımlılık Düzeylerinin
Demografik Özelliklerine Göre İncelenmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Dergisi, 15 (1), 1287-1315.
Güngörmez, Bengül (2004). Muhafazakâr Paradigma: “Dogma” ve
“Önyargı. Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 1(1), 11-30.
Deveoğlu, Müge (2024). Yalnızlığın Yeni Hali: Dijital Yalnızlık. Sosyologca, 9/18-19,
341-352.
Dikeçliğil, F. Beylü (2012). Aileye Dair Kabullerin Ezber Bozumu, Muhafazakâr
Düşünce, 8(31), 21-52
Ersoy, Mustafa ve Ağlar, Cengiz (2024). Trdizin Veri Tabanındaki Dijital Bağımlılık
Araştırmalarına Genel Bakış (2013-2023).
Haberli, Mehmet (2023). Dijital Çağda Aile: Ebeveynleriyle İlişkisi Çerçevesinde
Gençlik ve Din. Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, 7(3), 374-389.
Havalı, Sibel (2024). Dijital Bağımlılık Üzerine Güncel Tartışmalar. Ankara: Berikan
Yayınevi.
Karaboğa, Mehmet Tahir (2019). Dijital Medya Okuryazarlığında Anne ve Baba
Eğitimi.” Opus International Journal of Society Researches, 14(20), 2040-2073.
Karayaman, Saffet ve diğerleri (2025) Kalabalık Yalnızlık Ölçeği.
Kazachanskaya, Elena ve Mamychev, Alexey (2021). Conser-vatism and Conservative
Legal Thinking: The Era of Public Systems' Digital Transformation. European
Proceedings of Social and Behavioural Sciences.
Kır, İbrahim (2011). Toplumsal Bir Kurum Olarak Ailenin İşlevleri. Elektronik Sosyal
Bilimler Dergisi, 10(36), 381–404.
Özdoğan, Ogan (2017). Endüstri 4.0: Dördüncü Sanayi Devrimi ve Endüstriyel
Dönüşümün Anahtarları, Pusula.
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
305
“Dijital Çağda Aile İlişkilerinin Çözülme Riskleri ve Muhafaza Stratejileri: Dijital
Muhafazakârlık Bağlamında Bir Değerlendirme”, Remziye Gül Yurt, tinisos 13/2, pp. 279
306.
Özsarı, Arif ve Deli, Şekip Can (2023). Dijital Okuryazarlık ve Dijital Bağımlılık İlişkisi:
Hokey Sporcuları Araştırması. The Online Journal of Recreation and
Sports, 12(4), 491-501.
Şen, Gülyaşar Erol, Ayten (2024). Modernleşme Sürecinde Dijital Medyanın Aile
Üzerindeki Etkileri.” Kaide Dergisi (Asbü Uluslararası Aile Araştırmaları
Dergisi), 2 (1), 1-30.
Turğut, Faruk (2017). Tarihsel Süreçte Aile Kurumunun Dönüşümü ve Geleceğine
Yönelik Çıkarımlar. Medeniyet ve Toplum Dergisi, 1(1), 93-117.
Ültay, Eser ve diğerleri (2021), Sosyal Bilimlerde Betimsel İçerik Analizi.” Ibad Sosyal
Bilimler Dergisi, (10), 188-201.
Yengin, Deniz (2019). Teknoloji Bağımlılığı Olarak Dijital Bağımlılık. Turkish Online
Journal of Design Art and Communication, 9(2), 130-144.
Yetkin, Elif Gizem ve Coşkun, Kemal (2021). Endüstri 5.0 (Toplum 5.0) ve Mimarlık,
Avrupa Bilim ve Teknoloji Dergisi, (27), 347-353.
Yurdakul, Işıl ve diğerleri (2013). Dijital Ebeveynlik ve Değişen Roller. Gaziantep
University Journal of Social Sciences, 12(4), 883-896.
Yıldırım, İrfan (2021). Sosyal Medya, Dijital Bağımlılık ve Siber Zorbalık Ekseninde
Değişen Aile İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme.” Anemon Muş Alparslan
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9 (5), 1237-1258.
Yurt, Remziye Gül (2025). Dijital Muhafazakârlık: Gelenekten Dijitale
Muhafazakârlığın Dönüşümü. İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları.
Zorlu, Yaşar (2025). Sosyal ve Dijital Medyanın Aile İçi İletişim Üzerindeki Olumsuz
Etkileri Ve Sosyal Sonuçları. Erciyes İletişim Dergisi, 12(2), 599-620.
Https://Tdk.Gov.Tr/İcerik/Basindan/2024-Yilinin-Kelimesi-Kavrami-Kalabalik
Yalnizlik/
The International New Issues in Social Sciences (tini-SOS), issn: 2149-4266, e-issn: 2645
9140, Year 2025 Winter – Volume 13, Number 2
306
https://dergipark.org.tr/tr/pub/tinisos/article/1838435
Featured post
A Silent Journey Through Literature: Muhittin Çiftçi’s ‘Sessiz Sofra’ is out now from Alaska Yayınları!
Author Muhittin Çiftçi’s eagerly awaited new work, ‘Sessiz Sofra’, is set to reach readers and the literary world very soon under the Ala...
-
The International Search and Rescue Association Continues Its Branch Expansion Efforts Throughout Turkey at Full Speed. ...
-
AK Party Keçiören District Chairman Ömer Faruk İslam met with young people in Keçiören. The meeting, hosted by the Keçiören Youth Associat...
-
🚄 We have started the construction of our National Electric High-Speed Train Set Manufacturing and Testing Factory in Sakarya. ...